Endişeler, uğranan ihanetler, düşlerimiz, kayıplarımız, etrafımızda yaşanan vahşetler, bu vahşetlere karışmak zorunda kalışımızın utancı, çığlıklarımız, fısıltılarımız, iletişimsizliklerimiz, suskunluklarımız, karanlığımız, aydınlığımız, ikisinin kontrastında savrulan benliğimiz… Her birini en derinden, en acıtan ama bir yandan da iyileştiren hâlleriyle peliküle aktaran Ingmar Bergman, sinemasının her yılında izleyicisine birbirinden kıymetli duygular armağan etti. Kimileri bu armağanı kabul edip kendi içsel yolculuğuna çıktı, kimileri hayatında Bergman’ın izlerini sürdü. Ancak bir gerçek var ki, varoluş, kaygısıyla birlikte büyük bir okyanus; bu okyanusta Bergman filmleri her birimizin pusulası oldu.

Varoluş Kaygılarımızın Pusulası Olan 10 Ingmar Bergman Filmi

Monika’yla Bir Yaz (1953)

monikayla-bir-yaz-filmloverss

“Onlara ve diğerlerine başkaldırdık Monika! Hepsine karşı!”

19 yaşındaki genç Harry Lund bir gün, 17 yaşındaki romantik, tasasız ve asi Monika’yla tanışır ve ikili birbirlerine aşık olur. Yaşadıkları küçük kasabadan kaçıp ailelerini ve işlerini geride bırakırlar ve Harry’nin babasının botunu alarak ıssız bir adaya giderler. Bütün bir yazı beraber geçirirlerken Monika hamile kalır. Harry Monika’yla evlenmeye karar verir, sonra da bir işe girer, okula devam eder ve kızları June’u yetiştirirken bir yandan da daha iyi bir hayata sahip olmaları için uğraşır. Ancak Monika’nın tek isteği eğlenmeye devam etmektir. Bergman’ın kariyerinin başlangıcından itibaren belirli bir süre geçse de yönetmenin kendi sinemasının ilk sinyallerini verdiği bir film olarak görebileceğimiz Monika’yla Bir Yaz aynı zamanda Harriet Andersson’un da yıldızının parladığı bir film olarak dikkat çeker. Geçmişin kuralcılığı ve yadırgayıcı tavrının karşısına gençliği yerleştiren Bergman adeta kendi sinemasında da yeni bir dönemin başladığının haberini vermektedir.

Yedinci Mühür (1957)

the-seventh-seal-filmloverss

“İçine düştüğünüzü söylediğiniz o karanlıkta, hepimizin karanlığında, yakarışlarınızı dinleyecek acılarınızdan etkilenecek kimseyi bulamayacaksınız.”

Uzun yıllar boyunca Haçlı Seferleri’nde ölüme karşı gelen ve artık sonunda evine dönecek olan Antonius Block, ummadığı bir anda Ölüm ile karşılaşır. Ölüm’le satranç üzerinden bir anlaşma yapan Block, oyunu kazanırsa Tanrı’yı arayıp durduğu, sorguladığı hayatına devam edebilecektir. Tam da bu yüzden Yedinci Mühür, varoluş kaygısının bir forma kavuşmuş hâli olarak değerlendirilebilir. Varolmak ve kaygı kelimeleri adeta birbirinden doğar ve birbirini doğrular gibidir. Çünkü varolmak kaygıyı beraberinde getirir ve birey yok olmuş olmanın duygusuna hiçbir zaman sahip olamayacaktır. O yüzden varolduğumuzu gerçekten hissettiğimiz an, var olamayacağımızı sezdiğimiz anla iç içe ilerler. Tıpkı Block’un hayatını geri kazanmak için oynadığı satrançtaki gizli stratejisinin Ölüm tarafından öğrenilmesiyle birlikte artık yok olmanın kaçınılmaz olduğunu sezdiği ilk anın aynı zamanda var olduğunu hissettiği ilk an olması gibi. Zıtlıkların birbirini doğruladığı bir düzende, Block Tanrı’yı arar. Ona dair bir kanıtın peşindedir. Tanrıyı bulamıyorsa, şeytanı bulabilir ve bu zıtlıklar birbirini doğrulayabilir ancak şeytanı da bulamaz, baktığı gözde boşluktan başka bir şey göremez. Tanrının yokluğunda, varolmanın dayanılmaz kaygısında iyi ve güzel olan, kurtarılması gereken tek şey artık Block’un kendi hayatı değil, kısa süreli de olsa iletişime geçtiği ve hayatın ışıltısını gördüğü çekirdek ailedir. Tüm kaygıları ve sorgularıyla, kendi ölümün fermanını imzalayan satranç oyununda Ölüm’ü bile isteye oyalayan ve ailenin kaçmasını sağlayan da Block’tur. Kaygı, artık kendisinin yok olma ihtimaliyle büyümez, bir başkasının kurtuluşuyla küçülür.

Yaban Çilekleri (1957)

wild-strawberries-bergman-filmloverss

“Ona babanın altın saatini vermeyi düşündüm, ama akrep ve yelkovanı yok.

Sence sorun olur mu?”

Fahri ünvanını almak için bir yolculuğa başlayan Profesör Isak Borg’un o günü üzerinden geçmişine ve bilinç dışına yaptığı yolculuğun bir temsilini izlediğimiz Yaban Çilekleri, Bergman’ın filmografisindeki en güçlü yapı taşlarından biri hiç şüphesiz. Victor Sjöström, Ingrid Thulin ve Bibi Andersson’ın rol aldığı filmde yaşlı bir profesörün bir günlük ancak bütün bir hayata tekabül edebilecek hatırlama seanslarının yer yer gülümseten yer yer yıkıcılaşan yapısıyla bir gününe ortaklık ediyoruz. Geçmişin sancıları, rüyalar, akrepsiz ve yelkovansız saatler, zamansızlık… Zamanın geçip gidişine ve geri döndürülemeyişine bir sitem Yaban Çilekleri. Hakikat ve rüyaların arasında mekik dokunan hayatta, bir orman gezintisinde doğanın armağanı gibi denk gelinebilen yaban çilekleri, bu umulmadık anda çıkıp gelebilmenin hissiyatıyla filmin anlatı yapısını ve Bergman’ın amacını bir bütünlüğe kavuşturur. Yaban çilekleri, hayatın kalabalığında denk gelinen huzurlu anların bir anısı, temsilidir aslında. Bireyin yalnızlaştırıldığı, bir tercih olarak yalnızlaştığı modern dünyada, üzerinden bir bir geçilmiş yıllara geri döner Isak Borg. Karakterin bir günü üzerinden ilerleyen ve bu bağlamda lineer bir olay akışı vadedecek gibi görünen Yaban Çilekleri, bu lineer düzlemde olayları geçmişin izleri ve rüyalarla sapmalara uğratır. Bireyin kendiliğiyle ve nihai son olan ölümle sancılı yüzleşmesi akrep ve yelkovansız bir zamansızlıkta asılı kalır.

Sessizlik (1963)

sessizlik-filmloverss

“Ne hoş! Birbirimizin dilini anlayamamamız ne hoş!”

Bergman’ın Tanrı’nın Sessizliği üçlemesinin son filmi olan Sessizlik, yönetmenin en az diyaloglu filmlerinden biri olması bakımından da dikkat çekiyor. Avrupa yolculukları sırasında hastalığı git gide kötüleşen Ester ve oğluyla birlikte çıktığı yolculukta kendisine nefes alacak aralar vermeyi ihmal etmeyen alımlı Anna’nın geliştirdikleri ya da hiçbir zaman geliştiremedikleri kız kardeşlik dinamiklerinde sözcüklere çok fazla yer yoktur. Ancak bu sözcüklerin yoksunluğu, konuşmadan anlaşabileme yetisinden ziyade konuşulsa da anlaşılamayacak olmanın bir tezahürüdür. Ester, kendinden emin duruşun, zekanın ve entelektüelliğin bir temsili olsa da günden güne eriyerek karşımızda dururken kardeşi Anna, entelektüelliğini kendisinin bir etiketi gibi kullanan ablasının yanında kendisine alan açabilmek için dış görünüşüne, güzelliğine odaklanır. Dile getirme ihtimalinin olduğu her cümlesinin, ablasının cephesinde hayal kırıklığı yaratabileceğini düşünerek susan Anna, aynı dili konuşmadığı bir erkekle birlikte olmayı tercih eder. Bu eylem bir açıdan intikam gibi görünürken diğer yandan ablasıyla iletişim kuramamaktan yakınan Anna’nın kendisini fiziksel anlamda bütünüyle açtığı bir erkeğe “Birbirimizin dilinden anlayamamamız ne hoş.” dediğini duyarız. Ancak tüm bu haz arayışlarının ardında umduğu hazzı bulamayan Anna’nın karşısında Europhia durumunu deneyimlediğini anladığımız Ester’in istem dışı yaşadığı haz alma hâli iki kardeşin çıktığı yolculukta kesiştikleri en acıklı noktadır.

Kış Işığı (1963)

kis-isigi-filmloverss

“Eğer Tanrı yoksa, bu gerçekten bir fark yaratır mı? Hayat anlaşılır hâle gelir, ne büyük rahatlık!”

Kış Işığı, Bergman filmografisinde var olan ama bir yandan da karanlık görünen o ikircikli kış ışığın bir temsili gibi. Karakterlerinin hepsinin hem fiziksel hem de ruhani yaralarının olduğu filmde dini inancın, tanrıya yakınlığın beraberinde getirdiği narsizmin bir sorgusunu analiz etmek mümkün. Tanrı’nın sessizleştiği, belki de hep sessiz olduğu bir düzlemde bir papazın Tanrı’ya duyduğu inançla kendisini Tanrı’ya daha yakın ve kıymetli görmesinin ardından çok sevdiği karısının ölmesiyle içine düştüğü önemsenmeme sorgusu, dini inancın narsist yanını gözler önüne serer gibidir.  Diğer taraftan ellerinde yaralar olan ve Tanrı’ya inanmayan, aşık bir kadın cevaplarını bulur. Öte yandan İsa tüm insanlık için kısa süreli acı çekerken doğduğundan beri acı çeken bireylerin bu  karşılaştırma üzerindne geliştirdiği sorgular da filmde kendine yer bulur. Zaten sessiz kalan ve yakarışlara cevap vermeyen bir Tanrı’nın var olmama ihtimali, gerçekten bir fark yaratır mı? Bergman’ın karakterleri bu noktada, eğer Tanrı yoksa hayatın daha anlaşılır ve daha kolay bir hâle bürüneceğini vurguluyor. Eğer Tanrı yoksa, ölümden sonra hayat olmayacaktır. Ölümün mutlak son olduğu bir noktada ise her şey ne kadar anlamsızlaşıyorsa o derecede de anlam kazanacaktır. Çünkü hayat budur ve bundan fazlası hiçbir zaman olmayacaktır.

1 2
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi