Sinema, ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana politik bir aygıttır ve dönemin politik gelişmeleriyle bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde temas hâlinde olmuştur. 1920'lerde Soyvetler Birliği'nden çıkan, sosyalist ideolojinin propagandasını yapan yapımlarda ya da aynı zaman diliminde Almanya'da üretilen ve I. Dünya Savaşı'ndaki yenilginin yarattığı buhranı yansıtan filmlerde bu durum kolaylıkla gözlemlenebilir. Sinemanın ilk yıllarında filizlenen bu anlayışın, bu sanat dalının yaşadığı gelişme ve dönüşmelere paralel olarak geliştiği ve 60'larla birlikte zirveye ulaştığı söylenebilir. Bu dönemde auteur kuramının iyiden iyiye belirginleşmesiyle filmler, yaratıcılarının ideolojik duruşlarının birer yansımasına dönüşmüştür. Jean-Luc Godard gibi isimler 1968'de yaşanan politik hareketliliğin etkisiyle söylem anlamında militan bir yaklaşım sergilerken, bir burjuva sanatı olarak tanımladığı sinemanın biçimsel dayatmalarından kopmanın yollarını arar. Hemen hemen aynı dönemlerde, bir başka anlayış ise politik duyarlılıklarını bir kenara koymadan, o tarihe kadar yaratılmış sinema konvansiyonlarının içinde kalmayı tercih eder; böylelikle söyleminin daha geniş bir çevrede yankılanmasını hedefler. Adını politik sinemanın en önemli isimleri arasına yazdırmış İngiliz usta Ken Loach, 50 yılı aşmış kariyerinde başardıklarıyla bu anlayışın en önemli temsilcilerinden biridir, belki de en önemlisidir. Ken Loach, kariyerinin ilk döneminden beri, müktedir tarafından alınan kararların, koyulan kuralların ya da uygulanan politikaların işçi sınıfı üzerindeki etkisi üzerine, ket vurulamayan bir öfkeyle kafa yormuştur. 1966 yılında BBC'de yayınlanan ve o dönem 12 milyon kişi -yani Britanya'nın o tarihteki nüfusunun yaklaşık dörtte biri- tarafından izlenen Cathy Come Home, bunun en önemli örneklerinden biri. İngiltere'deki sosyal yardım sisteminin etkilerini, bir birey üzerinden aktaran bu yapım, Loach'un sosyal gerçekçi sinemadaki yerini sağlamlaştırmasının yanında, yönetmenin sistemin açıklarına, gediklerine ya da sorunlu noktalarına dair söz söyleme üzerine kurulu üslubunun da temelini atmıştır. Üzgünüz, Size Ulaşamadık: Loach'un Dinmeyen Öfkesi Bu yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan Üzgünüz, Size Ulaşamadık da benzer bir kanaldan ilerleyen bir anlatı sunuyor. Dört kişilik çekirdek bir aileyi merkezine alan yapım, yine kapitalizmin kendini var etmek, daha doğrusu varlığını sürdürebilmek üzere yarattığı garabet bir sistemi ele alıyor. Filmdeki baba karakterini, kişinin kendini "kendi işinin sahibi gibi hissetmesi" türünden bir aldatmaca yaratan bir şirketteki yetkiliyle, bu sisteme katılmak için ne kadar istekli olduğunu anlatırken görüyoruz açılışta. Bu sistemde kişi, kendi sahibi aracıyla bir kargo şirketinin dağıtım ağına dâhil oluyor; bu şekilde kendini bir çalışan değil de, koca bir takımın bir oyuncusu olarak hissetmesi amaçlanıyor. Alt sınıf mensubu olduğunu anladığımız baba Ricky, bu takımın bir parçası olabilmek için, yaşlı insanlara yardım eden eşinin arabasını satıp kendi minibüsünü alıyor ve kargo zincirine katılıyor; ya da filmin devamında izleyeceğimiz üzere kapitalizme elini veriyor, kolunu kaptırıyor. Bu doğrultudan bakınca, 1996 yapımı Carla'nın Şarkısı - Carla's Song ile başlayan yönetmen Loach ve senarist Paul Laverty ortaklığının son ürünü Üzgünüz, Size Ulaşamadık'ın, hem Loach'un kariyerinin başında çektiği filmlere hem de ikilinin en güçlü eserlerine yakın bir noktada durduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. İkili yine sömürüye dayalı sistemin yarattığı ve yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir yapıya sözünü sakınmadan, esaslı bir öfke ile yaklaşıyor. Lakin el attıkları konunun önemi ve yine işçi sınıfının yanında saf tutulması, bu filmin birçok açıdan zayıf, hatta ele aldığı konunun ciddiyetine zarar verebilecek kadar zayıf olduğu gerçeğini maalesef ki değiştirmiyor. Üzgünüz, Size…

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

Loach ve Laverty'nin kapitalizme karşı öfkesi dinmiyor; bu gerçekten değerli. Ama bu öfkenin, artık daha "yeni" bir şekilde perdeye aktarılması gerekliliği her geçen gün daha belirgin hâle geliyor.

Kullanıcı Puanları: 2.68 ( 2 votes)
40

Sinema, ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana politik bir aygıttır ve dönemin politik gelişmeleriyle bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde temas hâlinde olmuştur. 1920’lerde Soyvetler Birliği’nden çıkan, sosyalist ideolojinin propagandasını yapan yapımlarda ya da aynı zaman diliminde Almanya’da üretilen ve I. Dünya Savaşı’ndaki yenilginin yarattığı buhranı yansıtan filmlerde bu durum kolaylıkla gözlemlenebilir. Sinemanın ilk yıllarında filizlenen bu anlayışın, bu sanat dalının yaşadığı gelişme ve dönüşmelere paralel olarak geliştiği ve 60’larla birlikte zirveye ulaştığı söylenebilir. Bu dönemde auteur kuramının iyiden iyiye belirginleşmesiyle filmler, yaratıcılarının ideolojik duruşlarının birer yansımasına dönüşmüştür. Jean-Luc Godard gibi isimler 1968’de yaşanan politik hareketliliğin etkisiyle söylem anlamında militan bir yaklaşım sergilerken, bir burjuva sanatı olarak tanımladığı sinemanın biçimsel dayatmalarından kopmanın yollarını arar. Hemen hemen aynı dönemlerde, bir başka anlayış ise politik duyarlılıklarını bir kenara koymadan, o tarihe kadar yaratılmış sinema konvansiyonlarının içinde kalmayı tercih eder; böylelikle söyleminin daha geniş bir çevrede yankılanmasını hedefler. Adını politik sinemanın en önemli isimleri arasına yazdırmış İngiliz usta Ken Loach, 50 yılı aşmış kariyerinde başardıklarıyla bu anlayışın en önemli temsilcilerinden biridir, belki de en önemlisidir.

Ken Loach, kariyerinin ilk döneminden beri, müktedir tarafından alınan kararların, koyulan kuralların ya da uygulanan politikaların işçi sınıfı üzerindeki etkisi üzerine, ket vurulamayan bir öfkeyle kafa yormuştur. 1966 yılında BBC’de yayınlanan ve o dönem 12 milyon kişi -yani Britanya’nın o tarihteki nüfusunun yaklaşık dörtte biri- tarafından izlenen Cathy Come Home, bunun en önemli örneklerinden biri. İngiltere’deki sosyal yardım sisteminin etkilerini, bir birey üzerinden aktaran bu yapım, Loach’un sosyal gerçekçi sinemadaki yerini sağlamlaştırmasının yanında, yönetmenin sistemin açıklarına, gediklerine ya da sorunlu noktalarına dair söz söyleme üzerine kurulu üslubunun da temelini atmıştır.

Üzgünüz, Size Ulaşamadık: Loach’un Dinmeyen Öfkesi

Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Üzgünüz, Size Ulaşamadık da benzer bir kanaldan ilerleyen bir anlatı sunuyor. Dört kişilik çekirdek bir aileyi merkezine alan yapım, yine kapitalizmin kendini var etmek, daha doğrusu varlığını sürdürebilmek üzere yarattığı garabet bir sistemi ele alıyor. Filmdeki baba karakterini, kişinin kendini “kendi işinin sahibi gibi hissetmesi” türünden bir aldatmaca yaratan bir şirketteki yetkiliyle, bu sisteme katılmak için ne kadar istekli olduğunu anlatırken görüyoruz açılışta. Bu sistemde kişi, kendi sahibi aracıyla bir kargo şirketinin dağıtım ağına dâhil oluyor; bu şekilde kendini bir çalışan değil de, koca bir takımın bir oyuncusu olarak hissetmesi amaçlanıyor. Alt sınıf mensubu olduğunu anladığımız baba Ricky, bu takımın bir parçası olabilmek için, yaşlı insanlara yardım eden eşinin arabasını satıp kendi minibüsünü alıyor ve kargo zincirine katılıyor; ya da filmin devamında izleyeceğimiz üzere kapitalizme elini veriyor, kolunu kaptırıyor.

Bu doğrultudan bakınca, 1996 yapımı Carla’nın Şarkısı – Carla’s Song ile başlayan yönetmen Loach ve senarist Paul Laverty ortaklığının son ürünü Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ın, hem Loach’un kariyerinin başında çektiği filmlere hem de ikilinin en güçlü eserlerine yakın bir noktada durduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. İkili yine sömürüye dayalı sistemin yarattığı ve yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir yapıya sözünü sakınmadan, esaslı bir öfke ile yaklaşıyor. Lakin el attıkları konunun önemi ve yine işçi sınıfının yanında saf tutulması, bu filmin birçok açıdan zayıf, hatta ele aldığı konunun ciddiyetine zarar verebilecek kadar zayıf olduğu gerçeğini maalesef ki değiştirmiyor.

Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ın zaaflarını tek tek saymak yerine, kendine dert edindiği mevzu dışındaki her alanda sorunlu olduğunu ifade etmek daha kestirme olacaktır. Öyle ki film, ne biçimsel olarak ne de anlatı anlamında üzerine çalışılmış, kafa yorulmuş gibi görünmüyor. Cathy Come Home’da belgesel ve kurmaca arasında çok güçlü bir bağ kuran, sonraki filmlerinde bu biçimsel tercihin en incelikli örneklerinden bazılarını yaratan, böylelikle Britanya Yeni Dalgası‘nın oluşumunda etkin bir rol oynayan Loach’un son yıllarda imza attığı yapımlardaki “özensiz” tutum hâlâ devam ediyor. Mizansenlerin yarıtımından kadrajlarına kadar her unsur alelade bir görünüme sahip; sanki yönetmen kameranın, kadrajın, görünenin ya da görünmeyenin yarattığı anlamdan çoktan vazgeçmiş ve tek önem verdiği şey Laverty’nin incelikten yoksun, dramatizasyonu göz ardı eden metni.

Filmde yolunda gitmeyen en önemli unsurlarının başında olay örgünüsünün kurulumu geliyor. İşçi sınıfının yanında durmakla, sınıf mensuplarını sistemin mağdur ettiği “kanatsız melekler” olarak göstermek arasındaki sınırı unutmuş görünen senaryonun, bu hâliyle 2019 yılında sınıf mücadelesine nasıl hizmet edeceği de epey büyük bir soru işareti. Zira Laverty’nin senaryosu, sistemi sadece merkeze oturttuğu kargo şirketi ve onun işleyişiyle sınırlıyor; diğer yandan da işçi sınıfı mensuplarını sadece bu durumdan zarar gören, stereotipleşmiş karakterler olarak çiziyor: Ailesini zor şartlardan kurtarmak için gözünü karartan baba, fedakâr anne, “asi” ergen ağabey ve büyümüş de küçülmüş, sevimli kız kardeş. Maalesef ki Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ta başına gelenlere karşı öfke duymamız beklenenler; bu şekilde, birkaç kelime ile tanımlanabilecek sığlıkta kurgulanmış, derinlikli bir karakterizasyondan nasibini almamış kişiler. Hâl böyleyken filmi izlerken hissedilebilen en baskın duygulardan biri Ken Loach gibi bir ustanın artık televizyonda dahi kabul görmeyecek sığlıkta bir anlatıya imza atmış olmasının yarattığı kalp kırıklığı oluyor.

Ken Loach, yazının başında ifade ettiğimiz sebeplerle, en başta da politik sinemanın seyrini değiştirmesi sebebiyle kredisi neredeyse sonsuz bir yönetmen. Ama bir süredir filmlerinin meselesini, sinemanın temel unsurlarının incelikli kullanımıyla güçlendirerek sunmak konusunda sorun yaşadığı da aşikâr. Loach ve Laverty’nin kapitalizme karşı öfkesi dinmiyor; bu gerçekten değerli. Ama bu öfkenin, artık daha “yeni” bir şekilde perdeye aktarılması gerekliliği her geçen gün daha belirgin hâle geliyor. Bu gerekliliği bize daha önce birçok kez ispatlayanlardan birinin de Ken Loach olması onun kredisinin tükenmemesinin en büyük nedeni belki de. Zira sinema her zaman politik bir aygıt olarak kalacak ve belli ki Loach’un öfkesi asla dinmeyecek!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi