‘Operanın sonunda herkes ölüyor.’ Tutsak, farklı kültürden birçok insanın aynı kapana kısıldığı anda müzik ve sanatın ortak dil hâline gelişini anlatıyor ve herkese müzik ve sanat aracılığıyla bağ kurduruyor. Anthony Weintraub ile birlikte kaleme aldıkları senaryosunu Paul Weitz’in yönetmenliğinde izlediğimiz Ann Patchett’in 2001 yılında yayınladığı aynı isimli romanından esinlenilen film, belirsiz bir zaman dilimi boyunca aynı ortamda mahkum kalan başka milletlerden insanların müzik aracılığıyla kurdukları bu ilginç bağı anlatıyor. Politik bir devrim yüzünden katıldıkları davette mahsur kalarak Stockholm Sendromu’nu hatırlatan bir mantıkla birbirlerine alışmaktan, birbirleriyle ilişki kurmaktan kaçamayan sanat ve politika dünyasının önemli isimlerinin bu melodramatik mücadelesini anlatan Tutsak’ın hikâyesi, her ne kadar hiçbir zaman net bir şekilde verilmese de, Amerika’nın güneyindeki bir ülkede geçiyor. Renee Fleming’in seslendirdiği, oldukça yetenekli bir opera sanatçısı olan Roxanne Coss (Julianne Moore), tam bir diva. Her ne kadar menajerine kendisini politik anlamda karmaşa yaşayan bir bölgeye gönderdiği için kızgın olsa da, en büyük hayranlarından, Japon iş adamı Katsumi Hosokowa'nın (Ken Watanabe) kendisi olmayınca katılmayı reddetmesi sonucu, ödenen ücretin yüksek tutulmasıyla farklı kültürlerden önemli insanlarla mahsur kalacağı bu davete, başına geleceklerden habersiz bir şekilde katılmayı kabul ediyor. 1996 yılında Peru’nun başkenti Lima’daki Japonya Büyükelçilik konutunda yaşanan rehine krizini hatırlatan, gücünü kötüye kullanan bir devlete karşı isyan hareketini konu alan filmde, politik fikirler en az konuşulan konular arasında yer alıyor. Tutsak: Pembe Dizi mi? Politik Eylem mi? Benjamin (Tenoch Huerta) önderliğindeki isyancılar, burjuva kesim olarak gösterilen, Fransız Büyükelçisi Simon Thibault (Christopher Lambert), Rusya Ticaret Bakanı Victor Fyorodov (Aleksander Krupa) gibi önemli isimlerin konuk olduğu daveti, planlı ve ani bir şekilde basarak eylemlerini başlatırlar. Ancak asıl istedikleri isim; yani başkan Masuda (Phil Nee), o gece, en sevdiği pembe dizinin yeni bölümünü izlemeyi tercih ettiği için davete katılmaz. Dolayısıyla isyancılar, birçok farklı milletten davetlileri rehin almaya karar verirler. Bu farklı milletlerden, farklı diller konuşan ve başka kültürden gelen insanları buluşturan en önemli faktör ise çevirmen Gen (Ryo Kase) ve Coss’un büyüleyici sesi, yani sanat. Weitz, anlatmayı hedeflediği ‘insaniyet' ve ‘sanat’ kavramları arasındaki sıkı bağı izleyicisine yansıtma konusunda oldukça başarılı bir tutum sergiliyor. Bu anlamda filmin amacına ulaştığını söylemek kesinlikle mümkün. Bir de izleyicisine bu karakterleri, büyük bölümü İngilizce olan filmde kendi dillerinde konuşurken de gözlemleme şansı verince gerçekçi yönleri daha da güçleniyor Tutsak'ın. Karakterler, içinde bulundukları zorluklara, yeni ortamlarına ve en önemlisi birbirlerine, en çok müziğin büyüsüne tanık oldukları anlarda adapte oluyorlar ve terörist konumundaki kişileri en insani hâllerinde izliyoruz. Böylece filmin hikâyesi, daha çok sosyal bir deneyi konu alma yönünde ilerliyor. Onların da aileleri olduğu, aslında eğitimli insanlar oldukları ve hayaller kurdukları, uyguladıkları şiddetten daha fazla anlatılıyor. Filmin bitimine doğru, terörist sıfatına sahip olsalar ve bu insanlara zulüm uygulamış olsalar da, isyancılar dahil bütün karakterlerle öyle bir bağ kuruyoruz ki, varılan sonuç hepimizin içini burkuyor. Çünkü, Weitz, bizlere, bu insanların sanattan etkilenmiş, aşk ve arkadaşlıkla dolu en insani hâllerini gösteriyor. Bulundukları ortamın zorluklarına alışıp, en çok Maria Mercedes Coroy’un başarılı oyunculuğuyla hayat verdiği Carmen karakteri ile de simgelendiği üzere birbirlerine aşık olup, dostluk ile bağlanıyorlar. İzleyici ise, sanatın dil, din, ırk farkı dinlemeden insani duyguları ortaya çıkaran…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Tutsak, politik bir dramı anlatmayı hedefliyor ancak, sanat çerçevesinden izlediğimiz, izleyicisini insani değerlere yoğunlaşarak etkileyen melodramatik bir sosyal deney olarak karşımıza çıkıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.48 ( 2 votes)
55

‘Operanın sonunda herkes ölüyor.’ Tutsak, farklı kültürden birçok insanın aynı kapana kısıldığı anda müzik ve sanatın ortak dil hâline gelişini anlatıyor ve herkese müzik ve sanat aracılığıyla bağ kurduruyor. Anthony Weintraub ile birlikte kaleme aldıkları senaryosunu Paul Weitz’in yönetmenliğinde izlediğimiz Ann Patchett’in 2001 yılında yayınladığı aynı isimli romanından esinlenilen film, belirsiz bir zaman dilimi boyunca aynı ortamda mahkum kalan başka milletlerden insanların müzik aracılığıyla kurdukları bu ilginç bağı anlatıyor.

Politik bir devrim yüzünden katıldıkları davette mahsur kalarak Stockholm Sendromu’nu hatırlatan bir mantıkla birbirlerine alışmaktan, birbirleriyle ilişki kurmaktan kaçamayan sanat ve politika dünyasının önemli isimlerinin bu melodramatik mücadelesini anlatan Tutsak’ın hikâyesi, her ne kadar hiçbir zaman net bir şekilde verilmese de, Amerika’nın güneyindeki bir ülkede geçiyor. Renee Fleming’in seslendirdiği, oldukça yetenekli bir opera sanatçısı olan Roxanne Coss (Julianne Moore), tam bir diva. Her ne kadar menajerine kendisini politik anlamda karmaşa yaşayan bir bölgeye gönderdiği için kızgın olsa da, en büyük hayranlarından, Japon iş adamı Katsumi Hosokowa’nın (Ken Watanabe) kendisi olmayınca katılmayı reddetmesi sonucu, ödenen ücretin yüksek tutulmasıyla farklı kültürlerden önemli insanlarla mahsur kalacağı bu davete, başına geleceklerden habersiz bir şekilde katılmayı kabul ediyor. 1996 yılında Peru’nun başkenti Lima’daki Japonya Büyükelçilik konutunda yaşanan rehine krizini hatırlatan, gücünü kötüye kullanan bir devlete karşı isyan hareketini konu alan filmde, politik fikirler en az konuşulan konular arasında yer alıyor.

Tutsak: Pembe Dizi mi? Politik Eylem mi?

Benjamin (Tenoch Huerta) önderliğindeki isyancılar, burjuva kesim olarak gösterilen, Fransız Büyükelçisi Simon Thibault (Christopher Lambert), Rusya Ticaret Bakanı Victor Fyorodov (Aleksander Krupa) gibi önemli isimlerin konuk olduğu daveti, planlı ve ani bir şekilde basarak eylemlerini başlatırlar. Ancak asıl istedikleri isim; yani başkan Masuda (Phil Nee), o gece, en sevdiği pembe dizinin yeni bölümünü izlemeyi tercih ettiği için davete katılmaz. Dolayısıyla isyancılar, birçok farklı milletten davetlileri rehin almaya karar verirler. Bu farklı milletlerden, farklı diller konuşan ve başka kültürden gelen insanları buluşturan en önemli faktör ise çevirmen Gen (Ryo Kase) ve Coss’un büyüleyici sesi, yani sanat. Weitz, anlatmayı hedeflediği ‘insaniyet’ ve ‘sanat’ kavramları arasındaki sıkı bağı izleyicisine yansıtma konusunda oldukça başarılı bir tutum sergiliyor. Bu anlamda filmin amacına ulaştığını söylemek kesinlikle mümkün. Bir de izleyicisine bu karakterleri, büyük bölümü İngilizce olan filmde kendi dillerinde konuşurken de gözlemleme şansı verince gerçekçi yönleri daha da güçleniyor Tutsak’ın. Karakterler, içinde bulundukları zorluklara, yeni ortamlarına ve en önemlisi birbirlerine, en çok müziğin büyüsüne tanık oldukları anlarda adapte oluyorlar ve terörist konumundaki kişileri en insani hâllerinde izliyoruz. Böylece filmin hikâyesi, daha çok sosyal bir deneyi konu alma yönünde ilerliyor. Onların da aileleri olduğu, aslında eğitimli insanlar oldukları ve hayaller kurdukları, uyguladıkları şiddetten daha fazla anlatılıyor. Filmin bitimine doğru, terörist sıfatına sahip olsalar ve bu insanlara zulüm uygulamış olsalar da, isyancılar dahil bütün karakterlerle öyle bir bağ kuruyoruz ki, varılan sonuç hepimizin içini burkuyor. Çünkü, Weitz, bizlere, bu insanların sanattan etkilenmiş, aşk ve arkadaşlıkla dolu en insani hâllerini gösteriyor. Bulundukları ortamın zorluklarına alışıp, en çok Maria Mercedes Coroy’un başarılı oyunculuğuyla hayat verdiği Carmen karakteri ile de simgelendiği üzere birbirlerine aşık olup, dostluk ile bağlanıyorlar. İzleyici ise, sanatın dil, din, ırk farkı dinlemeden insani duyguları ortaya çıkaran büyüsü karşısında etkilenmekten kaçamıyor.

Hikâyedeki hiçbir karakteri kötü statüsüne yerleştirmeyen tutum, her ne kadar karakterlerle izleyici arasında başarılı bir bağ kurulmasına yol açıyor olsa da, filmin ulaşabileceği heyecan seviyesinin altında kalmasına sebep oluyor ve politik bir dram olması beklenirken daha çok bir pembe diziyi andırıyor. Genel anlamda melodromatik yönü daha gelişmiş, Masuda’nın da beğenebileceği türden filmdeki bu sahne, isyancıların rehineler üzerinde yaptıkları ölüm tatbikatından sonraki en gergin an belki de. Zaten, film boyunca, politik bir dramı, bir hapsoluş hikâyesini izlerken gerildiğimiz ve gerçek anlamda heyecan yaşadığımız belirli sayıda sahne ile karşılaşıyoruz. Bu sahneler de yüksek bir gerilim seviyesi sağlayamadan hızlıca gelip geçiyor. Otoritede kırılan ilk zincir ise, klişe bir şekilde duygusallığı sembolize eden Carmen karakteri ile bir kadın oluyor. Filmin, karakterleri ve izleyicisi arasında kurduğu bağ oldukça güçlü, ancak rehin alınmadan öncesi, yani karakterleri iyice tanımamızı sağlayacak arka plan hikâyesi, hızlıca geçilen kısımlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla olaylardan ve karakterlerin bu kapana kısılmadan önceki hayatlarından pek de haberdar olamıyoruz. Terörist rolündeki isyancıların da eğitimli insanlar oldukları anlatılıyor, ancak üzerinde fazla durulmuyor ve o konuda da ulaşılan duygu seviyesi potansiyelin altında kalıyor. Üzerinde durulmayan bir başka noktanın ise, geçen zaman olduğu söylenebilir. İzleyici tıpkı olayların yaşandığı ülke hakkında  olduğu gibi geçen zaman hakkında da, Kırmızı Haç’tan gelen Messner (Sebastian Koch) karakterinin ilgilendiği işleyen süreç haricinde belirli bir bilgiye sahip olamıyor. Zamanın belirsiz tutulması, özellikle verilmiş bir karar olabilecek olsa da, beraber uzun zaman geçirdiklerine dair işaretler de belirsiz tutuluyor, böylece, tuhaf dostluk kuran bu küçük topluluğun arasındaki bağın derinliği de sorgulanır hâle geliyor. İşleyen sürecin politik yönü de çok sık gündeme getirilmeyince, bu zorlama hâlin gerekliliği ve hayati değeri düşündürüyor.

Tutsak, bir ayaklanmanın, devrimin hikâyesi, ancak bunu anlatma yönünde yaptığı tercihler filmi bu çizgiden uzaklaştırıp bir pembe diziye benzeterek melodramalaştırıyor. Günün sonunda filmin, izleyicisini duygusal anlamda etkilemeyi başarsa da, heyecanlı bir politik gerilimden çok, tekdüze bir dram olduğunu söylemek mümkün.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi