Vox Lux’un kurmaca popstarı Celeste’in Private Girl adlı parçasında şöyle bir söz geçiyor: “Kamusal bir dünyada özel bir kızım ben.” Sanki bu söz, “Popun Kraliçesi” Madonna’nın ünlü hiti Material Girl’deki sözlerin bir parodisi gibi: “Maddeci bir dünyada yaşıyoruz ve ben maddeci bir kızım.” Brady Corbet ikinci filmi Vox Lux’ta, neoliberalizmle beraber tüketim toplumunun da yükselişe geçtiği 80’ler ruhunu iyi yansıtan bu parçayı, tam da bu dönemde büyüyen Celeste’in yıllar içindeki dönüşümü üzerinden bir nevi güncelliyor. Yönetmen, şans eseri kurtulduğu silahlı saldırının ardından söylediği şarkıyla ülkece ünlenen ve bir popstara dönüşen Celeste’in “kamusallaşma” sürecini didik didik ediyor. 1999-2001 yılları arasında geçen ilk yarının ardından ani bir geçişle 2017’ye atlayan Vox Lux, zamanın ve ABD’nin çelişkilerle dolu ruh hâlini popüler kültürle olan bağı üzerinden irdeleyen, sarkastik bir “kurmaca biyografi”. Corbet, Celeste’in hayatını keskin sınırlarla birbirinden ayrılmış parçalara bölüyor. Bu sınırları belirleyen ise ülkede gerçekleşen travmatik olaylar ve katliamlar oluyor. İsmini vermese bile Celeste’in 1999 yılında kurtulduğu saldırının Columbine Lisesi Saldırısı olduğunu anlıyoruz. İki sene boyunca iyileşmeye çalışan ve kendini beklenmedik bir müzik kariyerinin içinde bulan Celeste, 2001’deki 11 Eylül saldırısı sonrası anlatıcının deyişiyle “ülkesiyle beraber masumiyetini yitiriyor” ve 2017’ye atlıyoruz. 2017 yılına ve Celeste’in yetişkinlik dönemine ise Nice sahilinde gerçekleşen saldırının bir benzeriyle giriyoruz. Corbet bireysel bir hikâyeyi ülke tarihi üzerinden parçalara ayırarak, “özel olanla kamusal olanın” kesiştiği yere bakıyor bir nevi. Toplumsal travmanın, en özel/mahrem alana ait gördüğümüz aile, aşk, arkadaşlık ve kariyer gibi kavramlara nasıl etki ettiğini, Celeste’in değişimi ve tükenişi üzerinden tasvir etmeye çalışıyor. Ergenlik çağında bir çocukken kamusal alana bir tür kurban ya da mağdur olarak dâhil olan ve bir masumiyet simgesine dönüşen Celeste’in, nasıl bu imgeyi pazarlamaya itildiğini izliyoruz film boyunca. Vox Lux: Madonna'nın Çocukları Genç Celeste ne denli masum ve naifse, Natalie Portman’ın ustalıkla canlandırdığı yetişkin Celeste ise bir o kadar sinir bozucu, kaprisli ve kendini beğenmiş bir karakter olarak çiziliyor. Corbet bu zıtlığı kurarken ilginç bir yönteme başvuruyor: Celeste’in gençliğini canlandıran Raffey Cassidy’yi ikinci bölümde Celeste’in kızı Albertine olarak tekrar karşımıza çıkarıyor. Böylece ikinci yarı boyunca genç ve yetişkin Celeste’i yan yana ve karşı karşıya izliyoruz. Bu aynı zamanda geçmişin ve şimdinin de karşılaşması bir nevi. Öte yandan, ilk yarıdaki tüm karakterler (Celeste’in ablası Eleanor, menajeri ve reklamcısı) hiç yaşlanmamış şekilde karşımızda duruyorlar. Anlatıcıyı seslendiren Willem Defoe’nun sarkastik üslubu ve Scott Walker’ın gerilim dolu müzikleri hikâyeyle aramıza sürekli bir mesafe koyarken, bu oyuncu tercihleriyle beraber kahramanımıza daha da yabancılaşıyoruz. Böylece karakterin ülkenin/zamanın çelişkilerle dolu ruh hâline dair alegorik tarafı daha da belirginleşiyor. Gösteri dünyasının ve popüler kültürün hem tükenen, hem tükettiren kurbanı ve yürütücüsü olan Celeste (kelime anlamıyla: 'ulvi bir ses') aynı anda hem çarpık ve çökmüş, hem de parıl parıl ve çelişkilerle dolu bir varlık hâline geliyor. Vox Lux’un, oyuncu tercihleri, keskin geçişleri ve son bölümündeki -neredeyse anlatıya hizmet etmeyen- uzun konser sekansıyla alışılmadık bir yapısı var. Biçimsel ve estetik tercihleriyle bu yapı, ulusal bir masumiyet simgesiyken kendi deyişiyle ruhunu şeytana satan Celeste’in karakterini taklit ediyor sanki. Tıpkı kahramanı gibi çelişkili bir hissi var filmin de. Örneğin film, bir yandan Prelude, Act I (Genesis),…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

1999-2001 yılları arasında geçen ilk yarının ardından ani bir geçişle 2017’ye atlayan Vox Lux, zamanın ve ABD’nin çelişkilerle dolu ruh hâlini popüler kültürle olan bağı üzerinden irdeleyen, sarkastik bir “kurmaca biyografi”.

Kullanıcı Puanları: 2.89 ( 6 votes)
80

Vox Lux’un kurmaca popstarı Celeste’in Private Girl adlı parçasında şöyle bir söz geçiyor: “Kamusal bir dünyada özel bir kızım ben.” Sanki bu söz, “Popun Kraliçesi” Madonna’nın ünlü hiti Material Girl’deki sözlerin bir parodisi gibi: “Maddeci bir dünyada yaşıyoruz ve ben maddeci bir kızım.” Brady Corbet ikinci filmi Vox Lux’ta, neoliberalizmle beraber tüketim toplumunun da yükselişe geçtiği 80’ler ruhunu iyi yansıtan bu parçayı, tam da bu dönemde büyüyen Celeste’in yıllar içindeki dönüşümü üzerinden bir nevi güncelliyor. Yönetmen, şans eseri kurtulduğu silahlı saldırının ardından söylediği şarkıyla ülkece ünlenen ve bir popstara dönüşen Celeste’in “kamusallaşma” sürecini didik didik ediyor. 1999-2001 yılları arasında geçen ilk yarının ardından ani bir geçişle 2017’ye atlayan Vox Lux, zamanın ve ABD’nin çelişkilerle dolu ruh hâlini popüler kültürle olan bağı üzerinden irdeleyen, sarkastik bir “kurmaca biyografi”.

Corbet, Celeste’in hayatını keskin sınırlarla birbirinden ayrılmış parçalara bölüyor. Bu sınırları belirleyen ise ülkede gerçekleşen travmatik olaylar ve katliamlar oluyor. İsmini vermese bile Celeste’in 1999 yılında kurtulduğu saldırının Columbine Lisesi Saldırısı olduğunu anlıyoruz. İki sene boyunca iyileşmeye çalışan ve kendini beklenmedik bir müzik kariyerinin içinde bulan Celeste, 2001’deki 11 Eylül saldırısı sonrası anlatıcının deyişiyle “ülkesiyle beraber masumiyetini yitiriyor” ve 2017’ye atlıyoruz. 2017 yılına ve Celeste’in yetişkinlik dönemine ise Nice sahilinde gerçekleşen saldırının bir benzeriyle giriyoruz. Corbet bireysel bir hikâyeyi ülke tarihi üzerinden parçalara ayırarak, “özel olanla kamusal olanın” kesiştiği yere bakıyor bir nevi. Toplumsal travmanın, en özel/mahrem alana ait gördüğümüz aile, aşk, arkadaşlık ve kariyer gibi kavramlara nasıl etki ettiğini, Celeste’in değişimi ve tükenişi üzerinden tasvir etmeye çalışıyor. Ergenlik çağında bir çocukken kamusal alana bir tür kurban ya da mağdur olarak dâhil olan ve bir masumiyet simgesine dönüşen Celeste’in, nasıl bu imgeyi pazarlamaya itildiğini izliyoruz film boyunca.

Vox Lux: Madonna’nın Çocukları

Genç Celeste ne denli masum ve naifse, Natalie Portman’ın ustalıkla canlandırdığı yetişkin Celeste ise bir o kadar sinir bozucu, kaprisli ve kendini beğenmiş bir karakter olarak çiziliyor. Corbet bu zıtlığı kurarken ilginç bir yönteme başvuruyor: Celeste’in gençliğini canlandıran Raffey Cassidy’yi ikinci bölümde Celeste’in kızı Albertine olarak tekrar karşımıza çıkarıyor. Böylece ikinci yarı boyunca genç ve yetişkin Celeste’i yan yana ve karşı karşıya izliyoruz. Bu aynı zamanda geçmişin ve şimdinin de karşılaşması bir nevi. Öte yandan, ilk yarıdaki tüm karakterler (Celeste’in ablası Eleanor, menajeri ve reklamcısı) hiç yaşlanmamış şekilde karşımızda duruyorlar. Anlatıcıyı seslendiren Willem Defoe’nun sarkastik üslubu ve Scott Walker’ın gerilim dolu müzikleri hikâyeyle aramıza sürekli bir mesafe koyarken, bu oyuncu tercihleriyle beraber kahramanımıza daha da yabancılaşıyoruz. Böylece karakterin ülkenin/zamanın çelişkilerle dolu ruh hâline dair alegorik tarafı daha da belirginleşiyor. Gösteri dünyasının ve popüler kültürün hem tükenen, hem tükettiren kurbanı ve yürütücüsü olan Celeste (kelime anlamıyla: ‘ulvi bir ses’) aynı anda hem çarpık ve çökmüş, hem de parıl parıl ve çelişkilerle dolu bir varlık hâline geliyor.

Vox Lux’un, oyuncu tercihleri, keskin geçişleri ve son bölümündeki -neredeyse anlatıya hizmet etmeyen- uzun konser sekansıyla alışılmadık bir yapısı var. Biçimsel ve estetik tercihleriyle bu yapı, ulusal bir masumiyet simgesiyken kendi deyişiyle ruhunu şeytana satan Celeste’in karakterini taklit ediyor sanki. Tıpkı kahramanı gibi çelişkili bir hissi var filmin de. Örneğin film, bir yandan Prelude, Act I (Genesis), Act II (Regenesis), Finale gibi başlıklarla kendini klasik bir yüksek sanat eserine benzetmeye çalışırken; bir yandan ise cafcaflı renkler, parıltılar ve pop tınılarla dolu video kliplere yer veriyor. Genesis gibi yaratılış manasına gelen ve dini çağrışımları yüksek bir başlık kullanılması ise, en sık yapılan benzetmelerden biri olan popüler kültür ve din arasındaki paralelliğin biçimsel bir yansıması. Film, bir yandan benzer mitler, ritüeller, semboller ve ikonlar üzerine kurulu bu benzerliği vurgulayan, bir yandan da dini dogmalara dair provokatif eleştiriler sunan Madonna ve Lady Gaga gibi figürlerden çokça esinleniyor. Celeste, insanları öldürürken klibindeki maskelerin benzerini kullanan saldırganlara şöyle sesleniyor örneğin: “Bir ergenken ben de tanrıya inanırdım. Eğer inanmak için bir şey arıyorlarsa bana inanabilirler. Çünkü yeni inanç benim.” Sınıf arkadaşları saklanırken saldırganı “birlikte dua etmeye” davet eden Celeste, yıllar içinde bu dini tarafını arkasında bıraksa da, son konserine doğru yol alırken aniden arabayı durduruyor ve kızı Albertine’i (ve kendi gençliğini) de yanına alarak dua ediyor. Yetişkin Celeste’in kayıp ruhunun, “bir şeye inanmayı” delicesine arzulayan ama hiçbir şeye inanamayan çelişkilerle dolu zihninin ve tükettiği bedeninin eski Celeste’e yakarışı adeta bu sahne.

Biri Para için, Biri de Şov

Nasıl ki Madonna’nın dini provokatif bir şekilde ele alan müziği “kendine bakan” (self-reflexive) yapısıyla starla tanrı arasındaki paralelliğe dikkat çekiyorsa; Vox Lux da kendini hem bir video klip, hem de dini bir anlatı gibi konumlandırarak benzer bir yapı kuruyor. Ancak film aynı zamanda popstarın, popun ya da starın artık tanrının değil şeytanın bir eş değeri olduğunu vurguluyor daha çok. “Özel bir kızken” (buradaki özel, kamusalın karşıtı olarak kullanılıyor) bir anda kamuya mal olan Celeste, anlatıcımızın sözlerine göre bunu şeytanla yaptığı bir anlaşma sonucunda başarıyor. Geçirdiği kaza sonrasında ölmek üzereyken şeytana ruhunu satan Celeste, ondan şöyle bir direktif alıyor: “Biri para için, biri şov, üçte hazır oluyoruz, dörtte benimle geliyorsun.” Bu sözler, aslında 18. yüzyıldan beri oyunlara başlamadan önce söylenen bir tekerlemenin bir versiyonu. Bu tekerleme, Celeste’i bir star yapanın müziği ya da yeteneği değil, para ve şov olduğunu bir kez daha hatırlatıyor sanki. Kendisi de bunu reddetmeyen ve “artık müzik önemli değil, sanal gerçeklik önemli, Reality TV önemli, markalı içerik üretmek önemli, annen taze kalmalı!” diyerek kızına öğüt veren Celeste, yönetmenin de izini sürmeye çalıştığı kültürel paradigma değişimini kabaca dile döküyor. Celeste’e göre “eski olan her şeyden tiksinen” bir dünya artık burası, Corbet’e göre ise belli ki travma sonrası bir tür toplumsal unutkanlık hâli bu yeniye olan takıntı.

Corbet bize 15 dakika süren final bölümünde Celeste’in sahne aldığı konseri izletiyor. İlk bakışta anlatıya hizmet etmiyor gibi duran bu uzun sekans, yönetmenin film boyunca bize sunduğu fikirlere dair bir tür “deney” adeta. Corbet bu bölümde bir oyuncuyu süsleyip püsleyerek, etrafına dansçılar yerleştirerek ve arka tarafına büyük bir sahne kurarak -yani para ve şovla- bir popstara dönüştürüyor ve bu gösteriyi bize gerçekmişçesine tam 15 dakika boyunca izletiyor. Gördüğümüzün kötü bir taklit mi, yoksa hünerlerini sergileyen bir yönetmenin büyüklenmesi mi olduğunu anlamak zor. Farklı kamera açılarının çeşitli ışık kullanımlarıyla bir araya geldiği ve Celeste’i onlarca farklı şekilde gördüğümüz bu gösteri, bir nevi Corbet’in “onu nasıl göstereceğim benim elimde” deyişi sanki. Öte yandan, gösteri sırasında ekranda art arda beliren “GEÇMİŞ, ŞİMDİ, GELECEK, HOŞGELDİNİZ” kelimelerinde ise sahnedeki şatafatla pek uyuşmayan, huzursuz bir “banallik” var. Hepsi birbirinin aynı gibi gözüken bu sözcükler, dev bir gösterinin içinde mahsur kalmış gibiler. Yine anlatıcımızın deyişiyle “şatafatlı ve yaşanmaz bir şimdinin içinde sıkışıp kalmış”, para ve şov arasında bir yerde, ne tanrı ne şeytan, ama yine de “özel bir kız” olan Celeste’e eşlik ediyorlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi