Lumière Kardeşler’in icat ettiği ilk günlerde olmasa bile sinema; tarihin akışı içerisinde bir hikâye anlatma aracına dönüştü. Bu durum da sinemanın yolunun edebiyatla kesişmesini kaçınılmaz hâle getirdi. Dolayısıyla birçok edebiyat eseri, sinemaya uyarlandı ve tabii ki hâlâ da uyarlanmaya devam ediyor. Bu da, sinema filmleriyle edebiyat eserlerinin karşılaştırılması sonucunu doğuruyor ister istemez. Her ne kadar farklı iki disiplin olmaları sebebiyle çok da akılcı olmasa da bu karşılaştırma, sinemaya ya da edebiyata dair günlük sohbetlerin değişmez bir konusu artık. Yine de, “Film mi, kitap mı daha iyi?” tartışmalarından bağımsız olarak, bazı filmlerin uyarlandıkları esere görsel ya da tematik yönden yeni açılımlar getirerek onu zenginleştirdiğini söyleyebiliriz. Bunu başararak adını sinema tarihine yazdırmış, uyarlandığı edebiyat eserine yeni açılımlar getiren 7 çarpıcı filmi listeledik.

Uyarlandığı Edebiyat Eserine Yeni Açılımlar Getiren 7 Çarpıcı Film

Kanal (1957)

Polonya sinemasının en önemli yönetmenlerinden Andrzej Wajda’nın ilk başyapıtı olarak gösterebileceğimiz Kanal, katıldığı yıl Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü bir başka başyapıtla, Ingmar Bergman imzalı Yedinci Mühür’le paylaşmıştı. Yazar Jerzy Stefan Stawinski’nin 1970 yılında Türkçe olarak da yayınlanmış novellasından hareketle, yine yazarın kendisi tarafından kaleme alınan senaryoyla çekilen film, İkinci Dünya Savaşı esnasında Varşova’da geçer. Bu şehirdeki Nazi işgaline karşı koymak adına örgütlenen direniş hareketine mensup olan bir grup, kaçış için şehrin kanalizasyon sistemini kullanmaya karar verir. Bu bağlamda Kanal’ın anlatısının büyük bir kısmı kanalizasyon sisteminin tünellerinde sürer. İşte Wajda’nın sinematik ustalığı ve Stawinski’nin metnine yaptığı katkılar bu noktada ortaya çıkar. Kanalizasyon tünellerini görselleştirirken müthiş bir çıkışsızlık ve klostrofobi hissi yaratmayı başarır yönetmen. Sayfalardaki gerilimli anlatıyı imajlar üzerinden beyazperdeye yansıtma konusundaki bu başarı, Kanal’ı tüm zamanların en klostrofobik filmlerinden biri hâline getirirken, orijinal metnin yarattığı hissiyatı da aşarak çok güçlü bir sinema deneyimi sunar.

Kumların Kadını – Suna no onna (1964)

Tokyo’da yaşayan bir böcekbilimci, yöreye özgü nadir türler bulmak için Japonya’nın ücra bir köşesine gelir fakat dönüş için son otobüsü kaçırır. Sonrasında yerel tarafında geceyi orada geçirmesi için davet alır. İlk anda gayet iyi niyetli görünen bu davet, devamında bir kâbusa dönüşecektir. Japon Yeni Dalgası’nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Hiroshi Teshigahara’nın bu ikinci uzun metrajlı filmi, geniş kumlarla çevrili küçük bir köyün üzerine inşa edilmiş karanlık, erotik, tedirgin edici ve klostrofobik bir kâbus olarak da tanımlanabilir. Enfes kum görüntülerinin, kapalı bir mekâna hapsolma hissiye harmanlandığı bu özgün başyapıt, çağdaş Japon edebiyatının en önemli yazarlarından olan Kôbô Abe’nin aynı isimli romanının bir uyarlaması. Romanın başkarakterinin içine düştüğü fiziksel ve psikolojik sarmalın görsel karşılığını, modern sinemanın imkânlarını kullanarak beyazperdeye taşıyan yönetmen Teshigahara, enfes bir romanın doğru biçimde uyarlandığından ne denli güçlü bir sinema filmine dönüşebileceğini kanıtlıyor. En İyi Yabancı Dilde Film adaylığının yanında, dönemine göre şaşırtıcı bir şekilde Teshigahara’ya En İyi Yönetmen dalında Oscar adaylığı da getirmişti.

Cinnet – The Shining (1980)

Stanley Kubrick imzalı The Shining, sinema tarihinin en güçlü psikolojik korku filmlerden biri. Filmin merkezinde Jack Nicholson’ın kusursuz bir performansla hayat verdiği Jack Torrance karakteri yer alıyor. Kendini, içine düştüğü alkol bağımlılığından kurtarmaya çalışan bir yazar olan Torrance, eşi ve oğluyla birlikte kış boyunca boş kalacak izbe bir otelle ilgilenme görevini alır. Planına göre bu otelde, yazma tutkusunun üzerine gidecek ve bu şekilde başarılı olacaktır. Fakat bu izole bölgede geçen aylar, Torrance’ın psikolojisini iyice bozacak, sonucunda da bu baba figürü hem kendi hem de ailesi için bir tehdit hâlini alacaktır. Her ne kadar başarısı inkar edilemeyecek bir film de olsa The Shining, uyarlandığı aynı isimli romanın yazarı Stephen King’i son derece rahatsız eder. Çünkü Kubrick, kendi aklındaki filmi yapmak adına, King’in romanında ciddi değişiklikler yapmıştır. Filmde olan biten dehşet verici gelişmeler, büyük ölçüde babanın üzerinden şekillenirken, romanda kötülüklerin kaynağı otelin kendisidir. Bu bağlamda, Kubrick’in King’in romanını ele alarak ona yepyeni anlamlar kattığını ve dolayısıyla orijinal metni bir hayli zenginleştirdiğini söyleyebiliriz.

Ölüm Takibi – Blade Runner (1982)

Blade Runner, bilimkurgu edebiyatının en önemli yazarlarınadn Philip K. Dick’in 1968 yılında yayınlanan Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanın bir uyarlamasıdır. Harrison Ford’un canlandırdığı başkarakteri Deckard’ın insan mı yoksa android mi olduğu sorusu üzerinden şekillenen felsefi tartışma hem romanın, hem de Ridley Scott imzalı uyarlamasının temelini oluşturur. Tematik olarak benzer noktalarda gezen roman ve uyarlamanın farklılaştığı nokta Blade Runner’ın görsel tasarımıdır genel itibarıyla. içinde bulunduğumuz 2019’un Los Angeles’ında geçer hikâye. Scott, şehrin “gelecekteki” hâlini film noir‘ların görsel dilinin, siberpunk estetiğinin ve yükselen kapitalizmin bir harmanını yaparak kurgular. Böylelikle yakalanan postmodernist yapı, anlatının felsefi derinliğiyle muazzam bir uyum sağlayarak -diğer birçok etkenle birlikte- Blade Runner’ı tüm zamanların en görkemli filmlerinden biri hâline getirir.

Nerdesin Be Birader? – O Brother, Where Art Thou? (2000)

Odysseia, Homeros’un tahminen M.Ö. 8. yüzyılda kaleme aldığı bir destandır. Batı edebiyatının bilinen ikinci eseri olma özelliğini taşıyan bu destan, Yunan kahramanı Odysseus’un Truva Savaşı’ndan evine dönüşünü ya da dönemeyişini anlatır. Zira bu yolculuk esnasında Odysseus’un başına sayısız olay gelir. Coen Kardeşler’in 2000 yapımı filmi O Brother, Where Art Thou? ise bu destanın serbest bir uyarlamasıdır. Destanda karakterin başına gelen mitolojik olaylarının yerini, Büyük Buhran döneminin bireylerin ve toplumun genelinin hayat şartlarını zorlaştıran koşulları alır. Bu bağlamda Coen Kardeşler bir destanı temel alır; içine ırkçılık ve kitle iletişim araçlarının gelişimi gibi dönem atmosferini yansıtan ögeleri ekleyerek bu anlatıyı 1920’lerin Amerika’sında bir kanun kaçağının trajikomik hikâyesine dönüştürür.

Transit (2018)

Transit; Alman sinemasının çağımızdaki en önemli yönetmenlerinden Christian Petzold’un, Anna Seghers’in 1942’de yayınlanan aynı isimli romanının uyarlamasıdır. Yazarın sürgündeyken kaleme aldığı bu son derece başarılı roman, içerdiği otobiyografik ögelerle Nazilerin iktidarda olduğu dönemde bireylerin yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Bir toplama kampından kaçan ana karakterin kendini Marsilya’da bulmasını ve burada Güney Amerika’ya kaçma girişimlerini konu alır orijinal roman. Yönetmen/senarist Petzold’un romana yaptığı katkılarla Transit’in anlatısı bunun da ötesine geçer. İkinci Dünya Savaşı dönemini incelikle ve detaylı bir şekilde anlatan romanı baz alıp, tarih kavramını neredeyse görünmez kılarak ortaya koyduğu anlatı, Transit’i koca Avrupa tarihine dair bütünlüklü sözler söyleyen bir filme dönüştürüyor. Bunu yaparken de 40’lardaki faşizm baskısından, günümüzün mülteci sorununa kadar son derece geniş bir söylem üretiyor.

Şüphe – Burning (2018)

Güney Kore sinemasının en önemli yönetmenlerinden Lee Chang-dong’un, önceki filmi Poetry’den sekiz yıl sonra çektiği Burning, usta yazar Haruki Murakami’nin Barn Burning isimli kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanan bir anlatı sunuyor. Fakat film, bu öykünün yapısını alabildiğine zenginleştirerek, orijinal metni çok daha kompleks bir yapıya kavuşturuyor. Hikâyede, filmde gördüğümüz olayların sadece sınırlı bir miktarı yer alıyor. Buradan hareketle Lee Chang-dong ve filmin senaryosunu yönetmenle birlikte kaleme alan Jung-mi Oh’un orijinal metinden ilham olarak, onun açtığı kapılardan geçerek filmlerini özgün bir anlatıya dönüştürdüklerini söyleyebiliriz. Öyle ki filmde gördüğümüz; Güney Kore toplumunun sınıfsal yapısına getirilen eleştiriler ya da yazar olmak isteyen ana karakter üzerinden yaratılan anlatı içinde anlatı yapısı Murakami’nin öyküsünde sadece çok küçük, belli belirsiz detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Bu detayların peşinden giden Burning’in öyküye yeni açılımlar getirmenin de ötesine, edebiyat uyarlaması kavramına dair yeni bir yaklaşım sunduğunu dahi söyleyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi