Jack London’ın 1903 yılında yayınladığı klasik romanından uyarlanan filmin Türkçeye çevirilmiş ismi sizleri yanıltmasın, film büyük bir vahşet içeren bir korku filmi veya bir gerilim filmi değil. Daha önce defalarca kez sinemaya uyarlanan Vahşetin Çağrısı, bir köpeğin asıl benliğini bulmasına rehberlik eden içsel yolculuğunu anlatıyor. Harrison Ford’un seslendirdiği ve baş rolünü üstlendiği film, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi izleyicisine farklı açılardan sunuyor. Zira, iyi bir insan hayvanlara ne kadar dost olabilirse, kötü bir insan da bir o kadar eziyet çektirebilir ve film, hayvanların bakış açısından bu ayrımı da aktarıyor. Ancak, diğer uyarlamalardan farklı olarak ilk kez hikâyesini anlatırken gerçek bir köpeğe yer vermiyor. Yönetmen koltuğunda Lilo & Stitch ve Ejderhanı Nasıl Eğitirsin - How To Train Your Dragon filmlerinden tanıdığımız Chris Sanders’ın yer aldığı filmde, hikâyenin en önemli karakteri olan evcil köpek Buck görsel efektlerin yardımıyla hayat buluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde Bradley Whitford (The Handmaid’s Tale)’in canlandırdığı bir yargıcın ailesinin köpeği olan Buck, ceza olarak evin bahçesinde geceyi geçirirken kaçırılıyor ve kendisini aniden daha önce hiç tanışmadığı bir coğrafyada, Alaska’da buluyor. 1896 yılında, Kanada’nın Alaska ile sınırında yer alan Yukon bölgesinde önemli miktarda altın bulunması sonucu herkesin bu bölgeye büyük bir açlıkla yöneldiği "Altına Hücum" diye adlandırılan dönemde daha önce kar ile tanışmamış ev köpeği Buck, bir süre kızak köpeği olarak çalıştıktan sonra John Thornton (Harrison Ford) ile tanışıyor ve insanlık tarafından hayal kırıklığına uğratılmış bu ikilinin, medeniyetten uzaklaşarak doğaya yöneldiği yolculukları başlıyor. Evcil hayata doğan Buck, doğanın ve gerçek benliğinin çağrısına kulak vererek özgürlüğüyle tanışıyor. Vahşetin Çağrısı: İçsel Bir Yolculuk Daha önce birçok versiyonunu duyup izleme şansı yakaladığımız iyi huylu bir köpeğin gerçek benliğine kavuşmasını anlatan bu hikâye, hâlihazırda bağ kurulması kolay, ilginç ve çekici. Buck, Kaliforniya’da yaşadığı evcil hayatta mutlu olsa da, bir türlü, tam anlamıyla uyum sağlayamıyor ve insanlar tarafından kaçırılması ona kendisiyle alakalı birçok yeni şeyi öğrenme fırsatı sunuyor. Zaten Vahşetin Çağrısı hikâye anlamında Marley Ve Ben - Marley & Me ya da Lassie Yuvaya Dönüş gibi türdeşlerinden bu noktada ayrılıyor. Bu bir benliği arayış yolculuğu ve bu yolculukta Buck, iyiyi ve kötüyü tanıyor ancak başına ne gelirse gelsin, hiçbir zaman iyi bir köpek olmaktan vazgeçmiyor. Dış ses rehberliğiyle sunulan hikâye, Buck’ın bakışaçısını bizlere anlaşılması kolay bir formda sunuyor. Zaten film genel anlamda, hikâyesinin başrolüne Buck’ı oturtuyor, bu yüzden başrolümüzle kurduğumuz bağa özen gösteriyor. Filmin bu tavrı, Buck’ın yaşadığı maceraları daha sürükleyici ve duygusal kılıyor. Buck’ın, John ile tanışmadan önce yaşadığı maceralara ve geçirdiği değişime, özellikle Perrault (Omar Sy)’nun eşi Françoise (Cara Gee)’nin hayatını kurtardığı sahne de olduğu gibi, daha ilgi çekici bir şekilde yer veriliyor. Kendisini altın peşine düşerken kimseyi önemsemeyen kardeşler Hal (Dan Stevens) ve Mercedes (Karen Gillan) sahiplendiğinde ise hikâye, hırs ve cahillikten doğan acımasızlığı anlatmaya koyuluyor ve nihayet John ile bir araya geldiklerinde ise gerçek dostluğu izliyoruz. Schindler’in Listesi - Schindler's List ve Er Ryan’ı Kurtarmak - Saving Private Ryan ile Oscar’a layık görülen Janusz Kaminski’nin sinematografisi ise insanlığa ve hayata dair birçok alt metin içeren bu sıcak hikâyenin ağırlıkla görsel efektler ile oluşturulmuş dünyasını, olabilecek en gerçekçi hâlinde sunuyor.…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Film genel anlamda, hikâyesinin başrolüne Buck’ı oturtuyor, bu yüzden başrolümüzle kurduğumuz bağa özen gösteriyor. Filmin bu tavrı, Buck’ın yaşadığı maceraları daha sürükleyici ve duygusal kılıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.99 ( 38 oy)
55

Jack London’ın 1903 yılında yayınladığı klasik romanından uyarlanan filmin Türkçeye çevirilmiş ismi sizleri yanıltmasın, film büyük bir vahşet içeren bir korku filmi veya bir gerilim filmi değil. Daha önce defalarca kez sinemaya uyarlanan Vahşetin Çağrısı, bir köpeğin asıl benliğini bulmasına rehberlik eden içsel yolculuğunu anlatıyor. Harrison Ford’un seslendirdiği ve baş rolünü üstlendiği film, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi izleyicisine farklı açılardan sunuyor. Zira, iyi bir insan hayvanlara ne kadar dost olabilirse, kötü bir insan da bir o kadar eziyet çektirebilir ve film, hayvanların bakış açısından bu ayrımı da aktarıyor. Ancak, diğer uyarlamalardan farklı olarak ilk kez hikâyesini anlatırken gerçek bir köpeğe yer vermiyor.

Yönetmen koltuğunda Lilo & Stitch ve Ejderhanı Nasıl Eğitirsin – How To Train Your Dragon filmlerinden tanıdığımız Chris Sanders’ın yer aldığı filmde, hikâyenin en önemli karakteri olan evcil köpek Buck görsel efektlerin yardımıyla hayat buluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde Bradley Whitford (The Handmaid’s Tale)’in canlandırdığı bir yargıcın ailesinin köpeği olan Buck, ceza olarak evin bahçesinde geceyi geçirirken kaçırılıyor ve kendisini aniden daha önce hiç tanışmadığı bir coğrafyada, Alaska’da buluyor. 1896 yılında, Kanada’nın Alaska ile sınırında yer alan Yukon bölgesinde önemli miktarda altın bulunması sonucu herkesin bu bölgeye büyük bir açlıkla yöneldiği “Altına Hücum” diye adlandırılan dönemde daha önce kar ile tanışmamış ev köpeği Buck, bir süre kızak köpeği olarak çalıştıktan sonra John Thornton (Harrison Ford) ile tanışıyor ve insanlık tarafından hayal kırıklığına uğratılmış bu ikilinin, medeniyetten uzaklaşarak doğaya yöneldiği yolculukları başlıyor. Evcil hayata doğan Buck, doğanın ve gerçek benliğinin çağrısına kulak vererek özgürlüğüyle tanışıyor.

Vahşetin Çağrısı: İçsel Bir Yolculuk

Daha önce birçok versiyonunu duyup izleme şansı yakaladığımız iyi huylu bir köpeğin gerçek benliğine kavuşmasını anlatan bu hikâye, hâlihazırda bağ kurulması kolay, ilginç ve çekici. Buck, Kaliforniya’da yaşadığı evcil hayatta mutlu olsa da, bir türlü, tam anlamıyla uyum sağlayamıyor ve insanlar tarafından kaçırılması ona kendisiyle alakalı birçok yeni şeyi öğrenme fırsatı sunuyor. Zaten Vahşetin Çağrısı hikâye anlamında Marley Ve Ben – Marley & Me ya da Lassie Yuvaya Dönüş gibi türdeşlerinden bu noktada ayrılıyor. Bu bir benliği arayış yolculuğu ve bu yolculukta Buck, iyiyi ve kötüyü tanıyor ancak başına ne gelirse gelsin, hiçbir zaman iyi bir köpek olmaktan vazgeçmiyor. Dış ses rehberliğiyle sunulan hikâye, Buck’ın bakışaçısını bizlere anlaşılması kolay bir formda sunuyor. Zaten film genel anlamda, hikâyesinin başrolüne Buck’ı oturtuyor, bu yüzden başrolümüzle kurduğumuz bağa özen gösteriyor. Filmin bu tavrı, Buck’ın yaşadığı maceraları daha sürükleyici ve duygusal kılıyor. Buck’ın, John ile tanışmadan önce yaşadığı maceralara ve geçirdiği değişime, özellikle Perrault (Omar Sy)’nun eşi Françoise (Cara Gee)’nin hayatını kurtardığı sahne de olduğu gibi, daha ilgi çekici bir şekilde yer veriliyor. Kendisini altın peşine düşerken kimseyi önemsemeyen kardeşler Hal (Dan Stevens) ve Mercedes (Karen Gillan) sahiplendiğinde ise hikâye, hırs ve cahillikten doğan acımasızlığı anlatmaya koyuluyor ve nihayet John ile bir araya geldiklerinde ise gerçek dostluğu izliyoruz. Schindler’in Listesi – Schindler’s List ve Er Ryan’ı Kurtarmak – Saving Private Ryan ile Oscar’a layık görülen Janusz Kaminski’nin sinematografisi ise insanlığa ve hayata dair birçok alt metin içeren bu sıcak hikâyenin ağırlıkla görsel efektler ile oluşturulmuş dünyasını, olabilecek en gerçekçi hâlinde sunuyor.

Filmin sinematografisi ve görsel efektleri, Alaska’yı ve Buck’ı en gerçekçi olabilecek biçimde yansıtmayı başarıyor ancak, bu durum filmde Buck dahil bütün köpeklerin birer teknoloji harikası olduğu hissiyatını hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmıyor. Buck, görsel efektlerle yaratılmış olsa da, duygu dolu bakışları ve heyecanlı bir köpeğin tüm hareketlerini gerçekleştiriyor olmasıyla inandırıcı bir hâlde karşımıza çıkıyor ancak, yine de yapay duruyor. Bu yapaylık hissi, film süresince sıkça rastlanan görsel efektlerin yoğunluğunu sürekli olarak fark edilebilir kılıyor olsa da, Buck’ın bağ kurulabilirliğini azaltmıyor, çünkü zaten hikâye bizlere Buck’ı tanıyıp sevmek için yeteri kadar uzun bir süre tanıyor. Buck’ın John ile buluşması oldukça uzun zaman alıyor. Dolayısıyla, filmin anlatmaya çalıştığı iki önemli hikâye, Buck’ın hikâyesi ve John ile Buck’ın dostluk hikâyesi arasında kurduğu dengede John’un hikâyesi çok daha arkaplanda kalıyor. En sonunda gerçek arkadaşlığı paylaşacak olan bu ikili, birbirini bulana dek, Buck’ın farklı insanlar tanıması gerekiyor. Hikâye, bu insanları tanıtırken de bazen, insanlıkla ilgili temsil ettikleri özellikleri fazla abartıyor ve karakterleri karikatürleştiriyor. Özellikle, hikâyenin kötü karakteri olan Hal’in hırslı ve acımasız hâlleri gerçek anlamda tehlikeli olmaktan çok, bazen sinirli bir çocuğun yüksek derecede aksi tepkilerini anımsatıyor. En önemli tehlikesi doğal koşulların oluşturduğu tehditler olan hikâye, gidişatı konusunda her zaman güvenli dönüşler alıyor. Cesur köpek Buck’ın karşılaştığı bütün zorluklara göğüs gererek, dostluk ve sevgi yardımıyla özgürlüğüne kavuştuğu hikâye, küçük yaştaki izleyicilerini tatmin ediyor ancak, daha büyük yaştaki izleyicileri için duygusal olmakla beraber, tahmin edilebilir  kalıyor ve filmin dahil olduğu türün alışılmış sınırlarının dışına çıkmıyor.

20th Century Fox’un Disney çatısı altına girerek 20th Century Studios’ a dönüştükten sonra ekrana taşıdığı ilk yapım olma özelliğini taşıyan film, Disney’in stilistik seçimlerini belirgin bir şekilde taşıyarak izleyicisiyle buluşuyor. Vahşetin Çağırısı, iyi huylu ve cesur bir köpek olan Buck’ın gerçek benliğini bulma yolculuğunu, sıcak bir dostluk üzerinden insanlığa dair birçok alt metine yer vermeyi de ihmal etmeyerek anlatıyor ve izleyicisine keyifli bir hikâye sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information