Bir akımı, İtalyan Yeni Gerçekçiliğini, tanımlayagelen filmi Bisiklet Hırsızları’ndan (Ladri di biciclette, 1948) yıllar yıllar evvel, Vittorio De Sica’yı Rock Hudson ve Jennifer Jones’lu Ernest Hemingway uyarlaması A Farewell to Arms’ta (Silahlara Veda, 1957) izlemiştim. Kim olduğunu bilmeden ama bu İtalyan adama da bir hayranlık duyarak… Vittorio De Sica, bir yönetmendi her şeyden önce elbette. Çünkü modern sinemanın yapı taşları arasında ismi sıkça geçiyordu. Yalnızca klasikleri yönetmemiş, bir akıma öncülük etmişti. Fakat Vittorio De Sica bir oyuncuydu da.

Günümüz sinemasında aktörlerin yönetmenliğe soyunup büyük başarılar elde etmesi hiç de garipseyeceğimiz bir şey değil. Charlie Chaplin’den (her ne kadar durumu biraz daha farklı olsa da) tutun da Clint Eastwood ve George Clooney’ye kadar uzanan bir silsileden bahsediyoruz. De Sica’nın farkı, bu silsilenin bir üyesi olduğunun unutulması. Kendi filmlerinde değil başkalarının filmlerinde aldığı rollerle oyunculuğunu sürdürmesi belki onu Chaplin ya da Welles’ten farklı kılıyor. Yahut, yönetmen olarak değerinin oyunculuğunun önünü kapatıyor olmasından. Fakat De Sica, İtalyan sıcaklığının, heyecanının, Akdeniz duygusallığının ve mağrurluğunun bir timsali gibi. Yahut da şöyle diyelim; Marcello Mastroianni’nin oyunculuğu ile kökeninde çok benzer, Mastroianni’nin pes ettiği anlar ile De Sica’nın hayata karşı verdiği mücadeleyi kaybettiği anlarda geldikleri duraklar aynı. Ancak ikisi bambaşka yollardan geçerek geliyorlar oralara. Ancak birbirlerini tamamlıyorlar da. Bu yazı da işte De Sica’nın oyunculuğunu, bu unutulmuş yönünü ortaya çıkarmaya çalışacak kişisel bir şekilde, hem de büyük ustanın ölüm yıl dönümünde onu da hatırlamak adına.

De Sica’nın oyunculuğunun derinliğini ve dokunaklılığını, kendine has ritmini anlatmak için onun yer aldığı, birinde tam anlamıyla başrol ikisinde de yardımcı ama kilit roller oynadığı üç filmi seçtim. Oldukça da çok sevdiğim filmler, üçü de 50’li yıllardan.

Madame de… – 1953

Max Ophüls’ün başyapıtlarından biri olan Madame de… evli bir kadının kocası ve başka bir adam arasında gidip gelmelerini, sonunda aşkı seçmesini ama bunun felaketle sonuçlanmasını anlatıyor. Fakat bunu öylesine güzel, sakin ve hissettire hissettire yapıyor ki filmin içine -Ophüls’ün hareketli kamerasının da katkısı ile- girdiğinizde çıkmanız mümkün olmuyor. Ancak, filme, hikâyesine böylesine bağlanmamızı sağlayan şey başroldeki üçlünün muazzam uyumu. Geçtiğimiz yıl yüz yaşında hayatını kaybeden Fransız divası Danielle Darrieux’nün filme de ismini verene Madame de… ‘yü canlandırdığı filmde ona kocası General rolünde bir dönem İstanbul gece hayatında da fırtına koparmış Charles Boyer ve Baron Fabrizio Donati rolünde biricik Vittorio De Sica eşlik ediyor.

De Sica’nın oynadığı Donati karakteri, hiçbir zaman mesafeliliğini, kibarlığını elinden bırakmayan bir İtalyan aristokratıdır. Çapkın değildir, sakin, dışarıdan mağrur duruşlu ancak asla ukala olmayan bir yapıya sahiptir. De Sica’nın Fabrizio’su Madame’a öyle bir âşık olur ki o aşkın ne ara gerçekleştiğini anlamak güçleşir. Yani gerçek hayattaki gibidir De Sica’nın aşkı anlatışı. Bir an başımıza gelir ve bizi sürükleyip götürür. Ophüls’ün muazzam balo sekansları esnasında De Sica sazı alır eline ve sahneleri ele geçirir. Filmin büyük başarısı Ophüls’ün elinde olsa da De Sica’nın ölümsüz karakterinin de ne kadar etkili olduğunu söylemeden geçmek olası değildir.

A Farewell to Arms (1957)

Bir Fransız filminden sonra bu seçtiğim film de bir Amerikan yapımı. İlkinde her ne kadar başarı büyük çoğunlukla Ophüls’e ait olsa da, bu film, Hemingway’in güçlü metnini bir kenara koyarsak, Rock Hudson ve Jennifer Jones gibi dönemin yıldızlarına rağmen gücünü Vittorio De Sica’nın Alessandro Rinaldi’sinden alıyor diyebiliriz. Bu filmi sıradan bir Amerikan filminden bir belki birkaç adım öteye götüren unsur De Sica’dır. Bu filmde, Donati’den çok daha farklı bir karakteri canlandırır De Sica. Daha canlı, hareketli, neşeli, ama yeri geldiğinde de ağlayabilen, duygularını dışarı vurabilen bir İtalyan subayı vardır karşımızda. Donati’den farklıdır ama gururludur ve kendini feda etmekten de çekinmez. Hayatın tadını çıkarmasını bildiği gibi ölmesini de bilir. De Sica, karakter yaratmadaki başarısını, ne derece önemli ama küçük rolleri büyütebileceğini gösterir bize bu filmde.

Il Generale Della Rovere (1959)

Tartışılabilir, ama ben tartışmayacağım, benim için Vittorio De Sica sinema tarihine -oyuncu olarak- bu filmdeki rolü ile geçmiştir. İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin bir diğer usta ismi Roberto Rossellini’nin yönetmenlik koltuğuna oturduğu bu film, kompleks bir baş karaktere ve hikâyeye sahiptir. Vittorio De Sica, hırsızlık ve dolandırıcılıkla geçinen, hiçbir şeye inanmayan ve hiçbir değere sahip olmayan, ona inananları, onu seven kadınları ve tüm diğer insanları kandırmakta, kendi çıkarları için manipüle etmekte hiçbir beis görmeyen Emmanuele Bardone olarak çıkar karşımıza bu filmde. Mussolini kaybetmiş, kaçmış, İtalya Naziler tarafından işgal edilmiştir. Ancak, anti-faşist direniş de yükseliştedir. Bardone şanssızlık eseri Nazilerin eline düşer, Naziler ise onu yargılamak yerine ona bir görev sunarlar: Bir direniş liderinin, General della Rovere’nin yerini almak ve Milan hapishanesindeki direnişçilerin arasına sızmak. Kendi tatlı canı dışında hiçbir değeri olmayan bu adam düşünmeden kabul eder bu teklifi. Ancak kendisi ile yüzleşen Bardone giderek davaya teslim olacak ve della Rovere’nin ta kendisine dönüşecektir.

Vittorio De Sica’nın başrolünü oynadığı bu film bir karakter portresi. Nasıl ilgisiz, alakasız bir insanın bir lidere dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Hayatına dair aldığı basit kararları takip ediyor ve bir kişinin nasıl kendi hayatından ulvi bir başka amaç için vazgeçebileceğine tanıklık ediyoruz. De Sica, sert sokak ağzı ile konuşan, yeri geldi mi insanları kandırmak için türlü numaralara karakterlere bürünen bir rolün altından rahatlıkla kalkıyor. Bu üçkağıtçı başta bir direniş liderini taklit ediyor, ancak sonradan bu konuşma, duruş, gözlerindeki bakış ile birlikte lidere dönüşüyor. De Sica, bunu inandırıcılıkla yapıyor. Başta hiçbir şey hissetmediğimiz Bardone’yi anlamaya, onu sevmeye, hatta sonrasında onun bu değişiminden dolayı kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Bir karakter dönüşümü olarak çok başarılı olan film, De Sica’nın tüm oyunculuk numaralarını göstermesini de sağlıyor.

Sonuç olarak, aklımıza kazınan filmlerinin yanı sıra, Vittorio De Sica’nın aklımıza kazınan pek çok rolü, pek çok karakteri olduğunu da unutmamak gerek. Bir yerden başlamak isteyenler için bu üç film güzel başlangıç noktaları; belki ölüm yıl dönümünde De Sica’yı anmak için Il Generale Della Rovere’yi izlemek iyi bir fikir olabilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi