Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmi, sinemada müzik kullanımı açısından çok özgün bir örnek teşkil eder. Çünkü bu filmde müzik oldukça ekonomik kullanılmış ve bu nedenle daha güçlü bir etkisi olmuştur. Zira özellikle ana akım sinemaya dâhil edebileceğimiz filmlerde, müziğin çok fazla yer kapladığını görüyoruz. Uzak filminde ise baskın olarak duyulan çok fazla müzik yoktur. Çünkü bu filmde klasik müzik gibi alışılmış bir müzik türünün yanında doğal sesler de müzik işlevi görmektedir. Filmde özellikle bir sesi sıklıkla, diğer müziklerden daha baskın olarak duyarız. Bu ses, Mahmut’un evinin balkonunda asılı duran rüzgâr çanının sesidir. Rüzgârda sallanan çan, sihirli bir melodi oluşturarak filme hüzünlü bir dokunuş katmaktadır. Filmde çanın yarattığı bu spontane müziği ilk duyduğumuz sahne, köyden yeni gelen Yusuf’un Mahmut’un evinin önünde beklediği sahnedir. Filmin ses kuşağında ince ince duyulan bu müzik, Yusuf’un umutlu, yeni bir yaşam kurmaya çalışan beklentilerini “ışıldar”.

Çanın yarattığı bu spontane müziğin yanında, filmde ara ara duyulan klarnet ile bir çeşit gemi düdüğü seslerinin bir karışımı olan bozuk bir elektronik ses kuşağı da varlığını hissettirir. Bilinçli olarak birbirine geçirilmiş bu karışık seslerin yarattığı armoni, özellikle Yusuf’un filmdeki varlığına hatırlatma yapar. Çünkü Yusuf, köyünden İstanbul’a gelirken gemilerde çalışmayı, o gemilerle uzaklara, köyünden çok uzaklara seyahat etmeyi ummuştur. Onun uzaklara kaçma hayali, bilinçli olarak bozulmuş gemi sesleriyle seyirciye belirtilir. Bu gemi sesi, tıpkı çan gibi filmde birden fazla işlevi olan bir müzik kullanımı olarak dikkat çeker. Çünkü her iki ses de Yusuf ve Mahmut’un ruh durumlarını bizlere iletir. Ve bununla beraber bu iki sesin kullanımı, filmin içinde özgün bir atmosfer de yaratır. Gemi düdüğü seslerinden oluşmuş müziği ilk duyduğumuz yer, Yusuf’un Mahmut’un evine ilk kez geldiği gün, tavandaki lambaya odaklandığı; belirsiz geleceğini düşündüğü sahnedir. Bu noktada Yusuf’un bakışıyla birebir örtüşen bu gemi sesi, uzaklara gitmek üzere yola çıkan ama ‘’henüz kalkmamış geminin’’ sinyallerini iletir.

Yusuf’un İstanbul’daki ikinci gününde kar her yeri beyazla kaplamıştır. Kar, görsel ve işitsel olarak filmde uzaklığın, soğukluğun bir metaforuna hizmet etmiştir. Ancak bunun yanında Yusuf’un yalnızlığının, çaresizliğinin ve şehre karşı yabancılığının da bir betimlemesini yapmıştır. Karla kaplanmış şehir, Yusuf’un alışmaya çalıştığı yeni dünyasına “kalabalık içinde teklik” atmosferi katar. Yusuf’un, gemicilerin yer aldığı bölgeye gittiği sahnede, büyük bir geminin karaya vurduğunu görürüz. Geminin karaya vurduğu sahnenin çerçevelemesinde Yusuf küçük boyutta, çaresiz bir biçimde görünür. Ve büyük bir demir parçası (muhtemelen karaya vuran gemiye aittir), sahnenin çerçevesinde geniş bir alanı kapsar; yani plan içerisinde Yusuf’a göre oldukça büyük gözükür. Bu demir sallanırken filmde yine o tuhaf, elektronik vapur düdüğüne benzeyen ses duyulur. Yusuf’un hayallerinin, ruhsal çaresizliğinin ve yalnızlığının da karaya oturduğu duygusunun anlatıldığı bu müzik, kar ve hava atmosferlerinin arasında usulca duyulur. Bu sahne dikkatli dinlenirse, Yusuf’un köyden ayrıldığı sabah duyulan kumru seslerinin de duyulduğu fark edilecektir. Burada da Yusuf’un hâlâ bir miktar köyünü hissettiği seslerle vurgulanır.

Filmde Yusuf, çevre oluşturmak amacıyla gemiciler kahvesine gittiği zaman, bu sefer bir arabesk şarkıyı fon müzik olarak duyarız. Şu ana kadar hep sıkıntılı, dertli olduğunu gördüğümüz Yusuf’u çok daha neşeli, sohbet eder hâlde görürüz. Burada fon olarak kullanılan arabesk müziğin ve gemici kahvesinin Yusuf’un bakış açısına göre bir miktar daha az “kentli” olması nedeniyle, onun kendini daha rahat hissettiğini anlarız. Çalan müzik bu duyguya hizmet etmiştir. Ardından hızlı bir kesmeyle Mahmut’un caz müzik çalan bir barda tek başına bira içtiğini görürüz. Yönetmen burada bilinçli olarak Yusuf’tan Mahmut’a kesme yapmış ve iki ayrı sahne üzerinden Yusuf ile Mahmut’un ruh durumlarının yakınlığını anlatmaya çalışmıştır. İki sahnenin arka arkaya gelmesi, bu bakımdan oldukça manidardır. Yusuf’un, arabesk müziğin duyulduğu gemiciler kahvesinde oldukça rahat olduğunu izlerken, şehirli olmakla övünen Mahmut’un, caz müziğin olduğu bir barda sıkıntılı bir yalnızlık çektiğini görürüz. Kullanılan iki ayrı müzik, karakterlerin hem ortaklığını hem zıtlığını vurgulayarak harikalar yaratmıştır: Arabesk müzik Yusuf’un rahatlığını, bulunduğu mekânı tanıyormuş gibi hissedişini anlatmış; enstrümantal caz müzik ise Mahmut’un mekân içerisindeki yabancılaşmasını aktarmıştır. Adeta roller yer değiştirmiş gibidir. Mahmut’un bu bar sahnesi, filmde bir kez daha görülür. Filmin başında Mahmut’la cinsel ilişkiye giren kadın, bu bara yanında başka bir adamla giriş yapar ve Mahmut’la göz göze gelir. O esnada barda çok neşeli bir caz müziği çalmaktadır. Buradaki müzik, özellikle karakterlerin ruh durumlarının tersini yansıtır. Mahmut, çalan müziğe göre çok mutsuz, “uzak” kalmıştır. Bununla beraber filmin, Mahmut’u Bach’la anlatırken Yusuf’u sadece arabesk müzikle anlattığını söylersek yanılmış oluruz. Filmde Yusuf’un tek başına Tarkovsky izlediği sahnede, Bach’ın prelüdü duyulur. Burada televizyondan gelen müzik sesi, Mahmut’un yalnızlığını vurguladığı gibi bir sonraki sahneye de yumuşak bir geçiş işlevi görür. O sahnede Mahmut, geniş penceresinden kar yağışının ruhunda yarattığı hüznü hisseder. Ardından Yusuf’un da pencereden karı izlediği sahne gelir ve yine aynı Bach müziği duyulur. Burada duyulan Bach prelüd, ikilinin arasında bir ortak duygu kurmuştur. Ayrıca sahneye Yusuf’un girmesiyle, Bach’ın müziğinin üstüne balkondaki çanın sesleri de biner. Üst üste binen bu iki müzik, yine Mahmut’la Yusuf’un hiç de “uzak” olmayan ortak hüznünü betimler. Ayrıca filmde benzer bir ortak his sahnesi daha vardır. Mahmut hastanede yatan annesine refakat etmek için şehirden ayrıldığında, kardeşinin evinde Fashion TV izler. Fashion TV’nin modern elektronik müziği ve çerçeveyi kaplayan defile görüntüsü, birden Yusuf’un Mahmut’un evinde televizyon izlemesine geçiş için kullanılır; ikisi de aynı kanalı izlemektedir.

Doğal Seslerin Müzik Olarak Kullanımı

Yusuf, Mahmut’un ev telefonundan annesini arar. Odasından yaptığı bu konuşma, Yusuf tarafından dinlenmektedir. Bu gizli dinleme sahnesinde yine Mahmut’un balkonundaki çanın yarattığı müziği duyarız. Burada bu müzik, bağlamından ayrı kullanılmıştır. Yani aslında müzik, belirli bir mekânı tanıtmak veya o mekânı seyirciye hatırlatmak amacıyla kullanılmamıştır. Burada duyduğumuz çan sesi, seyirci olarak bizim zihnimizde ve Mahmut’un zihninde bir parıltı yaratan, nahif bir sestir. Bu sahnede Mahmut, Yusuf’a ilk kez kulak verir. Bu müzik, Mahmut’un ilk kez gerçekten Yusuf’u ciddiye alıp dinlemesiyle vuku bulur. Bu yüzden önceki sahnelerde duyulan çan seslerinden farklı olarak,  daha “ilham tınısı” olan bir melodiyi dinleriz. Bu pırıltılı tını, her iki karakterin de bir şeyleri anlamaya, kavramaya ve hissetmeye başladığı anlarda duyulur. Örneğin Mahmut’un, gümüş saatini Yusuf’un çaldığını ima ettiği sahnede de bu tınıyı duyarız. Mahmut saati birden ıvır zıvır eşyaların yer aldığı kutunun içinde bulduğu an, yine bu tınılı melodiyi gelir kulaklara. Böylece Mahmut’un Yusuf’u suçladığından dolayı pişman olduğunu müzik aracılığıyla da anlamış oluruz. Aynı şekilde Yusuf, kendi çantasının Mahmut tarafından karıştırıldığını öğrendiğinde de bu melodiyi duyarız. Müzik burada, karakterlerin hissettiklerini seyirciye işaret etme amacıyla kullanılmıştır. Filmdeki bu çan sesinin yarattığı müzik -çok kişisel bir çıkarım olmakla birlikte- bir başka amaca da hizmet ediyor olabilir. Yusuf’la Mahmut’un fotoğraf çekmek için bir tepede duraksadıkları sahnede keçilerin boyunlarındaki zillerden çıkan sesler, filmde sıklıkla duyduğumuz çan sesini andırır. Ancak çan sanki onun daha modernleşmiş, daha uyumlu olan evrimleşmiş hâli gibidir. Her iki karakterin de köyden geldiğini, kökenlerinin kent yaşamından çok uzakta olan köylere ait olduğunu bildiğimize göre bu, manidar bir ses/müzik bütünlüğü yaratacaktır.

Mahmut’un eski eşiyle olan konuşma sahnesinde Mozart’ın senfoni konçertosunun ikinci bölümünün başları duyulur. Mozart’ın müziği, Mahmut’la eşinin hissettiği duyguları aktarır. Çünkü sahnede ne Mahmut’un yüzünde ne de eşinin yüzünde çok belirgin bir hüzün ifadesi görmeyiz. Oysa Mozart’ın eşlik ettiği fon müzik, ikilinin arasındaki pişmanlıkları, hüznü çok net yansıtmaktadır. Burada müzik, görüntülerle anlatılmayanı seyirciye hissettirmek amacıyla oldukça başarılı bir şekilde kullanılmıştır.

Ayrıca filmde müziğe, gerilim yaratmak için de başvurulmuştur. Örneğin Mahmut’un rüyasında evdeki dikit lambasının yere savrulduğunu izlediğimiz sahnede, lambanın yere düşüşüyle paralel olarak yükselen bir müzik duyulur. Burada müzik hem sahnenin gerilimini hem de Mahmut’un iç dünyasında yaşadığı “kendinden çok emin” duruşunun yıkılışını anlatır. Sahne düşen lamba üzerinden Mahmut’un sembolik düşüşünü de anlatırken bir yandan da gerilimli bir müzikle bu hissiyatı tamamlamıştır.

Filmde çok doğal olmayan bir ışık parlaması sahnesi vardır. Yusuf uykuya dalmadan önce bu parlayan ışığı görür. Parlamasıyla beraber gemi sesi ve bozuk elektronik sinyallere benzer sesler duyulur. Bu sesler her ne kadar bize uyumsuz gibi gelse de aslında müzikal anlamda belirli bir uyum yakalanır; yani bu sesler müzik gibi kullanılır. Yusuf, tam o an artık şehir yaşamına ve Mahmut’un evine ait olmadığını anlar. Filmde gördüğümüz bu ışık, Yusuf’a doğan bir gece güneşi gibidir. Çünkü tüm olumsuz sinyallere karşılık, umutlu bir yanı da vardır. Duyduğumuz müzik de görüntünün umutlu imgesini destekler niteliktedir.

Uzak filminde müzik kullanımı, incelediğimiz gibi karakterlerin ruhsal durumlarını belirten ve atmosfer yaratan bir nitelik taşır. Bu filmde doğal seslerin kendisi de bir müzik olarak kullanılmış ve hem anlatılan öykünün kendisine hem de sahnelerin atmosferine katkıda bulunmuştur.

 

Kaynak 

Görüntünün Müziği Müziğin Görüntüsü – Cem Pekman

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi