Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir grafikte, türlere gösterilen ilginin yıllar içerisindeki değişimi resmediliyordu. Buna göre korku ve gerilim türlerinde çekilen filmlerin sayısı her geçen yıl artarken, bir tür olarak Hollywood’un klasik döneminin başını çeken western 1970’lerin ta en başında dibe çakılmış gibi görünüyordu. Son birkaç -belki de on- yıl içerisinde dikkatimizi çeken western filmlerinin yanı sıra, “western” kalıplarına sokabileceğimiz ama ne mekân ne de zaman olarak o dönemde geçmeyen bazı filmleri de gördük. Yani dönem dönem western türü kendini gösterip kayboluyordu. Burada aklımıza iki soru geliyor: Birincisi şu, neden western türü klasik Hollywood döneminde sinemanın tabiri caizse lokomotifi oldu? İkinci soru ise, neden 1950’lerden itibaren düşmeye başlayan popülerliğine rağmen 2010’larda bile western çekiliyor? Western türünün mümkün olan tüm veçhelerini inceleyeceğimiz dört bölümlük bir yazı dizisine girişiyoruz. Şahsi ilgimin yanı sıra, westernin TRT pazar sabah gösterimleri ile bir şekilde jenerasyonlar boyunca içimize işlemiş olması da bunun sebeplerinden biri. Yazının bu ilk bölümünde, westernin çıkışı ve klasik Hollywood sinemasında yükselişini konu edeceğiz. Sonraki bölümlerde ise Hollywood-dışı western ve “yeni” western sinemasını inceleyeceğiz. Son bölümde ise, önceki bölümlerde adı geçen tüm filmlerin de bir dökümünü yaparak, naçizane bir en iyi westernler listesi hazırlayacak, türe yabancı olanları ama haşır neşir olmak isteyenleri türe ısındırmaya çalışacağız.

Bir Türün Analizi

İlk western filmi olarak genelde Edwin S. Porter’ın 1903 yılında çektiği 12 dakikalık Büyük Tren Soygunu – The Great Train Robbery filmi kabul edilir. Film aslında westernin temel kalıplarına oldukça sahiptir. Irkçılık da dâhil… Western, dönem olarak Türkçede Vahşi Batı diye bildiğimiz ABD’nin batısını, yani Mississippi ırmağının batısında kalan büyükçe alanda, çok genel anlamda 1800’lerin başı (çoğunlukla 1840 sonrası aslında) ile batıda eyaletlerin kurulmasının tamamlandığı 1912 arasında geçen hikâyeleri anlatır. Doğal olarak, bu tarihin gerektirdiği her şey vardır hikâyelerde: Amerikan yerlileri, kölelik, tren ve telgraf hatları, at arabası, tren ve banka soygunları, Meksikalılar, Amerikan İç Savaşı, ırkçılık, maço erkekler, silahlar, kovboylar, sığır sürüleri, çiftlikler, atlar, düellolar ve daha niceleri… Bir şekilde, yakın geçmişin tarihi yeniden yazılır bu filmlerde. Elbette, her şeyde olduğu gibi, güncel politikanın inişleri çıkışlarından bağımsız olmayarak bazen “beyaz adam iyidir”, bazen “kötü beyaz adamlar da olabilir” ya da daha kötüsü “iyi yerliler de olabilir” mesajlarını iletir. Bazen renkli kıyafetler ve parlak çizmeler vardır, bazen de sarı dişler ve çamurlu paçalar. Bazen insanlar vurulur, ölür ama ölmeden önce saatlerce konuşurlar, bazen de ortalık kan gölüne döner. Tüm bunları ABD ve dünya politikası üzerindeki değişimler üzerinden izleyebiliriz. Westernin bir özelliği de, sınırları aslında bu kadar dar çizilmiş bir tür olarak kendini bu kadar yoğun ve uzun süre var edebilmiş olmasıdır. Yani, westerni korku, gerilim, komedi gibi türlerin yanına koyabiliyor olmamız bile biraz garip gözüküyor. Fakat kendini böylesine dar kalıplar içerisinde böylesine farklı hikâyeler anlatabilen bir hâle sokması da bu türün bir başarısı denebilir.

Dar kalıplar ve farklı hikâyeler dedik, fakat -şu an değinmeyeceğiz ama- westernin bu “dar” kalıpları ne hikmetse Uzak Doğu’dan, İtalya’ya pek çok farklı kültürün dikkatini çekiyor ve bir şekilde harman türler ortaya çıkıyor. Yine de, klasik Hollywood dönemi western filmlerinin belirli bir izleği takip ettiğini de söylememiz gerek. Bu klasik temalar 50 yıl kadar önce Frank Gruber tarafından belirlenmiş ve o dönem dair hâlen daha yapılmış en iyi gruplamada daha açık görülebiliyor. Gruber’a göre yedi ana hikâye izleği var. Bunlardan ilki “Union Pacific” hikâyesi. Yani batıya doğru yapılan telgraf, tren yolu gibi inşaatları, teknolojinin batıya seyahatini ya da bu seyahatin etkilerini anlatan, bu hikâyelerin etrafında dönen filmler. İkincisi “Çiftlik” hikâyesi. Bu da, Union Pacific gibi tarihsel gerçeklerden epey etkilenen bir izlek. Burada da iki durum söz konusu. Birincisi, küçük ya da büyük, bir çiftliğe ve oranın sahibi olan aileye edilen tehditler ve bunların çözümlenmesi üzerine. Bir diğeri ise, küçük toprak sahiplerinin büyük sığır sürüsü sahipleri tarafından yerinden edilmesi durumu. Gerçekten de, bu türde filmler epey fazla, çünkü ana çatışmalarını burada anlatılanlar gibi tarihsel olaylardan alıyorlar. Üçüncü grup “İmparatorluk” hikâyesi. Bu aslında westerne özgü bir hikâye türü değil elbette, ancak içinde westerne özgü altına hücum, petrol çıkarma ya da büyük toprak sahibi olarak sıfırdan zengin olma, bir “imparatorluk” kurma hikâyesini anlatan yükseliş öykülerini barındırıyor. Dördüncü tür de westerne özgü değil fakat western içerisinde çok daha parlak örneklerine rastladığımız “intikam” hikâyelerinden oluşuyor. Beşinci biçim Batının kolonize edilmesini de içeren, “süvariler ve yerliler” hikâyeleri. Burada genelde alt metin doğudan beyaz adamın gelerek batıdaki “vahşilere demokrasi getirmesinden” ibaret. Altıncı hikâye izleği western dendiğinde en çok akla gelenlerden biri: “kanun kaçağı” hikâyesi. Burada etik sebepleri olsun ya da olmasın, iyi birer insan olsunlar ya da olmasınlar, baş karakter(ler)imiz kanun kaçağı oluyor. Son hikâye biçemi de benzeri biçimde “kanun adamı” hikâyesi.

Filmlerin büyük bir kısmında haksız bir savaşın taraftarı olmuş eski kovboyları; köleliği savunan, yerlileri “vahşi” olarak gören, kadın düşmanı baş karakterleri izliyoruz. Bir nevi kendini John Wayne olarak somutlamış bir karakterden bahsediyoruz. Belki de John Wayne kendini oynadığı için bu kadar başarılıydı, kim bilir? Yakın geçmişindeki katliamları bir şekilde bastırmak için Hollywood’un (hem de tam olarak o batıya taşınmış sinema sektörünün) bu filmleri parlatmasından daha doğal ne olabilirdi ki o yıllarda? Fakat, siyasi iniş ve çıkışlar, propaganda işlevi gibi sinemadan “bağımsız” konular westernin yükselişi ve düşüşünü açıklamakta yeterli değilmiş gibi geliyor bana. O döneme özgü bazı durumlar aslında her tür hikâyenin anlatılmasına olanak sağlıyor. Herkesin silah taşıyabiliyor oluşu, kanunun ve devletin uzakta oluşu, insanlar arasında doğa durumuna yakın bir ilişkilenmenin kurulması, bozkırın sinematografik çekiciliği, uzun yolculukların yapılabilmesi, erkek dostluğu ve “maço erkek” olmak durumu gibi çok kolay kabartılabilecek, macera hissine oynayabilecek pek çok araç var western sinemasında. Hikâyelerdeki bu aksiyon ve macera unsurunun kendiliğinden gelmesi ve bir nevi nostaljik güzellemenin de yapılabiliyor oluşu westerni klasik Hollywood’un en önemli türü yaptı diye düşünüyorum. Fakat, İkinci Dünya Savaşı sonrası sinemasında Soğuk Savaş gibi temaların artışı, artık savaş filmlerinin bile gücünü kaybetmesi ile birlikte western de bir düşüşe giriyor. Bu nedenlere bir ek olarak, McCarthy dönemi ile birlikte gelen muhalif/muhafazakar ayrımı ve sonrasında da 60’lı yıllarda westernin ırkçı/seksist bir tür olarak addedilmesini de sayabiliriz. Zaten 50’lerde iyiden iyiye düşen western ekolü 60’larda yazı dizimizin ikinci bölümünde değineceğimiz “spagetti” western ile yükselişe geçiyorsa da ABD’de büyük hareketlenmeler olmuyor.

Klasik Dönem Western: Yönetmenler ve Filmler

Western kendi “altın çağı” içerisinde her ne kadar John Ford gibi yönetmenlerle anıldıysa da, o dönemin tüm yıldızları en az bir kere western çekmek ihtiyacını hissediyor. Bu da türün ne kadar önemli olduğunu gösteriyor aslında bize. Yönetmenlerden bahsetmişken ve adını da anmışken, klasik dönem westerni anlamak için bahsetmemiz gereken belki de en önemli kişi olan John Ford’u konuşalım biraz.

John Ford, sessiz dönem sinemasında işe başlıyor. Fakat Ford’u meşhur eden film 1924 yapımı Demir At – The Iron Horse filmi oluyor. Bu film de aslında, “Union Pacific” izleğine dahil edebileceğimiz bir western. Film, ABD’yi boydan boya aşan ilk demiryolunun yapım hikâyesini anlatıyor ve John Ford’un sıkı bir demokrat olmasından mıdır bilinmez, sonrasında gelecek pek çok westerne göre daha çağdaş temalara sahip. Filmde, demiryolu için çalışan Çinli göçmenler ve Afrikalı-Amerikalı işçiler de resmedilirken, kötü karakter ise aslında bir beyaz olan ama kendini bir Komançero gibi gösteren bir iş adamı. Filmde ayrıca tarihsel karakterlerden Buffalo Bill’e rastlamak da mümkün. Yeri gelmişken, westernlerdeki temalardan ya da filmlerde sık rastlanan noktalardan birinin de bu tarihsel karakterler olduğunu söylemek gerek. Bu karakterler arasında, Buffalo Bill’in yanı sıra, Billy The Kid, Calamity Jane, Jesse ve Frank James, Wyatt Earp ve Doc Holliday de bulunuyor. Özellikle Earp ve Holliday karakteri üzerine çekilmiş pek çok film mevcut. Bunlardan biri de Earp’ü Henry Fonda’nın canlandırdığı ve John Ford’un yönettiği Kanun Harici – My Darling Clementine (1946). Fakat John Ford’un westernin -birçoğu sonradan klişe olacak- kalıplarını tabiri caizse inşa ettiği mihenk taşı filmi Türkçede garip bir şekilde Cehennemden Dönüş olarak bilinen 1939 tarihli Stagecoach. Filmin başrol oyuncusu da elbette John Wayne. Orson Welles’in Yurttaş Kane – Citizen Kane’in çekimlerinden önce defalarca izlediğini ifade ettiği, Quentin Tarantino’nun “The Hateful Eight” filminde bile referanslarını bulabileceğimiz bu film içinde westerne dair pek çok şeyi barındırıyor.

John Ford’un en büyük birkaç (western) başyapıtı ise westernin görece düşüşe geçtiği 50 ve 60’lı yıllarda geliyor aslında. Bunlardan ilki Sight and Sound dergisinin 10 yılda yaptığı soruşturmaların 2012’deki sonuncusunda dünyanın en iyi 7. filmi seçilen 1956 tarihli Çöl Aslanı – The Searchers. Şüphesiz ki en iyi westernlerden biri olan The Searchers, “kötü” yerlileri, acımasız, travma sonrası stres bozukluğuna sahip “ırkçı” kovboyları, ele alışı ile epey tartışılmış olsa da, bugünden baktığımızda çok etkileyici ve oldukça eleştirel bir tavır sergiler. Godard’dan Scorsese’ye pek çok yönetmenin favorileri arasında olmasını da buna borçludur muhtemelen. John Ford’un diğer bir başyapıtı da 1962 yılında çektiği ve John Wayne’i James Stewart ve Lee Marvin ile buluşturan Liberty Valance’ı Vuran Adam – The Man Who Shot Liberty Valance isimli filmdir. Film “uygar” Doğu’dan gelen genç ve idealist bir avukatın Batıda yaşadıklarını anlatırken bir doğu-batı kıyaslamasına gider. Yine küçük toprak sahiplerinin büyük sığır sürüsü sahipleri tarafından ezilmesi, bölgelerin eyalete dönüşmesi gibi politik bir arka plana sahiptir film.

Şimdi biraz geriye dönelim ve klasik dönem Hollywood westerninin önemli filmlerinden ve isimlerinden bahsedelim. İlk önce 1943’te çekilmiş, The Ox-Bow Incident geliyor akla. Hem görece erken bir dönem westerni olması hem de aslında tema olarak yukarıda saydığımız yedi izleğe de uymaması açısından ilginç. Filmi kabaca aslında Vahşi Batı’da geçen bir 12 Öfkeli Adam – 12 Angry Men (1957) olarak görmek de mümkün. Bir grup insanın nasıl gözünü kör edip suçluluğu kanıtlanmamış insanları linç edebileceğini sorgularken idam cezasını da tartışmaya açıyor aslında. Bu açıdan, ayrıksı bir western olduğunu kabul etmemiz lazım. Bir diğer ayrıksı western de Nicholas Ray’in çektiği Dişi Kartal – Johnny Guitar (1954). Erkekler dünyasındaki güçlü kadınları anlatıyor ve çoğu eleştirmen ve akademisyen tarafından feminist western olarak değerlendiriliyor. Johnny Guitar’daki iki önemli kadın figürden biri patriyarka kodlarına teslim olmuş ama perde arkasında kendine rol biçmiş bir kadınken, Joan Crawford’un oynadığı Vienna karakteri o zamana kadar Hollywood’da pek az gördüğümüz bağımsız ve ayakları yere basan güçlü bir kadın karakteri yansıtıyor. Klasik dönemin en ayrıksı filmleri olarak sanırım bu iki filmi örnek verebiliriz.

Güçlü bir kadın karaktere sahip olmak bile tek başına bu “camiada” ayrıksı olmayı sağlayabiliyor çünkü yalnızca karakterler değil, yönetmenler de epey bir “maço.” Mesela, Fred Zinnemann başrollerini Gary Cooper ve Grace Kelly’nin paylaştığı Kahraman Şerif – High Noon (1952) filmini yaptığında Howard Hawks bunun “adamakıllı” versiyonunu yapacağını söyleyerek 1959 yılında başrollerini John Wayne ve Dean Martin’in paylaştığı Rio Bravo’yu çeker. İki hikâyede de, kasabalılar tarafından yalnız bırakılmış ve yaklaşmakta olan kıyametle yüzleşmesi gereken bir şerif vardır. Bir tarafta daha “yumuşak” yüzü ile bilinen Gary Cooper, öbür tarafta ise “adamımız” John Wayne bu şerifi canlandırır. İtiraf etmek gerekirse, Rio Bravo daha iyi bir filmdir ama daha maço olmasından ileri gelmez bu! Çünkü Rio Bravo’da John Wayne’in sert kabuğu altından pek gerçek bir karakter çıkar. Öte yandan Gary Cooper’ın “bu işleri” bırakmak isteyen karakterinin tahlili de ilgi çekicidir. Fakat Rio Bravo’da John Wayne ve Dean Martin’in ilişkisi o “erkek dostluğunun” en güzel birkaç anına işaret eder. Burada Dean Martin “alkol batağına” düşmüş bir silahşördür, bu onu korkak, çekingen biri yapmıştır. Fakat karşılaştıkları zorluğun pençesinde harekete geçmesi gerekir. Pek çok insan tarafından en iyi westernler arasında gösterilen ama benim pek ısınamadığım, George Stevens’ın yönettiği Vadiler Aslanı – Shane (1953) isimli filmde de böyle bir kovboy vardır. Shane filmi ile aslında Johnny Guitar’ın bir akrabalığı olduğunu söylemek de anlamsız kaçmaz. Çünkü bu feminist westerne adını veren kovboy Johnny Guitar da büyük bir silahşördür ama bazı sebeplerden dolayı silahtan tövbe etmiştir. Ama bu üç filmde de, üç silahşör de geriye kendilerini ikna ederek ve etik sebeplerle dönerler. Howard Hawks’un bir diğer “maço” western filmi Kanlı Nehir – Red River’ı (1948) da konuşmak ilginç olabilir. Bu sefer iki maço erkeğin bir baba-oğul ilişkisinde buluşmasını izleriz ama tüm tavırları, kestikleri o pozlar ve “gurur” -töre bile diyebiliriz buna- için yaptıklarının onları nasıl bir anlamsızlığa sürüklediğini görürüz. Howard Hawks, “maço” bir yönetmendir ama erkeklerin itiraf etmek istemedikleri zayıflıklarını “çaktırmadan” göstermenin de ustasıdır.

Bu noktada western türü ile adı John Ford kadar anılan Anthony Mann’ı da anmak gerek. Mann, gerçekten de klasik westerni klasik western yapan isimlerden biridir. Bazı filmleri vasat olsa da, TRT Pazar kuşağının pek çok filmi Mann imzalıdır. Mann’ın şüphesiz en iyi western filmi ise Winchester ‘73’dir. On binde bir üretilen bir tüfek için verilen mücadele, bir kardeş mücadelesi ile, bir baba-katli hikâyesi ile kesişir ve bu macera içerisinde yerliler-süvariler, kuzey-güney çekişmesi gibi pek çok yan hikâyenin de ortasında buluruz kendimizi. Mann’ın James Stewart’ı oynattığı bu filmde, kötü karakterler ve iyi karakterler yer değiştirir; tam olarak emin olamayız bir süre neyin olup bittiğinden. Ayrıca, doğrudan olmasa da, kısmen Wyatt Earp de hikâyenin bir parçasıdır. Tarihte gerçekten yaşanmış olan, Wyatt Earp ve Doc Holliday’in şaşırtıcı birlikteliğini ve sadece birkaç saniye süren bir karşılaşmayı anlatan filmlerin sayısı çoktur demiştik zaten. İşte onlardan en iyilerinden biri -klasik dönem içinde- de John Sturges tarafından yönetilmiş, Wyatt Earp’ü Burt Lancaster’ın, Doc Holliday’i ise Kirk Douglas’ın oynadığı 1957 tarihli Vahşi Mücadele – Gunfight at the O.K. Corral filmidir. Filmde Leone filmlerine gelene kadar yukarıda da saydığımız pek çok filmde küçük kötü adam rolleri almış olan Lee Van Cleef ve Dennis Hopper’ı görmek de mümkün. John Sturges’ın bir diğer önemli filmi ise, western klasiklerinden sayılan ancak Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray – Shichinin no samurai (1959) filminin birebir uyarlaması olan Muhteşem Yedili – The Magnificent Seven (1960) filmidir.

Western’de Temalar ve Tekrarlar

Klasik dönem içerisinde bahsedebileceğimiz çok fazla isim ve film mevcut. Fakat filmlerin ayrıntılarına girmek yerine bunu son bölüme bırakıyoruz. Gördüğümüz kadarı ile pek fazla propaganda filmi mevcut westernde. Ancak bunun zamanın ruhunu yansıtan filmler olduğunu düşünüyorum. Hollywood’un kitlelere seslenme isteği içerisinde, muzaffer beyaz erkeğin kadınlara ve yerlilere, göçmenlere ve kölelere üstün gelişi, western üzerinden bir kere daha onaylanır. Ancak, bu genel geçer olsa da, tüm filmler için geçerli değildir ve günümüzde önem verdiğimiz pek çok western bu tuzağa düşmemekte, etrafından dolaşmaktadır diyebiliriz. En maço westernin bile bir erkeklik krizine tekabül ettiğini düşünen biri olarak, ilginç diyebileceğimiz bir klasik westerni anarak bu yazıyı sonlandırmayı düşünüyorum. The Man Who Shot Liberty Valance’da gördüğümüz doğu-batı / uygar-vahşi ikiliğini çok iyi bir şekilde yansıtan bir film daha var: Büyük Ülke – The Big Country (1956). William Wyler’ın yönettiği filmin başrolünde Gregory Peck’i görüyoruz bu sefer. Peck’in karakteri McKay, Baltimorelu bir kaptandır, eğitimlidir, “uygar” kıyafetler giyer ve orada tanıştığı batılı bir çiftlik sahibinin kızı ile evlenmeye karar verir. Bunu gerçekleştirmek için de batıya seyahat eder. Orada karşısında bulduğu şey ise, sıcak, bozkır, zor yaşam koşulları değil, basbayağı erkeğe tahakküm kuran bir “töre” olur. Yeterince erkek olmamakla suçlanır, toplumsal normlarla baskı altında tutulur, değişmeye değişmezse de terk etmeye zorlanır. Fakat filmin sonlarında gerçekleşen bir düelloda “Avrupa tarzı” düello silahlarının kullanılması uygar ya da vahşi olsun erkeklik denilen mefhumun kökeninden sorunlu olabileceği sorusunu getirir gündeme.

Son söz olarak, Western türünün tüm dar kalıplarına, tüm erkek/maço yanlarına rağmen iyi bir hikâye anlatma türü olduğunu düşünüyorum. Bu kalıpların kırılmasına da olanak sağlayan ama o heyecan/macera eksenini de koruyan özel bir yönü mevcut bana göre. Bu yüzden de yeniden ve yeniden üretilebiliyor, değiştirilip dönüştürülebiliyor. Bir sonraki yazıda da bu yüzden, başka ülke ve bölge sinemalarında nasıl yorumlandığını, Hollywood’daki altın çağını kaybettikten sonra krallığını dışarıda nasıl sürdüğünü inceleyeceğiz. Bir dipnot olarak da şunu ekleyeyim: burada yer vermediğim filmlerin bir kısmından son bölümdeki en iyi western filmleri dökümünde, bir kısmından da “yeni” westernin kökenlerini ta 1960’lara dayandırırken bahsedeceğim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi