Advertisement
OtNAHi8FVps

Televizyon tarihinin en önemli yapımlarından biri olan Twin Peaks’e odaklanan video, bu dizinin bu kadar özel olmasının nedenlerini gözler önüne seriyor.

1980’li yıllarda televizyon, ortaya çıktığından beri prestij anlamında en zor günlerini geçiyordu belki de. Büyük ölçüde derinliksiz sitcom‘lar ve pembe dizilere dayalı bir yayıncılık anlayışı hâkimdi. Hatta televizyona “aptal kutusu” yakıştırması yapılması da aşağı yukarı bu döneme rastlar. Televizyon yazarı Mark Frost ve ustalığı artık sorgulamayacak yönetmen David Lynch‘in ortak çalışması olan Twin Peaks (Türkiye’de İkiz Tepeler adıyla yayınlanmıştır) işte böyle bir ortamda yayın hayatına başladı ve dizilerin bu günlerde gördüğü saygın muamelenin önünü açtı. Televizyonda o döneme değin pek benzerine rastlanmayacak bir entelektüel seviye ve sanatsal altyapıya sahip olan dizi, bir yandan da “Laura Palmer’ı kim öldürdü?” sorusu etrafında heyecanla takip edilen bir fenomene dönüştü kısa süre içersinde. Yayınlanan ilk iki sezonuyla kült mertebesine ulaşan Twin Peaks, 25 yıl sonra gelen ve The Return adıyla bilinen üçüncü sezonu ile başarısını devam ettirdi; hatta birçok saygın sinema dergisi tarafından 2017’nin en iyi filmleri arasında gösterildi. YouTube’daki The Take isimli kanalda yayınlanan bir video, Twin Peaks’in bu kadar özel bir yapıma dönüşmesinin altında yatan nedenileri inceliyor.

Twin Peaks’i Bu Kadar Özel Yapan Nedenler

Yukarıdan izleyebileceğiniz videoda da belirtildiği üzere, Twin Peaks’in en önemli özelliklerinden biri müthiş bir türler melezi olması. Öyle ki dizi sadece tek bir janra ile sınırlamanın mümkün olmadığı bir yapıya sahip. Gizemli bir dedektif öyküsü, yer yer pembe dizilere yaklaşan bir drama, şok edici korku anları ve slapstick komedisi dokunuşları… Tüm bunları aynı potada benzersiz bir denge ile eriten Twin Peaks, böylelikle çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu gibi hayatın içindeki tüm tuhaflıkları barındıran gerçekçi bir ton da kazanıyor.

Twin Peaks dediğimizde aklımıza gelen en bariz özelliklerden birisi de komplike anlatı yapısı. Bilhassa ilk yayınlandığı dönemi ele alırsak, her bölümün kendi içinde bir sona bağlandığı konvansiyonel yapıyı doğrudan reddeder bu efsanevi yapım. Bunun yerine ortaya, bazılarının cevaplarını vermeyi dahi düşünmediği sorular atan, seyirciyi gizemi içinde âdeta boğan yeni ve deneysel bir formüle başvurur. Kendi içinde katmanan alanan akslar, alternatif gerçekler, rüya sekanları, psikolojik rahatsızlıklar ve doppelganger‘larla dolu tekinsiz atmosfer oluşur böylelikle. Bu yapı özellikle ikinci sezonda, o dönem böyle bir “deneye” hazırlıksız olan seyirci kitlesini oldukça zorlamış ve yayıncı kanal ABC’nin diziyi apar topar sonlandırmasına neden olmuştur.

Bu efsanevi dizi kendi has bir görsel dünya üzerine kurulmuştur ve bu tercih onu özel kılan en önemli unsurlardan biridir kesinlikle. Dizinin kültleşmesini sağlayan ilk iki sezon toplamda 30 bölümden oluşur ve bunlardan sadece 6 tanesini David Lynch yönetmiştir. Fakat projede yer alan diğer yönetmenler de onun filmlerinden de aşina olduğumuz tercihlerini devam ettirerek, sinemanın sanatsal görsel dokunusunu televizyona taşıyarak bir tür devrime imza atmışlardır. Karakterin duygusal durumları vurgulayan kamera açıları ve hareketleri, televizyonda görmediğimiz türden alan derinliği kullanan kompozisyonlar ve uzun plan süreleri ile tedirginlik hissi veren durağanlık gibi tercihler Twin Peaks’in görsel dünyasının yaratımında büyük bir anlam taşır.

Zaman içerisinde The Leftovers, The Killing ve Pretty Little Liars’ın da “taklit” etmeye çalıştığı atmosfer Twin Peaks’in bir diğer önemli özelliği elbette. Dizinin atmosferini, yukarıda da bahsettiğimiz kompleks yapı sebebiyle birkaç kelime ile özetlemek oldukça zor. Velhasıl uğursuz ya da kaygı verici kelimelerini kullanmak bu konuda büyük ölçüde fikir verici olabilir. David Lynch’in başyapıtlarından Mavi Kadife – Blue Velvet filminden de aşina olduğumuz, huzurlu görünümlü Amerikan banliyösünün altında yatan tekinsizlik Twin Peaks’in de atmosferine yansır büyük ölçüde. Tabii bu noktada dizinin Angelo Badalamenti imzalı müziklerine de ayrı parantez açmakta fayda var. Gündelik hayatın işleyişi ve dizide gördüğümüz “doğaüstü” olayların bir araya gelip benzersiz bir atmosfer yaratışmasında müziklerin büyük bir etkisi olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Twin Peaks’in, son derece orijinal karakterleri de dizinin atlanmaması gereken özelliklerinden. Özellikle hikâyenin en başında, herkesin birer şüpheli konumunda olduğu sıralarda karakterler daha da büyük önem kazanır. Başta televizyon tarihinin en unutulmaz figüerlerinden biri olan Ajan Cooper olmak üzere, toplumun garip yapısı açığa vuran bir karakter galerisi olarak da değerlendirilebilir Twin Peaks.

Seyirciye yaklaşımı açısından da benzelerinin ve dönemdaşlarının çok ötesindedir bu efsanevi dizi. Televizyonun kanallar arasında dolaşılan bir kafa dağıtma aracı olarak konumlandığı zamanlarda ortaya çıkmış ve seyirciden başka türden, çok daha yoğun bir ilgi talep etmiştir. Zira gerçeğin, fantezinin ve rüyaların sürekli birbirine karıştığı bu yapıda seyirci kendine göre bir anlam yaratmak, dolayısıyla tüm deneyimin parçası olmak durumundadır.

Tüm bu unsurların ve daha birçoklarının bir araya gelmesiyle oluşan ve tam da bu sebeple televizyonun hikâye anlatma adına hâlâ işlevsel bir ortam olabileceğini kanıtlamış bir yapımdır Twin Peaks. Bugün gelinen noktada Lost, Breaking Bad, Top of the Lake ya da True Detective gibi sayısız dizide etkisini gördükten sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu efsanevi yapım olmasa televizyon bugünkünden çok daha farklı bir şeye dönüşebilirdi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information