Endüstriyel sinema pratiklerinin uzağında kalmayı tercih eden usta yönetmenlerin üretimleri, genellikle tür sinemasının sınırları içine dâhil edilmez. Doğrudan herhangi bir türün altından ele alınamayacak olan bu yapımlar, genellikle sanatsal kaygıları ön planda tutan arthouse sinema normları içerisinde değerlendirilir. Fakat bu bir genellemedir ve her genelleme gibi bunun da birçok istisnası mevcuttur. Özellikle bilimkurgu, bu istisnaların en çok görüldüğü türlerin başında gelmektedir. Sessiz sinema çağından itibaren, her dönemin usta yönetmenlerinin birçok kez bu janrda filmler çektiği görülmüştür. Özellikle sinemada yeni yaklaşımların ortaya çıktığı 60’lı yıllarda bu durumun yoğunlaştığı dikkat çeker. 80’lerin sonundan günümüze kadar imza attığı yapıtlarla çağımızın en büyük sinemacılarından biri olduğunu defalarca kanıtlamış Claire Denis’nin ilk bilimkurgusu High Life’ın vizyona girmesi vesilesiyle; aralarında Truffaut, Godard, Fassbinder gibi isimlerin filmlerinin de yer aldığı, usta yönetmenlerden 10 bilimkurgu başyapıtı listesini derledik.

Usta Yönetmenlerden 10 Bilimkurgu Başyapıtı

Metropolis (1927)

Bilimkurgu sinemasına yön veren filmlerden biri olan Metropolis’in, Alman Dışavurumculuğu’nun yanında sessiz sinema döneminin de en büyük yönetmenlerinden Fritz Lang’ın en bilinen eseri olduğunu söyleyebiliriz. İşçi sınıfı ile burjuvazinin keskin çizgilerle ayrıldığı Metropolis şehri; baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri, yaratıcı karakterleri ve Marksist felsefeden taşıdığı yoğun izler ile ortaya konulmuş inanılması güç bir titizliğin ve ileri görüşlülüğün eseridir. 1920’lerde patlak veren ekonomik daralma, işsizlik, düşük ücretler gibi sosyal ve politik meselelerin irdelendiği Metropolis, bilimkurgu sineması açısından taşıdığı önemin yanında, erken dönem işçi filmlerinin en başarılılarından biridir. Kariyerinin devamında Nazi iktidarından kaçıp Hollywood’un yolunu tutarak burada da sinemanın gelişimi açısından önemli eserler veren Lang gibi bir yönetmenin ilk döneminde Metropolis’e ek olarak Kamerde Kadın – Frau im Mond gibi bir başka başarılı bilimkurguya imza attığını hatırlatalım.

Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution (1965)

Sinema sanatının bugün geldiği hâli şekillendiren en önemli akımlardan olan Fransız Yeni Dalgası’nın en önemli isimlerinin başını çeken Jean-Luc Godard da kariyerinin en üretken dönemlerinden biri olan 60’ların ortasında bilimkurgunun yükselişine kayıtsız kalamamış; temsilcisi olduğu akımın özelliklerini kara film ve bilimkurgu janrıyla harmanlayarak tüm zamanlarından en özgün distopyalarından birine imza atmıştır. Oyuncu kadrosunda Eddie Constantine, Anna Karina, Howard Vernon ve Akim Tamiroff gibi isimlerin yer aldığı Alphaville, Godard’ın sanat, özellikle “kelimelerin sanatı” üzerine bir deneme niteliği taşıyan en önemli yapımlarından biridir. Duyguların tamamen yasaklandığı bambaşka bir gezegende konumlandırılmış bir toplum portresi çizen Alphaville‘in en dikkat çekici noktalarından biri de bu yasaklanankelimelerin toplumun kutsal kitabı sayılan sözlüklerden de kaldırılmasıdır. Bu hâliyle filmin, Godard’ın politik tavrını sonuna kadar yansıtan bir bilimkurgu olduğunu söyleyebiliriz.

Değişen Dünyanın İnsanları – Fahrenheit 451 (1966)

Ray Bradbury’nin kaleme aldığı, edebiyat tarihinin en başarılı bilimkurgu ve distopya romanlarından Fahrenheit 451’ın beyazperde uyarlamasında devletin ve kitapların savaşına tanıklık ediyoruz. Devlet, toplumun düşüncelerinde özgür olmasını istemeyen bir yapı olarak, bireylerin düşüncelerinde özgürleşmesinin kaynağı  gördüğü kitapları yok etmeyi hedefliyor. Bütün kitapların yakılması için bir girişme başlatılıyor ve bu faaliyette itfaiye teşkilatını kullanılıyor devlet tarafından. Oldukça sadık bir uyarlama olarak tanımlayabileceğimiz filmin yönetmen koltuğunda dönemin ve Fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan François Truffaut’yu görmemiz yapımı daha da ilgi çekici kılıyor. Kariyerinin başından beri, film türlerini birinine karıştırdığına şahit olduğumuz Truffaut, Fahrenheit 451 ile safkan bir bilimkurguya imza atıyor.

2001: Bir Uzay Macerası – 2001: A Space Odyssey (1968)

Stanley Kubrick, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biriyse, 2001: A Space Odyssey gibi onun başyapıtı diyebileceğimiz bir yapımı da gelmiş geçmiş en büyük filmlerden biri olarak anmak abartılı olmayacaktır. İnsanlığın doğuşundan başlayarak yapay zekanın yükselişine kadar geçen kocaman bir zaman aralığını siyah bir monolitin peşine düşerek anlatan, süresine insanlığa dair onlarca soru sığdıran ve eşsiz bir sinema hazzı sunan bir film 2001. Tüm bunların yanında bilimkurgu janrında çığır açmasıyla da sinema tarihinde bir dönüm noktasına işaret ederek kendinden sonra gelen sayısız filmi derinden etkileyen 2001: A Space Odyssey; bilimkurgu dediğimiz mevhumun, insanlık üzerine çarpıcı sözler söyleyebilmek için ne denli geniş bir alan sunduğunun ve usta yönetmenlerin elinde bu alanın ne kadar etkili kullanabileceğinin kanıtı niteliğinde, anıtsal bir film.

Seni Seviyorum, Seni Seviyorum – Je t’aime, je t’aime (1968)

Hiroshima Sevgilim – Hiroshima mon amour ve L’année dernière à Marienbad – Geçen Yıl Marienbad gibi filmlerinde bellek ve hatırlama üzerine başyapıt niteliğinde filmlere imza atmış olan Alain Resnais’nin zaman yolculuğu filmi Je t’aime, Je t’aime; aynı konular etrafında, bu kez bilimkurgu janrında gezinen bir yapım. Başarısız bir intihar girişiminden sonra bir hastanede uyanan Claude’a zaman yolculuğu deneği olması teklif edilir. Daha önce bir fareyi bir dakikalık periyotlar ile geçmişe göndermeyi başaran bilim insanları, aynı deneyi bir insanla da yapabilmeyi ummaktadırlar. Geçmişine ve intiharına dair pek bir şey hatırlamayan Claude teklifi kabul eder, ancak bu deney onu geçmişine dair hatırlamadığı gerçekler yüzleştirecek, geçmişine sıkışıp kalmasına sebep olacaktır. Je t’aime, Je t’aime’in, 2000’li yılların en sevilen filmlerinden Sil Baştan – Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın ilham kaynaklarından biri olduğunu da belirtelim.

Yalan Dünya – Welt am Draht (1973)

Aslen iki bölümlük bir mini dizi olarak televizyonda gösterilen Welt am Draht, Yeni Alman Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden Rainer Werner Fassbinder’ın bilimkurgu alanından verdiği nadide eserler biri. Daniel Galouye’nin Simülacron-3 adlı kitabından uyarlanan film, Sibernetik ve Gelecek Araştırmaları Enstütüsü adı verilen kurumun, Simülacron 1 adında bir program yaratmasıyla yaşanan olayları anlatır. Ekonomik, toplumsal, politik olayları önceden görme özelliğine sahip olan bu programının yöneticisi Vollmer’ın şüpheli intiharı üzerine gelişen olaylar, projeye Dr. Stiller’ın dâhil edilmesiyle farklı bir yönde ilerler. Dr. Stiller, bir süre sonra aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını; programın gerçek amacından ziyade, olayları önceden görmek yerine insanların zihinlerini kontrol altına almak ve gerçek gibi görünen sanal bir dünya yaratmak için tasarlandığını fark ediyor. Anlatısının temel fikrinden kimi sahnelerine kadar birçok noktada The Matrix’i hatırlatan Welt am Draht, Fassbinder gibi bir sinema aklının bilimkurgu gibi özgür bir alanda yapabileceklerinin güçlü bir işareti olarak dikkat çekiyor.

İz Sürücü – Stalker (1979)

Sinema tarihinin en saygın yönetmelerinden Andrei Tarkovsky’nin başyapıtlarından biri olan Stalker; bir yazar, bir bilim insanı ve bir iz sürücünün, gri ve isimsiz bir kasabanın yakınında yer alan, askerler ve dikenli tellerle korunan Bölge’ye olan yolculuğunu ve orada yaşadıklarını ele alır. Mevzu bahis Bölge, içine girildiğinde insanın aklından geçen dileğinin gerçekleştiği bir odaya sahiptir. Böyle bir özelliğe sahip olan yapı, Tarkovsky’nin insanlık ve dönemin politik atmosferi üzerine söylemek istedikleri için son derece elverişli bir ortam sağlar. Felsefi ve politik alt metniyle sinema tarihinin tartışmasız en büyük bilimkurgu yapıtlarından biri olan Stalker, Soyvet bilimkurgu edebiyatının en önemli yazarlarından Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlerin Yol Kenarında Piknik isimli romanının serbest uyarlamasıdır aynı zamanda.

Brazil (1985)

Birçokları tarafından Terry Gilliam’ın başyapıtı olarak gösterilen Brazil, George Orwell’in distopya klasiği 1984 ile paralellikler taşıyan bir biçimde, oldukça karanlık bir gelecek tablosu çizer. Devletin tüm despotluğu ile vatandaşları boyunduruk altına aldığı, aynı zamanda gelişen teknolojinin de insanları bir çeşit mekanik kafese hapsettiği bu gelecekte gerçekten mutlu olunabilecek tek yer hayallerdir. Renkli hayaller ile devletin karmaşık, kendini ciddiye aldığı ölçüde komik olan bürokratik işleyişi arasında görsel bir karşıtlık kuran Gilliam, aynı zamanda kurgusal anlamda bu iki zıtlığı birbirine karıştırır. Bir noktadan sonra hayal ve gerçek birbirine karışır, ayırt etmekte zorlanırız. Hayalleri görselleştirmek anlamında son derece başarılı bir iş çıkarılmasıyla duygusal anlamda da son derece yüksek bir seviyeye çıkan film; insanın, dış faktörlerin etkisiyle içine düştüğü sıkışmışlığı en çarpıcı şekilde anlatan bilimkurguların başında gelmektedir.

Son Umut – Children of Men (2006)

Geride bıraktığımız yıl Roma ile son dönemin en başarılı filmlerinden birine imza atan Meksikalı usta yönetmen Alfonso Cuarón’un imzasını taşıyan Children of Men’de insanlık, neslinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. 2027 yılı itibarı ile hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır dünya. Artık üremek diye bir şey gerçekleşmemektedir. Bu durum siyasi açıdan da tüm dengeleri sarsarken bir grup insan, varoluşlarını bu gidişata teslim etmiş, bir diğer grup ise mevcut durumu değiştirmek için baş kaldırmıştır. Bu süreçte Büyük Britanya, yönetim biçimi olarak kullandığı askeri emperyalist sisteminden ötürü kargaşaya engel olmayı başaran ve huzurunu koruyan ülke konumundadır. Theo, bu olaylar içinde geride duran bir bürokrat konumundayken, bir gün kaçırılır. Sevgilisi Julian da işin içindedir. Theo’dan istediği bürokratik destekler söz konusudur. Bu desteği veren Theo ise, yolculuğa birlikte çıktığı Kee’nin varlığındaki ehemmiyetle yüz yüze gelecektir. Toplumsal olan ile bireysel olan arasında kurduğu dengenin yanında özellikle Cuarón ve görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin teknik anlamda harikalar yaratmasıyla Children of Men, 2000’ler en iyi bilimkurguları arasına adını kolaylıkla yazdırır.

High Life (2018)

Son yılların en başarılı ve en cesur bilimkurguları arasında kolaylıkla sayabileceğimiz, Fransız usta Claire Denis’nin imzasını taşıyan High Life; hapishanede yatan mahkûmların, bilim uğruna feda edilerek geri dönüşü olmayan bir uzay araştırmasına gönderildiği bir araçta gelişen olayları merkezine alıyor. Filmin ana karakterinin zihninden hareketle, çok parçalı ve bu parçaların arasındaki kesin bir uyum olduğunun dahi şüpheli olduğu bir yapı kuran Denis, olan bitene dair net fikirler sunmak gibi bir gayrete girişmiyor. Yukarıda, uzayın derinliklerinde, Dünya’daki şartlara çok benzer bir yaşam alanı yaratıp olasılıklar üzerine düşünüyor. İnsanlar; modernitenin, onları “insan” yapan her şeyin uzağında, kapalı bir mekânda insanlıklarıyla yüzleşiyorlar. Korku, vahşet ve sevgi gibi duyguların ışığında bir tür labirent kuran High Life’ı, hem farklı okumalara açık, çok katmanlı yapısı hem de sinematik yetkinlikleriyle başyapıt seviyesinde bir bilimkurgu olarak tanımlayabiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi