Gerçek hayat hikâyelerinin sinemaya aktarımında hayatı konu edilen tarihi karakterin biçimlendirilmesi genellikle kalıplaşmış anlatının izini sürer. Bu kalıplaşmış anlatıda bu tarihi figürü yeniden ete kemiğe büründürürken aslının taklidini sunmaya yönelik kolaycı bir yol izlenir çoğu zaman. Zaten zaman akışı değiştirilemeyeceği için kronolojik bir sıralamayı takip eden olaylar zinciri içinde, bu figürü canlandıran oyuncunun gerçeğine benzerlik yeteneği sınanır durur perde üzerinde. Buna en yakın Bohemian Rhapsody’de şahit olmuştuk. Hatta Bohemian Rhapsody’de kronolojik gerçeklikler bile seyirciyi etkileyebilmek için yer değiştirilmiş, hatta bilgi yanlışlarına bile yer verilmişti. Oyuncunun Freddie Mercury taklidi üzerine seyircinin nostalji duygularını tetiklemesi filmin ana izleğini oluşturmuştu. Önceki yıllarda karşımıza çıkan Winston Churchill biyografisi niteliğindeki Darkest Hour, yine saç makyaj tasarımının gücünün arkasına sığınarak tarihi akıştan bir şovenizm yaratma derdindeydi. Hâlbuki zaten gerçekleşmiş olan tüm tarihi akışa kısa bir araştırma yardımıyla bile vâkıf olabileceğimiz bu tür için dönemin ruhundan ve sergilenen tarihi figürün varoluş nedeninden dönemine ve sonrasına bıraktığı izleri merkezine alan anlatılar bulmak bu kadar zor olmamalı. Bir yönetmenin gideceği yol bu kadar kolaycı bir anlatımı seçmemeli. At Eternity's Gate: Ressamın Zihni Kariyerinin başından itibaren biyografi türünde yapımlara imza atmış olan Julian Schnabel, son filminde de döneminin sonrasında hak ettiği ilgiye ulaşan büyük ressam Vincent van Gogh’un hayatına odaklanıyor. At Eternity’s Gate, yönetmenin önceki biyografilerinin esas isimleri olan Jean-Michel Basquiat, Reinaldo Arenas, Jean-Dominique Bauby’i perdeye yansıttığı gibi Vincent van Gogh’un da kendi zamanına yaptığı etkinin izlerine düşme derdinde. Olayları birbiri ardına sıralama ya da mükemmel benzerlikte bir görsel portre gösterme amacından öte, ele aldığı yaşamın biricikliğini kameraya alma yaklaşımı güdüyor Julian Schnabel. Resim sanatı deyince ilk aklımıza gelen isimlerden biri olma niteliği taşıyan bu ressamın hele ki onun hayatına biraz aşinaysak bildiğimiz dönemleri, kilit eserleri, hayatındaki kişiler odak noktamızda değil filmde. Çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi özellikle internet çağında kolaylıkla ulaşabileceğimiz bilgileri olay akışına büründürüp seyirciye tekrar ve tekrar sunma kolaylığına düşmüyor yönetmen. Onun yerine Vincent van Gogh’un yaratım sürecinden ve eserlerini benzersiz kılan ayrıntılardan yola çıkarak anlatısını bir ressamın belleğine dönüştürüyor. İzlediğimiz film bir yönetmen bakışından ziyade bir ressam beyninden çıkıp karşımıza geliyor filmde. Filmin büyük bir çoğunluğunu Vincent van Gogh’un yerini alan kameradan izlememiz de bunu kanıtlar nitelikte. Onun gözleri, elleri, ayakları olan kamera, onun adımlarıyla yürüyor, onun fırça hareketlerinde savruluyor ve onun görüşünde doğayı tanımlıyor. Biz de van Gogh’la birlikte onun ait olduğu doğanın parçasına dönüşüp paletindeki boyalarla tanışıyoruz ve o sonsuzluğu nasıl tahayyül ediyorsa o sonsuzluk içinde kendimize yer bulmaya çalışıyoruz. Hep söylenegelir, Vincent van Gogh’un akıl hastanesinde yattığı dönemde kullandığı ilaçların etkileriyle görüşünün ve renkleri algılayışının değişmesi resimlerindeki sarı ağırlıklı yapının nedenidir diye. Fakat bu sadece bir bilgi olarak kaldığında resimlerin yaratım sürecine etki etmeden, uzaktan bakakaldığımız ve sürece dâhil olamadığımız bir mesafeyi de beraberinde getirir. Oysa Schnabel’in anlatısında van Gogh’un doğa gezileri sırasında onun gözünden dakikalarca izlediğimiz ormanlık alanların, düzlüklerin, ufuk çizgilerin varlığı bu renklerin onun zihninde ortaya çıkış anını ve tuvalle buluşmasını da bizlerin nezdinde somutlaştırıyor. Bunu yaparken de van Gogh’u açıklamak gayretine bürünmüyor anlatı. Schnabel’in yönetmenliği bir cürete dönüşmüyor. Kendi kendine anlamlandırdığı bir ressamın zihnine odaklanırken aslında bir sanat seyircisi olarak…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Son yıllarda kısır döngü hâlinde benzer kalıplara sıkışıp kalmış biyografiler içinde anlatısıyla fark yaratmayı başaran At Eternity’s Gate tüm bu nedenlerle ve türü ele alış biçimiyle yılın hatırı sayılır yapımlarından biri oluyor.

Kullanıcı Puanları: 2.81 ( 4 votes)
75

Gerçek hayat hikâyelerinin sinemaya aktarımında hayatı konu edilen tarihi karakterin biçimlendirilmesi genellikle kalıplaşmış anlatının izini sürer. Bu kalıplaşmış anlatıda bu tarihi figürü yeniden ete kemiğe büründürürken aslının taklidini sunmaya yönelik kolaycı bir yol izlenir çoğu zaman. Zaten zaman akışı değiştirilemeyeceği için kronolojik bir sıralamayı takip eden olaylar zinciri içinde, bu figürü canlandıran oyuncunun gerçeğine benzerlik yeteneği sınanır durur perde üzerinde. Buna en yakın Bohemian Rhapsody’de şahit olmuştuk. Hatta Bohemian Rhapsody’de kronolojik gerçeklikler bile seyirciyi etkileyebilmek için yer değiştirilmiş, hatta bilgi yanlışlarına bile yer verilmişti. Oyuncunun Freddie Mercury taklidi üzerine seyircinin nostalji duygularını tetiklemesi filmin ana izleğini oluşturmuştu. Önceki yıllarda karşımıza çıkan Winston Churchill biyografisi niteliğindeki Darkest Hour, yine saç makyaj tasarımının gücünün arkasına sığınarak tarihi akıştan bir şovenizm yaratma derdindeydi. Hâlbuki zaten gerçekleşmiş olan tüm tarihi akışa kısa bir araştırma yardımıyla bile vâkıf olabileceğimiz bu tür için dönemin ruhundan ve sergilenen tarihi figürün varoluş nedeninden dönemine ve sonrasına bıraktığı izleri merkezine alan anlatılar bulmak bu kadar zor olmamalı. Bir yönetmenin gideceği yol bu kadar kolaycı bir anlatımı seçmemeli.

At Eternity’s Gate: Ressamın Zihni

Kariyerinin başından itibaren biyografi türünde yapımlara imza atmış olan Julian Schnabel, son filminde de döneminin sonrasında hak ettiği ilgiye ulaşan büyük ressam Vincent van Gogh’un hayatına odaklanıyor. At Eternity’s Gate, yönetmenin önceki biyografilerinin esas isimleri olan Jean-Michel Basquiat, Reinaldo Arenas, Jean-Dominique Bauby’i perdeye yansıttığı gibi Vincent van Gogh’un da kendi zamanına yaptığı etkinin izlerine düşme derdinde. Olayları birbiri ardına sıralama ya da mükemmel benzerlikte bir görsel portre gösterme amacından öte, ele aldığı yaşamın biricikliğini kameraya alma yaklaşımı güdüyor Julian Schnabel. Resim sanatı deyince ilk aklımıza gelen isimlerden biri olma niteliği taşıyan bu ressamın hele ki onun hayatına biraz aşinaysak bildiğimiz dönemleri, kilit eserleri, hayatındaki kişiler odak noktamızda değil filmde. Çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi özellikle internet çağında kolaylıkla ulaşabileceğimiz bilgileri olay akışına büründürüp seyirciye tekrar ve tekrar sunma kolaylığına düşmüyor yönetmen. Onun yerine Vincent van Gogh’un yaratım sürecinden ve eserlerini benzersiz kılan ayrıntılardan yola çıkarak anlatısını bir ressamın belleğine dönüştürüyor. İzlediğimiz film bir yönetmen bakışından ziyade bir ressam beyninden çıkıp karşımıza geliyor filmde. Filmin büyük bir çoğunluğunu Vincent van Gogh’un yerini alan kameradan izlememiz de bunu kanıtlar nitelikte. Onun gözleri, elleri, ayakları olan kamera, onun adımlarıyla yürüyor, onun fırça hareketlerinde savruluyor ve onun görüşünde doğayı tanımlıyor. Biz de van Gogh’la birlikte onun ait olduğu doğanın parçasına dönüşüp paletindeki boyalarla tanışıyoruz ve o sonsuzluğu nasıl tahayyül ediyorsa o sonsuzluk içinde kendimize yer bulmaya çalışıyoruz. Hep söylenegelir, Vincent van Gogh’un akıl hastanesinde yattığı dönemde kullandığı ilaçların etkileriyle görüşünün ve renkleri algılayışının değişmesi resimlerindeki sarı ağırlıklı yapının nedenidir diye. Fakat bu sadece bir bilgi olarak kaldığında resimlerin yaratım sürecine etki etmeden, uzaktan bakakaldığımız ve sürece dâhil olamadığımız bir mesafeyi de beraberinde getirir. Oysa Schnabel’in anlatısında van Gogh’un doğa gezileri sırasında onun gözünden dakikalarca izlediğimiz ormanlık alanların, düzlüklerin, ufuk çizgilerin varlığı bu renklerin onun zihninde ortaya çıkış anını ve tuvalle buluşmasını da bizlerin nezdinde somutlaştırıyor. Bunu yaparken de van Gogh’u açıklamak gayretine bürünmüyor anlatı. Schnabel’in yönetmenliği bir cürete dönüşmüyor. Kendi kendine anlamlandırdığı bir ressamın zihnine odaklanırken aslında bir sanat seyircisi olarak gördüğü anlamları, çizgileri ve renkleri gerçek bir tarih akışı içinde anlatısıyla buluşturarak sadeleştiriyor. Mekânların hem resimlerinde konu edinilen yerlerle hem de onun kendi benliğiyle örtüşmesi doğayı kopyalayan sanatın ve bu sanattan ilham alınarak bir başka kopyaya dönüşen sinemanın gerçekliğine evriliyor. Hiçbir ünlü tablonun adını filmde duymamamız da bu yüzden. Çünkü van Gogh ona kendi zamanının sonrasında ün kazandıracak tablolarının yaşadığı dönem içerisinde ne kadar değer gördüğünden habersiz -ya da emin olamaz- hâlde sanatını icra ederken, tabloların isimleriyle değil içerikleriyle ve kendi özleriyle ilgileniyor film. Paul Gauguin’in varlığının onu nasıl etkilediği, bu ilişkinin akılda kalan cümlelerini yine van Gogh’un kafa sesinden defalarca duymamızı, kulağının otoportresinin içinden seslenerek gelen hikâyesini dinlediğimiz sahneyi hep bir ressamın hissettikleri ışığında anlamlandırıyoruz biz de.

Son yıllarda kısır döngü hâlinde benzer kalıplara sıkışıp kalmış biyografiler içinde anlatısıyla fark yaratmayı başaran At Eternity’s Gate tüm bu nedenlerle ve türü ele alış biçimiyle yılın hatırı sayılır yapımlarından biri oluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi