Mantığın ve modernizmin hüküm sürdüğü Batı dünyasına karşılık Doğu, mistik ve anlaşılması zor bir yapıya sahiptir. Çoğu Doğu toplumunda ataerkillik bariz olsa da içlerinde barındırdıkları karmaşık ilişkiler ağı, hikâye anlatıcılarının kafalarında feminenlikle özdeşleşir. Gelgelelim, Doğu anlaşılması güç olsa da fethedilemez değildir. Filmin sıkça referanslarda bulunduğu Büyük İskender, bunu başarmış ilk batılıdır; ne var ki kılıcıyla dize getirdiği toplumu anlamasını bilemeyen Makedonyalının imparatorluğu, kısacık ömrü kadar ayakta kalabilecektir.

Soylu bir İngiliz ailesinin, iyi eğitim almış kızı olan Gertrude Bell, sevdalısı olduğu çölün özgür, ehlileşmemiş yapısına ve şairane bir ruha sahiptir. Hayalini kurduğu Doğu’yu görmeye kararlıdır; ilk durağı Tahran olur. Doğu’nun büyülü dünyasını kendisine tanıtan genç bir adama aşık olur. Büyük İskender’in mührü ise aşklarının nişanesidir; ne var ki ölüm onları madalyonun iki yarısı misali ayırır ve iki sevgili asla kavuşamazlar.

Kavuşamayan aşıklar, filmin yine sıkça referans yaptığı divan edebiyatında çokça kullanılan bir motiftir; bülbül güle aşıktır, gülün dikeni aralarında engeldir ama aşk bülbülün gözlerini kör eder, kavuşma umuduyla güle gider ama dikenler onu yaralar ve sevgilisinin kollarında can verir. Bülbülün kanı gülün yapraklarına akar ve gül, sevgilisinin kanını sonsuza dek içinde taşır. Çok benzer bir şekilde Gertrude, kaybettiği sevgilisinin hatırasını kalbine gömer ve hedefi belirsiz bir  yolculuğa çıkar. Çölde şehirden şehire dolaşarak bedevilerin arasına karışır.

Gertrude yolculuğunun nihai hedefini bilmemektedir, onun için önemli olan yolda olmaktır. Odisseas’ın Ege denizinde on yıl boyunca oradan oraya sürüklenmesine çokça benzerlik gösteren bu yolculuğu esnasında birkaç kez hedefine dokunabilecek kadar yaklaşsa da her defasında hedefi toz olur ve parmaklarının arasından kayıp gider. Gertrude ve hedefleri (ya da arzuları) arasındaki bu paradoksal ilişki, Lacan’ın özne ve arzu-nesnesi arasındaki imkânsız ilişki üzerine kuramlarını anımsatıyor; özne için önemli olan arzu-nesnesi değil bu nesneye ya da kişiye giden yolun kendisidir, zira hedefine ulaşması hâlinde gidilecek yol kalmaz ve bu, Gertrude için korkulu rüyasının gerçekleşmesi, yani olduğu yere çakılı kalması anlamına geliyor.

Çöldeki yolculuğu esnasında Gertrude,  aşkı yeniden bulur. Charles Wylie ona aşkını ilan eder ama Gertrude onu kabul etmeden önce, geçmişiyle hesaplaşıp onu geride bırakabilmek için son bir yolculuğa çıkacaktır. Çölün kalbine yapacağı bu yolculuğun sonunda, Arabistan’ın en güçlülerinden olan Emir Raşit’i bulmayı ummaktadır; ne var ki onun yerine, başkasının kuklası olmuş bir çocuk bulur. Emir onu haremine katmak ister ama Gertrude, Wylie ile bir araya gelme umuduyla kaçar; yeniden aşkı kucaklamaya hazır hisseder. İçsel mağaradan, kendi karakteriyle çelişen bu yanlış önermeyle çıksa da kader onu yola getirir; sevgilisini elinden alır ve onu sonsuz yolculuğuna devam etmeye zorlar.

Tekinsizin Egzotiğe Dönüşmesi 

Doğu-batı çatışmasındaki Doğu’yu, Batı olmayan ya da Freudyen tabirle ‘tekinsiz’ olarak genişletmemiz durumunda, Werner Herzog’un bu çatışmayı Klaus Kinski ile beraber imza attığı filmlerde sıkça işlediği ileri sürülebilir. Elbette her filmde karakter, konfor alanından çıkıp maceraya atılırken tekinsizin dünyasına adım atar; ne var ki Herzog filmlerinde tekinsizin büyülü ormanı, bir metafor olmaktan çıkıp kanlı canlı bir atmosfer olarak tüm ilkelliği, ürkütücülüğü ve düşmanlığıyla karşımıza çıkar. Fitzcarraldo’da Ucayali tepeleri, Aguirre, Tanrının Gazabı’nda Amazon Nehri, Cobra Verde’de ise Afrika, modern aklın anlayamayacağı mistik yapılarıyla, Kinski’nin canlandırdığı hırstan gözü dönmüş karakterler için aşılamaz engellerdir. Bu karakterler Çöl Kraliçesi’nin sıkça atıfta bulunduğu Büyük İskender’in düştüğü hataya düşer; tekinsizi anlamak yerine, kendini ondan büyük görerek onu ehlileştirmeye kalkar.

Aguirre, Tanrının Gazabı filminin çekimlerinde Kinski, Machu Pichu dağlarını filme çekerken kendisini odağa almayan Herzog’u megalomanlıkla suçlar. İronik bir şekilde Kinski ile çalışan herkes, üzerindeki ilgiyi kaybettiğinde kendisinin histeri krizlerine girdiği konusunda hemfikirdir. Ünlü aktör belki de kendi megalomanlığı sayesinde İspanyol fatihler, emperyalist girişimciler gibi megaloman karakterlere hayat verirken bu denli güçlü performanslar sergiliyordur. Kesin olan ise; bu megalomanlığın, Herzog’un, yoldaşı ve arkadaşı Kinski’yle olan anılarını anlattığı belgeselde kendisini ‘en iyi düşmanı’ olarak nitelemesine sebep olduğudur. Gelgelelim Herzog filmografisinde vahşi doğa, Herzog kadar anlayışlı değildir. Sahip olduğu mükemmel uyum içinde tanrı rolü oynayan megalomanlara yer yoktur; dolayısıyla onların karşısına bir düşman olarak çıkar. Vahşi doğanın devasa bütünlüğüyle baş edemeyen karakterler, hırslarının ateşinde kül olurlar.

Çöl Kraliçesi, aday gösterildiği Altın Ayı’yı kazanamayıp gişede prodüksiyon bütçesinin on sekizde biri kadar hasılat yaparak ‘Box office Bomb’ (devasa mali başarısızlık) sınıfına girse de, Herzog filmografisi içinde büyük bir öneme sahip kanımca. Merkezinde Batı emperyalizmini simgeleyen megaloman bir adam yerine, bir kadının yer aldığı ilk film. Ayrıca, ilk defa tekinsizin dünyası düşman, kötücül bir dipsiz çukur olarak değil, şahane ve büyüleyici, egzotik bir dünya olarak karşımıza çıkar. Kendini tanrının gazabı olarak gören bir fatih karşısında tüm acımasızlığını sergileyen vahşi doğa, anlayışlı ve sevecen bir kadın karşısında son derece cömert davranır.

Werner Herzog’un belgeselci yanı, kurmaca filmlerinde bile aşikardır. Geniş ve kesintisiz planları, stüdyo-dışı çekimleri, figüran olarak kullanılan gerçek yerlileri, Herzog sinemasının dokümanter olarak nitelendirilebilmesini sağlayan özellikler olarak sayabiliriz. Bir belgeselci olarak Herzog, elbette egzotik tatlara tutkun biri. Gelgelelim Çöl Kraliçe’sinden önceki hiçbir filminde görülen ilkel dünyayı egzotik olarak tanımlamak mümkün değil. Fitzcarraldo filminin çekimleri esnasında verdiği röportajlardan birinde, doğaya duyduğu hayranlığa karşın onu vahşi, boğucu ve sonsuz bir yaşam mücadelesi verilen bir yer olarak tanımlıyor. Bu noktada ‘egzotik’ sıfatının anlamı üzerinde durmakta fayda var.

Etimolojik olarak ‘dışa ait olan’ anlamı taşısa da, Oryantalizm akımı ile bambaşka bir anlam kazanmıştır. En kısa haliyle Avrupa’nın Doğu fantezisi olarak tanımlanabilecek bu akım, Doğu’yu şehvet ile bağdaştırmıştır. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri olan Baudelaire’in ünlü ‘Parfum Exotique’ şiiri, içinde geçen ‘kokulu demirhindi ağaçları’, ‘yorgun tekneleriyle bir liman’, ‘mayhoş kokulu meyveler’ gibi imgelerle egzotik kelimesine adeta ‘mayhoş’, ‘aklını başından alan’  gibi anlamlar yüklüyor.

Çöl Kraliçesi filminde Doğu’yu objektif bir şekilde yansıtmaktan ziyade, oryantalizmin dar bakış açısı çerçevesinde ele aldığını söylemek mümkünse de, bu filmin Herzog sinemasında ayrı bir yere sahip olduğu kesin. İlkel dünyayı fethedip dize getirmeye çalışan değil, onu anlayan bir karakter görüyoruz. Megalomanlık yerini harmoniye bırakıyor. Gertrude Bell tekinsizin dünyasında kaba kuvvetle kendine, sonunda şan, şöhret ve zenginliğin olduğu bir yol açmak yerine, arzudan sıyrılmış bir şekilde bu dünya ile bütünleşiyor. Bunun sonucu olarak filmin anlatı çizgisi de farklı bir yapıya bürünüyor. Gertrude Bell’in arzudan sıyrılmış, amaçsız bir şekilde çölü dolaşması, filmin de üç perdeli anlatı kalıbından sıyrılıp başı ve sonu olmayan bir yol hikâyesine dönüşmesine sebep oluyor.

2016 tarihli filmi Tuz ve Ateş’te de vahşi dünyayı Çöl Kraliçesi’yle benzerlik gösterecek şekilde feminen bir gözden görüyor olmamız ünlü yönetmenin, kötücül olanın doğa değil insanlar olduğunu düşünmeye başladığı ve artık Herzog sinemasında tekinsizin egzotik olarak karşımıza çıkacağı anlamına geliyordur belki de.

Yazar: Efe Ülgen

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi