Eğrisiyle doğrusuyla, A’dan Z’ye, başlangıcından günümüze western sinemasını irdelediğimiz yazı dizisinde bu kez türün doğduğu toprakların ötesinde nasıl yankı gördüğüne bakacağız. Pek çoğumuzun bildiği ve yine pek çok sinemasever ve hatta eleştirmenin ilk yazıda anlattığımız “klasik” westernlerden daha değerli gördüğü spaghetti western türü de bunlardan biri. Fakat, western yalnızca İtalya’da kendine yer etmiş değil. İspanya’dan Danimarka’ya, Türkiye’den Japonya’ya pek çok ülkede bu mucizevi biçimde sinemaları işgal etmiş türün taklitleri, kopyaları, yeniden çevrimleri ve benzerleri yapıldı. Bir kısmı kullandıkları dil, çekildikleri yer, oynattıkları oyuncular, ne olursa olsun, “klasik” westernin coğrafi ve zamansal kısıtlarını kullanırken, bir kısmı da westernin olay örgüsünü kendi ülkelerinin benzer dönemine taşımayı uygun buluyor. Odağımızı iyice kaydırmamak için bu yazıyı “klasik” dönemdekine benzer bir şekilde yaklaşık 1980’ler öncesi filmler ve doğrudan biçimsel olarak da westerne benzeyen filmlerle kısıtladık. Diğer türlü belki de Malkoçoğlu filmlerinden, samuray filmlerine kadar her şeyi buraya dâhil etmemiz gerekebilirdi. O filmleri dahil etmeyeceğiz ama benzerliklerine dair bir ufak parantez açmayı da unutmayacağız. Öte yandan, son yirmi yılda A.B.D. dışında çekilmiş pek çok iyi western var. Bu filmlere de, zaman kısıtımızdan ötürü, burada değinmeyeceğiz. Gerek Amerikan, gerek Hollywood dışı olsun, westernin düşüşünü müteakip yükselen “yeni western” sinemasını kökenleri ile birlikte bir sonraki yazımızda incelemeye çalışacağız.

Chili, Curry ve Avro Westernler

Elbette bunca başarılı olmuş bir türün sınırlarının yalnızca Hollywood içerisinde kalmasını beklemek abes olurdu. İlk olarak bu işe girişen ülkelerden biri de elbette klasik westernin sınırlarındaki toprakları ile Meksika olmuştur. Chili western de denen bu Meksika filmleri 1930’lardan itibaren alternatif bir western sineması teşkil ediyordu. Kovboy yerine “atlı/süvari” anlamına gelen charro’nun yer aldığı bu filmlerde, genel beyaz adam algısı yerle yeksan edilmiş, Meksika toplumunun duyarlılıkları çerçevesinde filmler yapılmıştı. Her ne kadar chili western olmasa da, Meksika’da yapılmış en önemli western muhakkak ki  Alejandro Jodorowsky’nin Köstebek – El Topo (1970) isimli filmidir. Acid western de denen alt bir türe ait bu filmin adını vermekle yetiniyoruz şimdilik. “Yeni western” yazımızda daha detaylı bahsetmeyi umuyoruz.

Curry western ise, yine aslen aşağılayıcı bir biçimde ülkenin en “meşhur” yiyeceğinin ön ek olarak kullanıldığı bir tür olarak Hindistan menşeili western sinemasına verilen ad. Uzak Doğu westernleri gibi aslında “köri western” de, tamamen sinemanın kendine özgü yanlarını Vahşi Batı arka planına taşıyan filmlerden oluşuyor. Aslında klasik dönem Bollywood filmlerinden çok da bir farkı olmasa da 70’lerde ve 80’lerde çekilmiş Adima Changala (1981) gibi filmler kendilerini İtalyan benzerlerine yaklaştırmaya çalışıyordu. Uzak Doğu’da çekilen westernler ise genelde dövüş sporları ile bezeli olsa da birkaç farklı örneği burada anmak gerekebilir. En ilginci şüphesiz ki başrollerini Hollywood’da hem aksiyon hem westernlerin vazgeçilmez isimlerinden Charles Bronson ve Kurosawa filmlerinden tanıdığımız Toshiro Mifune’nin başrollerini paylaştığı Kırmızı Güneş – Red Sun (1971). Her ne kadar Terence Young tarafından yönetilmiş Avrupa yapımı bir film olsa da kendisini bir karışım olarak sunuyor. Bu sebeple de, bir nevi parodi sayılabilecek Owen Wilson ve Jackie Chan’li Şangaylı Kovboy – Shanghai Noon (2000) filminin öncülü sayılabilir.

Avro-western kavramı ise çok fazla filme tekabül etmese de özellikle 2010’larda yeniden yükselişe geçen bir tür. İlk olarak bu türün az sonra sırasıyla bahsedeceğimiz kızıl western/ostern ya da spaghetti western’i kapsamadığını belirtelim. Avro-western’in güncel örneklerine bir sonraki yazımızda değineceğiz ama burada adını anmadan geçemeyeceğimiz bir film var. 1961 yılında çekilmiş The Savage Guns isimli film kadrosunda Buñuel filmlerinin gediklisi Fernando Rey’i barındırsa da başroller orta karar Amerikan oyunculara emanet edilmişti. Amerikan İç Savaşı sonrası Arizona-Meksika arasında klasik bir hikâye anlatan filmin esas önemli kısmı İspanya’nın Almeria şehrinde çekilmiş olmasıydı. Almeria ve civarı, spaghetti western olarak bilinen İtalyan westernlerinin büyük bir kısmının çekildiği yer olarak önem taşıyor.

Kızıl Western ya da Ostern

Diğer bir tür western ise kızıl western ya da ostern adı ile bilinen Sovyetler ya da Doğu Bloğu ülkelerinde çekilen westernlerdir. Fakat bu noktada iki farklı western olduğunu hatırlatmamız gerek. İlki, tamı tamına Amerikan westerni arka planına sahip ancak içerik olarak çok farklı western filmlerken, ikincisinde western kanunları Rusya ve Sibirya steplerine taşınır. Amerikan yerlilerinin yerini, Tatarlar ya da diğer yerel halklar alırken filmler devrim ya da sonrasında gelen iç Savaşı arka planına alır genelde. İlk tür filmler daha çok Çekoslovakya ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde çekilirken, ikinci tür filmler daha çok Sovyetler Birliği’nde görülür. 1967 S.S.C.B. yapımı Neulovimye mstiteli, bu filmler arasında ön plana çıkanlardan biridir. İç savaş sırasında haydutlara karşı mücadele başlatarak kahramana dönüşen dört genci anlatan film öyle çok beğenilir ki Mosfilm iki devam filmi daha yapar.

İlk türe verilebilecek en önemli örnek, halen daha oldukça meşhur bir film olan, Çekoslovakya 1964 yapımı Lemonade Joe ya da orijinal adıyla Limonádový Joe aneb Konská opera’dır. Amerikan westernlerinin klişeleri ile dalga geçen, kola benzeri bir içecek bünyesinde Amerikan toplumunu ve emperyalizmi eleştiren fakat tüm bu ağır alt metninin arkasında oldukça eğlenceli olan bir westerndir. Film; açıkça çok western izlemiş ve karakterlerini tanındık bazı karakterler üzerinden kurguladığı belli olan bir ekip tarafından hazırlanmış olduğu için, klasik westerne hâkim olanlar için epey güçlü bir seyir sunuyor.

Spaghetti Western

Gelgelelim bu yazının ağır topuna. Sadece şu başlık altında epey bir şey konuşulabileceği, sayfalarca yazı, kitaplar, tezler yazılabileceği çok açık. Elbette burada spaghetti western‘i maalesef görece daha kısa ama ümit ediyorum ki öz biçimde konuşmaya çalışacağız. Dönemleri ve biçimleri bakımından “yeni” westerne de öncülük etmiş bir tür olduğu için, gelecek yazımızda da spaghetti western’den bahsedeceğiz zaten. Öncelikle şunu söyleyelim, bazen ortak yapımlar olsa da çoğunlukla İtalyanlar tarafından yapılmış ve yönetilmiş filmlere spaghetti western deniyor. Western’in “yapması” gibi alaycı bir anlamı içinde barındıran bu “spaghetti” ön adını kimin verdiğine dair tartışmalı yorumlar var fakat kim vermiş olursa olsun, bu akımın geldiği noktadan sonra o spagettiyi afiyetle yemiş olduğuna eminiz. İtalyan yönetmenler tarafından yapılan bu filmler, genelde İspanya’da çekiliyordu dediğimiz gibi. Elbette farklı ülkelerden oyuncular barındırsa da düşüşe geçmiş ya da yıldızı parlamamış Amerikalı oyuncuların yoğunlukta olduğu filmlerdi.

Konuları bakımından dışarıdan bakıldığında klasik westernlere benzediği düşünülse de, çoğunlukla kimliksiz, geçmişsiz, üç boyutlu olmayacağını beklediğiniz ama sizi yanıltan anti-kahramanların hikâyeleri anlatılır. Vahşi Batı’nın neden vahşi olduğunun cevabıdır spaghetti western’lerin karakterleri sanki; baş karakterlerden yan karakterlere kadar… Gününü kurtarmaya çalışanlar, inandığı hiçbir değeri olmayanlar, kan, vahşet, ölüm, savaş… Herkesin kendi kanunu uyguladığı, kimsenin özellikle de devletin olmadığı bir coğrafya… Kurnazlık, zeka, el çabukluğunun kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verdiği bir rastlantılar dünyası; kıyafetler kirli, saçlar yapışmış, sakallar uzamış, botlar çamurludur burada… Amerika’yı taklit eden stüdyodan daha gerçek bir Amerika kurulmuştur Almeria’da yani.

İlk spaghetti western’in ne olduğuna dair ciddi bir tartışma var. Kökenleri çok gerilere kadar götürülebiliyor ne aradığınıza bağlı olarak. Ancak, bu türü inşa eden -veya meşhur eden diyelim- filmin Sergio Leone’nin meşhur dolar üçlemesinin ilk ayağı olan Bir Avuç Dolar – A Fistful of Dollars (1964) olduğunu söylemek yanlış olmaz. Akira Kurosawa’nın Yojimbo (1961) filminin birebir uyarlaması olsa da -hatta Kurosawa “çok güzel bir film yapmışsınız ama bu benim filmim” diye bir mektup da yollamıştır Leone’ye- türün (yahut, alt türün mü demeliyiz?) kurallarını koyarak oyunu değiştiren filmin A Fistful of Dollars olduğu aşikârdır. Hemen bir yıl sonra gelen ikinci film Birkaç Dolar İçin – For A Few Dollars More (1965) ise ilk filmde Clint Eastwood’un canlandırdığı isimsiz yolgezer kovboy/silahşor karakterini (ya da onun çok benzeri bir başkasını) görürüz. Bu karakter “serinin” üçüncü filmi olan ve pek çok insan tarafından gelmiş geçmiş en iyi westernlerden biri olarak nitelendirilen İyi, Kötü ve Çirkin – The Good, The Bad and The Ugly (1966) ile zirve yapar. Artık o karakter “iyidir” ancak bu iyinin klasik Hollywood westernlerinin iyileri ile hiç yakın olmadığı da aşikârdır. Öte yandan bu türü ve özellikle bu üçlemeyi dünyaca meşhur hâle getiren iki faktörü daha belirtmeden geçmemek gerekiyor: İlki elbette ki başrolleri kapmış olan Clint Eastwood; bir diğeri ise muhteşem müzikleri ile beynimize işlemiş Ennio Morricone. Bu üçlemeye katkı sunan ve unutulmaz anların taşıyıcıları olan Lee van Cleef, Gian Maria Volonte ve  Eli Wallach’ı da anmadan geçmek mümkün değil.

Sergio Leone bu muhteşem üçleme dışında biri görece göz ardı edilmiş iki muazzam filmle de türe katkıda bulunur. İlki, üçlemenin hemen ardından 1968 yılında vizyona giren Batıdan Kan Var – Once Upon a Time in the West’tir. Başrollerini Claudia Cardinale, Henry Fonda, Jason Robards ve Charles Bronson’ın paylaştığı bu filmin hikâyesi Leone ile birlikte Dario Argento ve Bernardo Bertolucci’ye ait. Stilize yakın planlar, gergin uzun bekleyişler, geniş planlar ile bezeli bu film Leone’nin yönetmenliğinin zirvelerinden birini teşkil eder. Diğer film ise, kimi zaman Once Upon a Time in the West ve Bir Zamanlar Amerika – Once Upon a Time in America (1984) ile bir üçlemeye içine de dâhil edilebilen Yabandan Gelen Adam – Giù la testa (1971) isimli göz ardı edilmiş yapımdır. Meksika Devrimi sırasında geçen bu film Meksikalı bir kanun kaçağı ile patlayıcı uzmanı bir IRA devrimcisi İrlandalı’nın bir araya gelerek devrimin kahramanları olmasını anlatır. Film Leone’nin son westernidir aynı zamanda.

Bunun dışında başta Sergio Corbucci olmak üzere pek çok İtalyan yönetmen türe katkı sunar. Özellikle Corbucci’nin Cango’nun İntikamı – Django (1966) filmi, başta Quentin Tarantino olmak üzere pek çok ismi etkilemiştir. Franco Nero’yu meşhur eden Django da tıpkı A Fistful of Dollars gibi bir Yojimbo uyarlamasıdır aslında! Corbucci kanlı westernlerin yanı sıra, özellikle 90’larda meşhur olan Terence Hill ve Bud Spencer filmlerinin de bir kısmının yönetmendir. Bu filmlerin de büyük bir kısmı western standardına girmektedir. Özellikle 70’lerde oynadığı Trinity filmleri ve Django’nun ikinci filminde oynaması ile Terence Hill de bu türde neredeyse Clint Eastwood kadar ikonik bir isimdir diyebiliriz. Terence Hill’in başrolü Henry Fonda ile paylaştığı 1973 yapımı Benim Adım Hiçkimse – My Name is Nobody isimli film de özellikle bunun kanıtı sayılabilir.

Western, Samuraylar ve Tarkan

Sadri Alışık’ın oynadığı Atını Seven Kovboy’dan İzzet Günay’ın Ret Kid’ine (evet – Ret Kid), Maskeli Beşler’den Yahşi Batı’ya uzanan bir şekilde sinemamızın westernle ilişkisi var. Her ne kadar bu ilişki İtalya’daki kadar güçlü değil gibi gözükse de on yıllar boyunca Pazar sabahları TRT’de western kuşağı olduğunu hatırlatmadan geçemeyeceğiz. Fakat Türkiye’de çekilen filmleri düşündüğümüzde, gerek klasik western gerekse de spaghetti western’leri düşündüğümüzde, hem politik hem sinematografik hem de hikâye/karakterleri açısından Kara Murat, Battal Gazi, Tarkan ve Karaoğlan gibi film serilerinin, Türkiye’de aynı konumda olduğunu görebiliyoruz. Western ile yakın ilişkisi olan samuray filmlerini de düşünürsek aslında bu türün farklı coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür ettiğini ve her coğrafyada aslında “meşhur” olduğunu görmek mümkün. Fakat, yine de, Türkiye’deki filmlerin samuray filmleri ile daha yakın ilişki içinde olduğunu söylememiz daha doğru olur. Bu sebeple de, kahramanlık/macera filmlerinden ziyade westernin gerçekten kendine özgü bir arka plan ve kurallar bütünü inşa ettiğini, kendi dilini kurduğunu ve çağdaşı olan diğer “tarihsel” türlerin ötesine geçtiğini söyleyebiliriz. Aslında tam da bu yüzden western diye bir tür olduğunu söylüyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi