Damon Lindelof’un yaratıcılığındaki Watchmen dizisi, özellikle bir kısım çizgi roman hayranının tepkisine rağmen ve zaten bu tür tepkileri muhakkak öngörerek, sezon öyküsünü bir ırk çatışması üstüne kurmaktan hiç çekinmedi, hatta gitgide el artırdı!

Öncelikle şunu vurgulamak lazım belki. Çizgi romanın yaratıcılarından Alan Moore, DC Comics ile kopuşundan sonra hiçbir devam serisine katılmak istemediğini açıkça belirtmiştir. Bunun uzantısı olarak yeni HBO dizisinin jeneriğinde, promosyonunda isminin kullanılmamasını da talep etmiştir. Fakat çizgi roman hayranlarının her yeni proje söz konusu olduğunda “Moore’un onayı yok!” diyerek bu hususu öne çıkarıyor olmasına rağmen, bu durumun sebebi aslında sanatçının prensipte son otuz yıldır tüm Watchmen projelerine karşı tavrının aynı olması. Bu vakaya özel değil. Halbuki Lindelof sadece dokuz bölümde, cüretimi mazur görün, muhtemelen Moore’un da izlese beğeneceği bir serbest uyarlama, bir devam hikayesi kurgulamayı başardı.

İlk bölüm ertesinde hazırladığım yazıda da belirttiğim gibi, Watchmen dizisi merkezine Amerika’daki ırk çatışmasını, beyaz üstünlüğü görüşünün yükselişini koydu. 1921 senesinde Oklahoma’da gerçekleşmiş Black Wall Street Katliamı ile açıldı proje. Devamında Moore’un kurguladığı süper kahramanlar çağını geçirmiş bir dünyanın, çizgi romanın bıraktığı 1985 yılından sonra nasıl şekillenmiş olabileceği üstüne kafa yordu. Nixon’ın talebiyle Dr. Manhattan’ın Vietnam Savaşı’na müdahil olup ABD adına tek başına zafer kazandığı, Vietnam’ın bir Amerikan eyaletine dönüştüğü, dolayısıyla Nixon’ın doksanların başına kadar Beyaz Saray’da kaldığı alternatif bir tarih. Reagan dönemi yaşanmamış ama uzun sağ hükümetler devrine tepkiyle doksanların başında bir başka aktör, bu kez solu, yani Amerika’nın demokratlarını temsil eden Robert Redford iktidara gelmiş. Ve günümüzde hala Beyaz Saray’da.

Yani liberal hareketlerin Amerika’yı domine ettiği bir yeni dünya düzeni. Kadın hakları, siyah hakları, LGBTQ hakları konularında bizim gerçek dünyada tecrübe ettiğimizin çok ötesinde yol alınmış, kazanımlar sağlanmış. Fakat yine de huzursuz, içten içe kaynayan bir dünya. Irkçılık bir yeraltı hareketi olarak yeniden yükselişte, beyaz toplumun kendilerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığını düşünen bir kesimi, harekete geçip ipleri ellerine alma peşinde. Polislerin ve siyasetçilerin dahi içinde olduğu bu tezgah, Watchmen’in yeni nesil temsilcilerini, özellikle birini göreve çağırıyor. Angela Abar, nam-ı diğer Sister Night.

Orijinali, kendi yazıldığı dönem dünyayı tehdit eden Soğuk Savaş gerilimini malzeme edinen bir serinin; 2019 yılında Amerika’nın en güncel problemi olan ırkçılığı ve beyaz üstünlüğü hareketinin yükselişini konu edinmesinin ne kadar yerinde olduğunu göremeyenleri anlamak güç. Fakat çizgi roman uyarlamaları söz konusu olunca bu tür ham hayran tepkilerine alışığız. Watchmen dizisi sadece bu hayranların değil, imtiyazlı hayatlarına saldırıldığını düşünen beyaz erkeklerin, yeniyetme koca bebelerin de huzurunu kaçırdı.

Not: Yazının bu noktadan sonraki bölümü dizideki sürpriz gelişmeleri açık eden detaylar içermektedir!

Watchmen 1. Sezon Değerlendirmesi: Yaralar Açıkken İyileşir

Dizi bütün bu politik zeminin üzerinde, Watchmen dünyasını 2019’a nasıl uyarlayabileceğine kafa yordu. Irk çatışması fonunu bir kenara koyarsak, bölümler geçtikçe anladık ki sezon hikayesi aslında tamamen Dr. Manhattan üzerine kurulu. 1985’te çizgi romanın (ve tabii Zack Snyder filminin de) kaldığı noktada, Dr. Manhattan insanlığı kaderine terk edip Mars’ta yaşamaya başlamıştı. Damon Lindelof’un kurduğu bütün entrika, aslında farklı kişilerin Dr. Manhattan’ı ortaya çıkarma, ele geçirme planlarına gelip dayandı. Bu noktada atılan bazı adımlar, Dr. Manhattan’ın aslında Mars’ta değil, bir insanın bedenine bürünmüş olarak hala dünyada yaşadığına bağlandı.

Dr. Manhattan’ın dizide siyah bir erkek bedeniyle arzı endam etmesi, şüphesiz çizgi roman hayranlarını daha da köpürtmüştür. Vakti zamanında Avengers filmlerinde Nick Fury’nin siyah olmasına bile öfke saçmış bir hayran profili vardır, onların gazabından korunmak zordur. Elbet bu yazının paylaşıldığı sosyal medya hesaplarına da tepkilerini aynı ezberlerle tekrarlayacaklardır.

Lindelof bununla da kalmadı. Süper kahramanların ilkini, Minutemen’in öncülü ve ilham kaynağını da ancak bir maskenin ardında saklanıp derisinin rengini gizleyerek adalet arayabileceğine inanmış bir siyah olarak tanımladı. “This Extraordinary Being” adlı televizyon için son derece olağandışı 6. bölümde, Angela Abar bir ilaç sayesinde büyük babasının anılarını deneyimledi ve büyük kısmı siyah-beyaz bu bölümde, farklı zaman dilimlerinde, kan bağı taşıyan iki karakterin neden maske takmayı seçtiğini öğrendik. Sinema ve televizyon ayrımı yapmadan, süper kahraman anlatılarının belki de en güçlü köken hikayesini izlediğimizi söyleyebiliriz.

Dizi o noktadan sonra şahlanışını kesmedi zaten. Dr. Manhattan’la ilgili gerçeği tespit etmiş iki grup sunuldu. Bir tarafta Seventh Kavalry adlı ırkçı yapılanma. Diğer tarafta ise Lady Trieu adlı dahi işkadınının öncülüğünde yeni bir Millenium Clock inşası. Pluton’un uydusunda rehin tutulan Adrian Veidt, yani Ozymandias ile Trieu arasında da final bölümünde çözülecek bir bağlantı vardı.

Daha fazla ‘spoiler’ alanına girmeye gerek duymuyorum. Netice şu ki eski ve yeni bazı karakterleri girift yapısı içinde organik şekilde biraraya getirmeyi başardı dizi. İzlediği yol ise, özellikle hikaye anlatıcılığı açısından heyecan verici. Şimdiki zamanla geçmişi, alternatif bir dünya tahayyülüyle onun bile alternatifini aynı potada eritirken, kendi oyununu kurmayı başardı Damon Lindelof. Özellikle televizyon alanında en kalıcı işler, kendi kurallarını koyan, kendi ritimlerini ve araçlarını yaratan projelerdir. Watchmen’i 2019’un en heyecan verici yeni dizisi yapan ve uzun zaman üzerinde konuşulmasını sağlayacak olan da budur.

İşte tam da bu sebeple Lindelof’un ikinci sezonu yapmakla ilgilenmemesine üzülüyor insan. Bu seri sürecekse, sürdüren başka birileri olsun diyor. Kendi hikayesini, kendi Watchmen yorumunu anlatıp bitirdiğini düşünüyor. Halbuki dizide müthiş gebe bir girizgah bulduk biz. Hikayeyi özellikle çok ileri taşımayan, daha ziyade yeni bir hayalin yapı taşlarını atan, ilerlenebilecek yol haritasını sunan bir sezon izledik. Amerika’nın bazı taze yaralarının üstündeki yara bandı çekip atıldı, Watchmen’e dair bazı mitler de yıkıldı. Şahsi fikrimi sorarsanız, Damon Lindelof suyun üzerinde yürümeyi başardı.

Şimdi o suyun üstünde yola her kim devam edecekse, tıpkı Lindelof gibi, Alan Moore’un yaklaşmını doğru anlayıp içselleştirmiş olması gerek. Sorumululuk büyük.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information