Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği, hatta çoğu zaman tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi her ikisinin de birbirini tamamladığı filmler vardır. Ve bir de bu filmleri dünya sinemasına kazandıran coğrafya: İran. Dariush Mehrjui ve onun izinden giden yönetmenler, seyirciye kelimenin tam anlamıyla ‘’nefes alan’’ filmler sundular. Bu filmler, ortaya çıktığı coğrafyanın bunaltıcı otoriter yapısına kıyasla, oldukça ferah bir anlatı yapısıyla seyirciyi karşıladılar. Batı ve özellikle auteur sinemaya yön veren Avrupa, bu filmleri büyük bir hayranlıkla izledi. Aslında bu beğeni bir miktar gıptayı da barındırıyordu. Çünkü bu denli baskının, toplumsal eşitsizliğin olduğu bir coğrafyadan çıkan filmlerin nasıl bu kadar güçlü bir dile sahip olduğu ilk başlarda anlaşılamamıştı. Jafar Panahi, yaptığı filmiyle ne zaman bir festivale katılsa mutlaka bir ödülle döndüğü törendeki boş koltuğu ve orada bulunamayışı özellikle dünya basını tarafından duygusal bir dille anlatılmıştır. Bu da yine yönetmenin hem film yapma azmine, hem de yaptığı filmin özgün diline gıptayla karışık olarak batının duyduğu bir hayranlıktır. Burada mesele Panahi’nin her türlü olumsuzluğa rağmen film yapması gibi görünür. Çoğunlukla da alkışlanan ve onurlandırılan böylesine tutkulu bir sinema sevgisidir. Bana göre, özellikle son yıllarda ödüllendirilen Panahi’nin filmleri değil, duruşudur. Berlin, Cannes gibi prestijli film festivallerinin Panahi filmlerine bakışı bir miktar tepeden bakma hâli, mazlum sinemacıyı sahiplenme hâidir. Oysa ki onun sinemasının böyle bir desteğe ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Sunduğu gerçekliğiyle, saflığıyla, özgün sinema diliyle özelde Panahi filmlerine, genelde İran Yeni Dalga filmlerine olan hayranlığımız bizim gibi seyirciler için de farkında olmadan da olsa bir tepeden bakma hâlidir. Çünkü bu filmlere değer verirken merkezimizde olan, alıştığımız bir sinema anlayışıyla hareket ederiz. Bu filmlere değer verirken minimale olan, zor şartlarda sinema yapmaya olan şevkatimiz, beğenimizi etkilemektedir. Oysa Panahi’nin söylediği ise bunun tam zıddıdır; o yaşadığı toplumu ve dolayısıyla ülkesinde film çekmeye yasaklı olan kendisini başlı başına bir film yapma nedeni olarak görmektedir. Bu durumun getirdiği filmsel üslup ise bu zor durumuna acıma hâlinden çok, sinemanın amacına hizmet etmektedir. Bu nedenle filmin Cannes’daki senaryo ödülünü biraz abartılı buluyor ve filmin kendisinden çok bir kez daha yönetmenin azmine verildiğini düşünüyorum. Üç Hayat: Panahi Her Zamanki Gibi Filmde, Tahran’da oyunculuk yapmak isteyen ve bu amaçla konservatuvar sınavına girip kazanan Marziyeh isimli genç bir kadının öyküsünü izliyoruz. Marziyeh, konservatuvar sınavını kazanmıştır fakat ailesi okumasına izin vermemektedir. Bundan sonra Marziyeh, Jafar Panahi’nin Instagram hesabına gönderdiği intihar videosuyla yönetmenin dikkatini çekmiştir. Aynı zamanda filmin açılış sahnesi olan bu videoda Marziyeh, her ne kadar mesajı Panahi’ye gönderse de İran dizilerinin ünlü aktrisi Behnaz Jafari’den de yardım istemektedir. Filmin temel merak duygusu işte tam da burada ortaya çıkmaktadır: Marziyeh’in videosu gerçek midir? Yoksa sadece köyün ve dolayısıyla ailesinin desteğini daha kolay almak için iki ünlü sanatçıyı mı kullanmıştır? Bu noktada film, toplumda saygı gören bir sanatçının temsil ettiği toplum için ne kadar sorumluluk üstlenebileceğinin de sorusunu sormaktadır. Ünlü yönetmen ve aktrise şahsen çok da gönüllü olmadıkları bir sosyal sorumluluk yüklenmiştir. Marziyeh’in yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için çıktıkları yolda, Marziyeh’in dışında pek çok önemli gerçekliğe tanık olurlar. Ve de aslında birbirine kenetlenmiş bu gerçekliklerin çok küçük bir kısmının Marziyeh’e ait olduğunu anlarlar. Üç Hayat, üç kadının öyküsünü anlatıyor:…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Film, farklı yaşlarda olan bu üç kadını, bireysel kurtuluş yerine toplumsal kurtuluşu anlamak üzere yan yana getirerek ortak bir gayede birleştiriyor.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 2 votes)
70

Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği, hatta çoğu zaman tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi her ikisinin de birbirini tamamladığı filmler vardır. Ve bir de bu filmleri dünya sinemasına kazandıran coğrafya: İran. Dariush Mehrjui ve onun izinden giden yönetmenler, seyirciye kelimenin tam anlamıyla ‘’nefes alan’’ filmler sundular. Bu filmler, ortaya çıktığı coğrafyanın bunaltıcı otoriter yapısına kıyasla, oldukça ferah bir anlatı yapısıyla seyirciyi karşıladılar. Batı ve özellikle auteur sinemaya yön veren Avrupa, bu filmleri büyük bir hayranlıkla izledi. Aslında bu beğeni bir miktar gıptayı da barındırıyordu. Çünkü bu denli baskının, toplumsal eşitsizliğin olduğu bir coğrafyadan çıkan filmlerin nasıl bu kadar güçlü bir dile sahip olduğu ilk başlarda anlaşılamamıştı.

Jafar Panahi, yaptığı filmiyle ne zaman bir festivale katılsa mutlaka bir ödülle döndüğü törendeki boş koltuğu ve orada bulunamayışı özellikle dünya basını tarafından duygusal bir dille anlatılmıştır. Bu da yine yönetmenin hem film yapma azmine, hem de yaptığı filmin özgün diline gıptayla karışık olarak batının duyduğu bir hayranlıktır. Burada mesele Panahi’nin her türlü olumsuzluğa rağmen film yapması gibi görünür. Çoğunlukla da alkışlanan ve onurlandırılan böylesine tutkulu bir sinema sevgisidir. Bana göre, özellikle son yıllarda ödüllendirilen Panahi’nin filmleri değil, duruşudur. Berlin, Cannes gibi prestijli film festivallerinin Panahi filmlerine bakışı bir miktar tepeden bakma hâli, mazlum sinemacıyı sahiplenme hâidir. Oysa ki onun sinemasının böyle bir desteğe ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Sunduğu gerçekliğiyle, saflığıyla, özgün sinema diliyle özelde Panahi filmlerine, genelde İran Yeni Dalga filmlerine olan hayranlığımız bizim gibi seyirciler için de farkında olmadan da olsa bir tepeden bakma hâlidir. Çünkü bu filmlere değer verirken merkezimizde olan, alıştığımız bir sinema anlayışıyla hareket ederiz. Bu filmlere değer verirken minimale olan, zor şartlarda sinema yapmaya olan şevkatimiz, beğenimizi etkilemektedir. Oysa Panahi’nin söylediği ise bunun tam zıddıdır; o yaşadığı toplumu ve dolayısıyla ülkesinde film çekmeye yasaklı olan kendisini başlı başına bir film yapma nedeni olarak görmektedir. Bu durumun getirdiği filmsel üslup ise bu zor durumuna acıma hâlinden çok, sinemanın amacına hizmet etmektedir. Bu nedenle filmin Cannes’daki senaryo ödülünü biraz abartılı buluyor ve filmin kendisinden çok bir kez daha yönetmenin azmine verildiğini düşünüyorum.

Üç Hayat: Panahi Her Zamanki Gibi

Filmde, Tahran’da oyunculuk yapmak isteyen ve bu amaçla konservatuvar sınavına girip kazanan Marziyeh isimli genç bir kadının öyküsünü izliyoruz. Marziyeh, konservatuvar sınavını kazanmıştır fakat ailesi okumasına izin vermemektedir. Bundan sonra Marziyeh, Jafar Panahi’nin Instagram hesabına gönderdiği intihar videosuyla yönetmenin dikkatini çekmiştir. Aynı zamanda filmin açılış sahnesi olan bu videoda Marziyeh, her ne kadar mesajı Panahi’ye gönderse de İran dizilerinin ünlü aktrisi Behnaz Jafari’den de yardım istemektedir. Filmin temel merak duygusu işte tam da burada ortaya çıkmaktadır: Marziyeh’in videosu gerçek midir? Yoksa sadece köyün ve dolayısıyla ailesinin desteğini daha kolay almak için iki ünlü sanatçıyı mı kullanmıştır? Bu noktada film, toplumda saygı gören bir sanatçının temsil ettiği toplum için ne kadar sorumluluk üstlenebileceğinin de sorusunu sormaktadır. Ünlü yönetmen ve aktrise şahsen çok da gönüllü olmadıkları bir sosyal sorumluluk yüklenmiştir. Marziyeh’in yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için çıktıkları yolda, Marziyeh’in dışında pek çok önemli gerçekliğe tanık olurlar. Ve de aslında birbirine kenetlenmiş bu gerçekliklerin çok küçük bir kısmının Marziyeh’e ait olduğunu anlarlar.

Üç Hayat, üç kadının öyküsünü anlatıyor: Marziyeh, Behnaz Jafari ve devrim öncesinin gözden düşmüş oyuncusu Shahrzad…Ve bu filmde Panahi’yi çok daha pasif bir rolde görüyoruz. Shahrzad, geçmişte o köyden şehre gitmiş, şarkıcılık ve oyunculuk yapmış, devrim sonrasında ise ahlaksız olarak damgalanıp yalnız kalmıştır. Behnaz Jafari, tanınan bir oyuncu olmuş, kendi çapında kurtulduğuna inanmış, ancak Marziyeh’in etkisiyle istemeyerek de olsa köye gelmiştir. Film, farklı yaşlarda olan bu üç kadını, bireysel kurtuluş yerine toplumsal kurtuluşu anlamak üzere yan yana getirerek ortak bir gayede birleştiriyor.

Sonuç olarak Panahi’nin yönetimindeki Üç Hayat, yönetmenin alışıldık izlerini takip eden bir film. Yönetmenin önceki filmleriyle yan yana duran temalara dokunması izlemeyi biraz monotonlaştırsa da doğal diyalogları için görmeye değer.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi