2007 yılında şu anda var olmayan bir internet sitesinde iki tane sinema yazım yayınlandı. Bunlar hayatımda şöyle ya da böyle yayınlattığım ilk ciddi sinema yazılarıydı. Yazılardan ilkinde Amerikan savaş sineması üzerine bir şeyler yazmıştım. İkinci yazımın adı ise Yeni Western idi. 2007 yılı Amerikan sinemasının son zamanlardaki altın yıllarından biri ancak bu yılın en önemli filmlerine baktığımızda garip bir ortak özellikleri olduklarını görüyoruz: kelimenin “geniş anlamıyla” western olmaları. Paul Thomas Anderson’ın Kan Dökülecek – There Will Be Blood’ı, Coen Kardeşler’in İhtiyarlara Yer Yok – No Country for Old Men’i ve Andrew Dominik’in Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı – The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’u hep 2007 yılının filmleriydi. Muhtemelen bu olgu da beni bir biçimde, “yeni western” diye bir şeyin yükselişine tanıklık etmeye mecbur bırakmış olmalıydı. İronik olan şu ki, bundan 12 yıl sonra yine aynı başlıklı bir yazı yazıyorum ama altıpatlarım bu sefer dopdolu.

Yeni western dendiğinde aslında birkaç farklı şey anlaşılabiliyor. Bunlardan birincisi aslında doğru adı ile “çağdaş western”, yani filmin çekildiği dönemde geçen ama bu türün kodlarını kullanan yapımlar. Bunlar Arthur Penn’in Bonnie ve Clyde – Bonnie and Clyde (1967), hatta John Sturges’ın Zafer Madalyası – Bad Day at the Black Rock (1955) filmine kadar geriye, No Country for Old Men ve hatta yine bir Bonnie ve Clyde hikâyesi olan The Highwaymen (2019) filmlerine kadar götürülebilir. Öte yandan; tam anlamıyla, yani dönem ve coğrafya olarak klasik western kalıpları içinde kalan, ancak klasik dönemden sonra çekilmeye başlanan, hem biçimsel hem de konu bakımından klasik westernden uzaklaşan filmlere de yeni ya da “revizyonist” western diyoruz. Ben akademik ayrımlara takılmadan, western hissiyatına sahip olduğu için bu iki grubu da beraber değerlendirmeyi düşünüyorum.

Yeni Western’de “Yeni” Olan Ne?

Yeni westernin en önemli özelliği ilk olarak Hollywood stüdyo sisteminin büyük bir oranda dışında üretilmiş olmasıdır. Bu da beraberinde bazı kısıtların kalkmasını getirir. İlk önce klasik westernde asla gösterilmeyen “kan” devreye girer. Bu basit bir ayrıntı olsa da filmlerin temel gerçekçiliğini ve dramatik yapısını geliştiren bir unsur olduğu aşikâr. Öte yandan, 60’ların sonu 70’lerin başında atağa kalkan ve Yeni Hollywood diye özetlenen hareketin (içinde De Palma’lar, Coppola’lar ve Spielberg’lerin de olduğu bir kuşak aslında) etkisi de bunda büyük olmuştur. Nitekim, Bonnie and Clyde (’68 ruhuna hitap etmesiyle de paralel olarak) Yeni Hollywood’un başlangıç filmlerinden biri (belki de ilki) kabul ediliyor. Yine de ben (yalnızca ben de değil) western içinde Amerika’da bu hakiki kırılmayı yapan filmin Vahşi Belde – The Wild Bunch (1969) olduğunu düşünüyorum. Sam Peckinpah’ın filmi, hem klasik olanın ölümünü hem de yeninin doğumunu müjdeler gibidir. Bir kısmı klasik westernlerde de yer almış Hollywood’un birkaç yaşlı ünlüsü, bu filmde emekliliği gelmiş birkaç haydudu canlandırır. Zaten artık yirminci yüzyıl gelmiş, I. Dünya Savaşı’na da bir yıl kalmıştır. Westernin dönemi bitmiştir yani, o çağın haydutlarının da devri gelecektir… The Wild Bunch klasik kalıpları alıp kanlı bir final hazırlar. Bu yüzden de dönüşümün bayrağını taşımaktadır. Fakat, söylemeden de geçmemek gerekir. Sergio Leone’nin Dolar Üçlemesi ve genel olarak “spagetti western” alt türü asıl bu dönüşümü hızlandırmış, hem farklı bir westernin mümkün olduğunu, hem de westernin tek atımlık barut olmadığını göstermişti. The Wild Bunch, bunun ABD’deki esaslı bir yankısıydı.

Peki sadece kan görmek mi bir türü değiştiriyor; hayır elbette. Konular, kovboyların gündelik yaşantısından çıkmasa bile daha sert ve daha gerçekçi hâllere bürünüyor. Artık seks işçileri, çocuk katilleri, İrlandalı göçmenler, hakiki Amerikan yerlileri, isimleri “iyi” ya da “kötü” olsa bile o kavramları temsil etmeyen, gri ve gerçek karakterler, anti-kahramanlar westernin konusu oluyor. Öte yandan da, ahlaki olarak daha belirsiz konumlarda duran kahramanların peşinden gidiyoruz. Elbette Yeni Hollywood’a paralel bir biçimde gerçekleşiyor bu. Fakat western günümüze dek bu marjinal karakterlerin hikâyelerinin anlatılageldiği bir tür olma özelliğini de kaybetmiyor.

1970’ler ve 80’ler: Sancılı Dönem

Türün anılarının henüz sıcak olduğu ve dönüşüm için devrimci adımların atıldığı 60’lı yıllardan sonra 70’li ve hatta 80’li yıllar, tür için zayıf kalan bir dönemdi. Yeni Hollywood’un parlak çocuklarını çıkardığı 70’ler ile video ve bilimkurgu gerçeğinin ciddi ciddi hayatımıza girdiği 80’ler, westernin bambaşka türlerin içine kodlarını erittiği ama kendini gösteremediği zamanlar olarak kaldı -sonuçta, Star Wars da bir western olarak izlenebilir eğer istersek! Yine de 1970’li yıllarda Clint Eastwood’un İtalya’da Leone tarafından yaratılmış anti-kahramanını Amerika’ya taşıdığı birkaç kalburüstü film, klasik westerne tutunmaya çalışan John Wayne filmleri ve mevzu bahis türe kayıtsız kalamayan Yeni Hollywood yönetmenlerinin filmleri gibi bazı yapımlar görmek mümkündü. Bambaşka hikâyeler anlatan Robert Altman’ın McCabe ve Bayan Miller – McCabe & Mrs. Miller (1971), Sydney Pollack’ın daha sonradan efsanevi Ken Parker çizgi romanına da ilham verecek Jeremiah Johnson (1972), Alejandro Jodorowsky’nin nev’i şahsına münhasır Köstebek – El topo (1970) ve Mel Brooks’un western parodisi Gümüş Eğerler – Blazing Saddles (1974) filmlerini örnek verebiliriz.

1980’lerde ise iş biraz daha karışıktı. Westernler B filmi seviyelerine inip unutulurken, Clint Eastwood 70’lerdeki çizgisini sürdürdü. Öte yandan western denebilecek bazı başka parodiler de görülmeye başlandı -John Landis’in unutulmaz Üç Kabadayı – ¡Three Amigos!’u (1986) buna en iyi örnek. Yine de bu dönem öne çıkan kaliteli westernler de yok değildi. Bunlardan biri Lawrence Kasdan’ın yönettiği Silverado (1985). Klasik bir western temasını izleyen film, farklı amaçları olan farklı karakterlerin bir araya gelerek ortak bir hedef için verdiği mücadeleyi çok iddiasız bir dille anlatması ve geniş oyuncu kadrosu ile öne çıkıyordu. Fakat bu dönemin sinema olayı kuşkusuz Cennetin Kapısı – Heaven’s Gate’tir. (1980). İkinci filmi Avcı – The Deer Hunter (1978) ile Oscar’ları süpüren ve kendisine verilen açık çek ile bu yapıma imza atan Michael Cimino, zirveden dibe hızlı bir yolculuğa savrulacak ve filmi hem izleyici hem eleştirmenler tarafından yerden yere vurulacaktı. Filmin hakkı ancak 2000’lerde, hatta daha yeni yeni verilmeye başlandı denebilir. Harvard mezunu ve zengin bir aileden gelen bir adamın bir kasabaya şerif olması ve sınıfına karşı (büyük sürü sahipleri) göçmen çiftçilerin yanında durmasını anlatan Heaven’s Gate, beş buçuk saatlik süresi ile de göz doldururken yeni westernin zirve noktalarından birine tekabül ediyor.

1990’lar: “Yeni” Bir Kavşak

Tam olarak 1990 yılında çok ilginç bir şey oldu ve 1931 yılında -klasik dönemden de önce- En İyi Film Oscarı’nı kazanan Garba Hücum – Cimarron’dan sonra ilk kez bir western bu ödüle layık görüldü. Bu, Kevin Costner’ın Kurtlarla Dans – Dances with Wolves filmiydi. Costner’ın hem yönetip hem rol aldığı bu epik western, intihara meyilli ve dengesiz bir teğmenin Siouxlar ile kurduğu insani ilişki ve Batının “fethini” anlatıyordu. 60 yıl sonra Oscar kazanan bir western yeterince şaşırtıcı değilmiş gibi, bundan hemen iki yıl sonra bir western daha aynı ödüle uzandı. Bıkmadan usanmadan western çekmeyi sürdüren ve nihayetinde bu türdeki en iyi filmini çekmeyi başaran Clint Eastwood’un Affedilmeyen – Unforgiven’ından (1992) bahsediyorum. Eastwood’un “isimsiz kahraman”ı bir noktada düzene girmiş, sonra emekliye ayrılmış ve aradan yıllar geçtikten sonra bir grup kadına yardım etmek için tekrar silaha sarılmıştı sanki bu filmde. Öte yandan efsane kahramanları ön plana çıkaran western filmleri de farklı bir perspektifte geri döndü. Bu yapımların en önemlilerinden biri şüphesiz ki Walter Hill’in çektiği Bir Amerikan Efsanesi – Geronimo: An American Legend (1993) filmiydi. Tarihsel bir yerli kahramanın portresini olabildiğince gerçeğe sadık biçimde yansıtıyordu. Klasik dönemde de hikâyesi birçok kez anlatılmış gerçek karakterlerden olan Wyatt Earp de 90’lı yıllarda karşımıza aynı anda iki film ile çıkmıştı. Bu filmlerden biri, George P. Cosmatos’un çektiği Kasabanın Namusu – Tombstone (1993) isimli filmdi. Filmde, Wyatt Earp ve Doc Holliday ikilisini Kurt Russell ve Val Kilmer canlandırıyordu. Wyatt Earp (1994) isimli Lawrence Kasdan yönetimindeki versiyonda ise aynı ikiliye Kevin Costner ve Dennis Quaid hayat veriyordu. Epik bir film yapmak için kendisini çok zorlayan ve kendinin sürekli bilincinde olan bu uzun ve ağdalı filme karşın Tombstone çok daha samimi bir hikâyeyi basitçe anlattığı için ön plana çıkıyordu. Bunların yanı sıra, Sam Raimi’nin bol yıldızlı düello filmi Hızlı ve Ölü – The Quick and the Dead (1995) ve Ang Lee’nin Şeytanla Yolculuk – Ride with the Devil (1999) filmleri, “her yönetmen en az bir kez western çekmek ister” lafını doğrular gibidir. Üstüne üstlük, Jim Jarmusch’un Ölü Adam – Dead Man’i (1995) ve tür sineması ile westerni buluşturan filmlerden biri olan -sonradan da benzerlerini göreceğimiz- korku/western Yırtıcı – Ravenous (1999) da ilginç örnekler arasında yer alıyor.  

Öte yandan, çağdaş western kategorisine girecek, bana göre oldukça hafife alınmış John Sayles’ın Yalnız Kovboy – Lone Star (1996) filmi de önemli bir western oldu. Şerif Sam Deeds’in kasaba tarafından kahraman ilan edilen babası Buddy Deeds’in gölgesinde kalması ve toprağın altına gömülü sırların Teksas’ın sessiz kırsalının fırtına öncesi bir sessizlik olduğuna işaret etmesi üzerine zekice bir senaryo ile ağır ağır işlenmiş film, Sayles’ın da en iyi işlerinden biriydi.

2000’ler: Muhteşem Dönüş

2000’li yıllar, bazı önemli yönetmenlerin western denemeleriyle ve bu türe dâhil edilen kendine has bazı filmleri ile hem “çağdaş” hem de “revizyonist” westernin o muhteşem olacak dönüşünün habercisi olmuştu. Ron Howard, ailesini bırakarak Hristiyanlıktan yerli paganlığına geçen, herkesin yerli zannettiği Samuel’in yıllar sonra kızının yanına dönmesini anlatan Kayıp – The Missing (2003) ile on yılın ilk önemli westernini çekmişti. Tommy Lee Jones’un canlandırdığı Samuel karakteri, yerlilerin “batılı beyaz adam”a benzetilme isteğinin sıklıkla resmedildiği western türünde bir zıtlığa tekabül ediyor ve en orijinal karakterlerden biri olarak karşımıza çıkıyordu. Bundan iki yıl sonra, Tommy Lee Jones yönetmen koltuğunda oturduğu Üç Defin – The Three Burials of Melquiades Estrada (2005) ile Cannes’da boy gösterdi. Arkadaşını cenazesini onurlandırmak ve intikamını almak için yola çıkan çiftçi Pete’in hikâyesini anlatan film, günümüzde Meksika-ABD sınırında geçiyor ve dönemin tüm gerilimlerini -“vahşi” batıdan farklı olmayan gerilimlerini- olağanca gücü ile yansıtıyordu. Aynı sene, Nick Cave ile ortaklıkları ile bilinen Avustralyalı yönetmen John Hillcoat stilize bir Avustralya westerni ile karşımıza çıktı. Senaryosunu yine Cave’in yazdığı Kanlı Teklif – The Proposition, kendisini ve kardeşini kurtarmak için ağabeyini öldürmek zorunda olan bir suçlunun hikâyesini anlatıyordu. Vahşi Batı kırsalından belki daha acımasız olan Avustralya çöllerinde geçen bu sert western, aksiyondan çok aile draması vadeder.

Yalnızca westernin değil Amerikan sinemasının altın yıllarından biri olan 2007 ise pek çok -artık- klasik diyebileceğimiz filme tanıklık etmişti. Bunlardan üçü, belki de yılın en iyi üç filmi, ise westerni farklı şekillerde ele alan yapımlardı. İlki; The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, Andrew Dominik’in bir diğer klasik karakter Jesse James üzerine yapılmış incelikli bir karakter çalışmasıydı. Ancak filmi Jesse James üzerinden değil, daha çok Robert Ford üzerinden kurmuş ve Jesse James’in ölümünden sonra onu öldüren kişinin kahramandan ziyade bir sirk atraksiyonuna dönüşmesini, Vahşi Batı’nın da bu şekilde kendi ölümünü hazırladığını söylemişti bir şekilde. Jesse James’i Brad Pitt, Robert Ford’u da Casey Affleck’in canlandırdığı film; sinematografisi, müzikleri ve incelikli yönetimi ile yılın en iyi filmlerinden biri, yeni westernin de yüz akı olmuştu. Yine aynı yıl, 19. yüzyılın sonlarında “petrole hücum” döneminde geçen ve Paul Thomas Anderson’ın kamera arkasına olduğu There Will Be Blood; kovboyları, kovalamacaları, intikam hikâyelerini değil petrol arayan bir adamın, ABD’nin kökünde yatan din-kapitalizm ilişkisine önce kafa tutmasını ve sonra da onu manipüle ederek zirveye yükselişini; ama bu yolda aileden etiğe pek çok müspet ve manevi kavramı feda edişini izliyoruz. Dönem olarak 1980’de geçen ama her şeyiyle western matematiğini kullanan ve Teksas’ı mekân seçen No Country for Old Men, Coen Kardeşler’in ilk western girişimiydi. O yılın Oscar ödüllerine de damgasını vuran yapım; Leone filmlerinin kötüleri ya da Shane’de Jack Palance’ın canlandırdığı Jack Wilson kadar, belki onlardan da kötü olan, ikonik Anton Chigurh karakterini sinema tarihine kazandırır. Yazı tura prensibine göre hayatını yaşayan bu mutlak kötüye yakın adam, kendine ait olmayan bir parayı ele geçiren sıradan kovboy Llewelyn’i takip eder. Ama orada durmayacaktır. Javier Bardem, Josh Brolin, Tommy Lee Jones ve Woody Harrelson’ın başrollerini paylaştığı film, Coen Kardeşler’in filmografisinde de önemli filmlerden biri. Aynı yıl, James Mangold’un klasik western 3:10 Yuma Treni – 3:10 to Yuma filminin yeniden çevrimine imza attığını da söylemeden geçmeyelim.

2010’lar: Vazgeçilmez Bir Tür?

2000’li yıllarda yeniden yükselişe geçen tür, 2010’lu yıllarda da bu hararetini sürdürdü. Farklı farklı yönetmenler “en az bir western” mottosunu devam ettirdiler. Açılışı yine Coen Kardeşler, yine bir klasik western uyarlaması olan İz Peşinde – True Grit (2010) ile yaptı. Aynı sene Kelly Reichardt’ın Kestirme Yol – Meek’s Cutoff filmi de kadın karakterlerin ön plana çıktığı özel westernlerden biri oldu. Öte yandan Quentin Tarantino hem Zincirsiz – Django Unchained (2012) hem de The Hateful Eight (2015) filmleri ile kendine özgü western yorumları getirdi. Kölelikten iç savaşa birçok tema ile bezeli filmler Tarantino’nun stilize şiddetini de westerne iyice yediriyordu. Gore Verbinski’nin Maskeli Süvari – The Lone Ranger’ı (2013) ve Danimarka’dan çıkan Mads Mikkelsen ve Eva Green’li İntikam – The Salvation (2014) ilgi çekici westernler oldular. Ravenous’un izinden giden düşük bütçeli ama etkileyici korku/western Bone Tomahawk (2015) S. Craig Zahler’in adını duyuran stilize bir filmdi. Aynı sene Iñárritu’nun En İyi Yönetmen Oscarı’nı kazandığı Diriliş – The Revenant yılın en iyi filmlerinden biriydi ve doğa temelli bir western hikâyesi anlatıyordu. Takip, intikam, yerliler ve vahşi doğanın baş döndürücü uyumu ile The Revenant, nedense bir western olarak pek düşünülmedi ancak temaları ve temel intikam/takip hikâyesi ile tam bir (revizyonist) western olarak sinema tarihinde yerini aldı. Şimdiden kült mertebesine yükselen Guy Pearce ve Dakota Fanning’li Brimstone (2016), hem Dances with Wolves (1990) hem de Geronimo (1993) filmlerindeki performansı ile revizyonist westernin önemli isimlerinden Wes Studi’nin Christian Bale ile başrolü paylaştığı Vahşiler – Hostiles (2017) ve Jacques Audiard’ın son filmi kara komedi/western Sisters Biraderler – Sisters Brothers (2018) türün hâlâ gelecek vadettiğinin göstergeleri oldu. Öte yandan, “çağdaş” western olarak değerlendirilebilecek ve Taylor Sheridan tarafından yazılan üç çarpıcı filmi de, matematiği ve coğrafya açısından türün devamlılığına katkı sunan filmler olarak değerlendirebiliyoruz: Sicario (2015), İki Eli Kanda – Hell or High Water (2016) ve Kardaki İzler – Wind River (2017).

Sonuç olarak, klasik western nasıl bir dönemi domine ettiyse aynı sebeplerden dolayı da günümüzde bile varlığını sürdürmeye devam ediyor. İnsan doğasını en uç noktalara götürebilen, onu mercek altına doğa ve diğer insanlar karşısında alabilen, bugüne dair pek çok şeyi geçmişte, şehre dair pek çok şeyi kırda söyleyebilen bir tür western. Bu sebeple de, ister matematiği, ister doğası ile, isterse de birebir klasik westernden ödünç alınmış temaları ile bu tür aslında ölmedi; yalnızca şekil değiştirdi. Dış görünüşü ne olursa olsun, şövalyeler gibi kovboylar da modern dünyada hâlâ mevcutlar. Bu sebeple, western de aslında geçtiği coğrafya ve dönemden çok daha fazla şey ifade ediyor. Bu noktaya kadar pek çok ülke ve dönemden, pek çok alt türden ve bunlarla ilişkili pek çok filmden bahsettik. Dizimizin dördüncü ve son bölümünde de naçizane kişisel bir en iyi westernler yazısı ile sinemanın önemli filmlerine eğileceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi