Anna, Emma ve Bihter. 19. yüzyılın son çeyreğinde yazılmış üç romanın başkahramanı olan üç kadın. Yüzeysel yaklaşanların herhangi bir “yasak aşk” hikâyesi olarak gördükleri bu anlatıların klasikleşmesine ve birçok kez sinemaya uyarlanmalarına neden olan o sağlam temeli oluşturan pek çok etken var. Bu üç romandan ilk yayımlanan Flaubert’in Madam Bovary’sinin okurla buluştuğu 1857’den öncesine dönüp baktığımızda ya idealleştirilen ya da normlara uymadığı gerekçesiyle femme fatale olarak stereotipleştirilen kadın kahramanların olduğu romanlarla sıklıkla karşılaşırız. Bizim edebiyatımızda ise Batılı anlamda ilk romanları ele alalım. Örneğin İntibah’da Mehpeyker neden salt kötüdür? Gerçek yaşamda böylesine tek boyutlu insanlar var mıdır? İntibah’ın yayımlandığı 1874’ten ancak yirmi beş sene sonra Halid Ziya Uşaklıgil, geleneksel ataerkil anlatıların tek boyutlu olarak betimlediği bir kadın kahramana ve hikâyeye daha derinlemesine bakma ve başka bir perspektiften anlatma gereği duymuştur. Şüphesiz bu yaklaşımında, Aşk-ı Memnû üzerine yazılan birçok araştırmada da belirtildiği gibi, yazarın okuduklarının etkisi vardır. Kadın kahramanların psikolojik çözümlemeleri üzerinde dur(a)mayan geleneksel anlatılardan farklı olarak Halid Ziya Uşaklıgil’i da etkileyen bu romanlarda anlatı kişilerinin hem iç çatışmalarını, gelgitlerini hem toplum/çevreyle olan çatışmalarını, ikilemlerini görmek mümkündür. Bu durum, elbette anlatıyı daha da güçlendirir ve Anna Karenina örneğinde olduğu gibi 1935’te Clarence Brown, 1948’de Julien Duvivier, 1967’de Aleksandr Zarkhi, 1997’de Bernard Rose ve 2012’de Joe Wright, farklı okuma olanakları sunan bu çok katmanlı metni kendi yorumlarını katarak sinemaya uyarlarlar.

Tolstoy’un romanının biçimsel yetkinliği üzerine konuşmak, bir edebiyat incelemesinin konusudur ya da Tolstoy’un ideolojisi temelinde yazar merkezli yapılacak bir okuma bambaşka bir çözümlemeyi gerektirir[*]. Bu yazıda iki temel soru: Joe Wright’ın uyarlamasından yola çıkarak, ele alınan hikâyeyi/durumu önce anlatı kişileri, sonra da bu hikâyeye tanıklık eden seyirci açısından cazip kılan nedir? Bununla birlikte bu anlatıda Greimas’ın eyleyen şemasındaki eyleyenler (özne, nesne, gönderen, gönderilen, yardımcı ve engelleyici) nelerdir? Başka bir deyişle, özneyi nesneye ulaşmak için harekete geçiren gönderen nedir? Öznenin nesneye ulaşmak için eyleme geçtiğinde ona yardım eden ve engel olan öğeler nelerdir? Statüsü, sahip oldukları, yaşam biçimi düşünüldüğünde bütün bu değerleri önceleyenler için oldukça “imrenilecek” bir yaşamı vardır Anna Karenina’nın. Masal gibi görünen yaşamındaki eksiklikleri ise hikâye açımlandıkça görürüz ve masaldan gerçeğe uyanış, bir Moskova yolculuğunda karşısına Vronski’nin çıkmasıyla başlar. Önceleri yaşadığı toplumun normları baskın gelir ve Vronski’den uzak durmak ister. Aleksey Aleksandroviç ile evliliğinde hiçbir paylaşımlarının olmadığını izleriz bu esnada. Anna’nın yaşamında eksik olan, yavaş yavaş gün yüzüne çıkar.

Ve İlk Dans…

Anna, Vronski’den kaçmayı denese de kısa bir süre sonra balo sahnesinde “Dans et benimle. Seninle dans edemeyeceksem bu operette durmayıp evime gideceğim” sözüyle gelen dans teklifini geri çeviremez ve Anna ile Vronski ilk danslarını ederler. Anna’yı anlatının öznesi olarak aldığımızda bu sahneye kadar özne, yaşamında neyin eksik olduğunu hissetmeye başlar ve böylece ulaşmak istediği bir hedefinin olduğunun farkına varır; ancak onu hedefe ulaşmak üzere harekete geçmesinin önünde toplumsal normlar gibi çok güçlü yaptırımları olan engelleyiciler vardır. Vronski’nin ilk dans teklifini ise “Peki o zaman Kitty için” diyerek kabul eder. Bir nevi o farkına vardığı eksikliği gizlemek için bir bahanenin arkasına saklanır ama bu ilk dans bittiğinde aynada kendiyle yüz yüze gelir! Moskova’dan ayrılmak, yani eylemsizliğe dönmek zorunda hisseder kendini. Giderken tekrar Vronski’yle karşılaştığında aralarında şu konuşma geçer:

Anna: Moskova’dan neden ayrılıyorsun?
Vronski: Başka ne yapabilirim? Senin yanında olmalıyım.
Anna: Sus, bu kadar yeter! Kitty’ye geri dön.
Vronski: Hayır.
Anna: Bu yanlış.
Vronski: Hiç önemli değil.
Anna: Buna hakkın yok.
Vronski: Bir şeyi değiştirmez.
Anna: Beni unutman gerekiyor. İyi bir adamsan her şeyi unutursun.
Vronski: Ya sen? Unutacak mısın?
Anna: Evet.

Her ne kadar engelleyiciler, Anna’yı eyleme geçmesi konusunda durdursa da Anna’da örtük biçimde, Vronski’de ise, özellikle verdiği “Hiç önemli değil” ve “Bir şeyi değiştirmez” yanıtlarını düşünürsek, açıkça kendini gösteren istek, diğer bir deyişle gönderen ve yardımcı eyleyenler, öznenin harekete geçmesi için gerekli tüm koşulları sağlar. Anna, başlamak üzere olan ilişkisine kendisini engelleyen değer yargıları üzerinden yaklaşır. Oysa Hegel der ki “Tutku olmadan hiçbir büyük iş başarılamaz”. Öznenin iç göndereninin (tutkunun) yavaş yavaş kendini göstermeye başladığını göz önünde bulundurursak eyleme geçme vakti de yaklaşmıştır. Vronski’nin teklifleri, attığı cüretkâr adımlar, Anna’nın en güçlü yardımcıları olur. Anna, artık bir yol ayrımındadır ve “Vereceğim bir huzur yok. Bizi huzur beklemiyor. Sadece ıztırap ya da en büyük mutluluk” diyen Vronski, kararlarının sunacağı ödülü ve vazgeçişlerinin neden olacağı kaybı Anna’ya gösterir. Bu iki yolun açıkça belirmesiyle Anna kararını verir. Onu kuşatan toplumsal yargılardan sıyrılarak Vronski’ye “Gitmeni istemiyorum” diyebilir.

Iztırapla Mutluluk Arasında Kalmak

Anna’nın Vronski’yle yakınlaşma cesareti arttıkça engelleyiciler, önce özel alanda karşısına çıkar. O zamana dek Anna’yla yalnızca işiyle ilgili bir gelişme hakkında konuşan Aleksey, Anna’ya Vronski’yle yakınlaşmasının hangi nedenlerle onaylanmayacağını bir topluluğa nutuk verir gibi anlatır. Bu konuşmalarının ardından eşiyle yatağa uzandığındaki karanlık an, Anna’nın “Çok geç” diyen iç sesiyle bir aydınlığa dönüşür. İlk kez seviştikleri an, ilk danslarını anımsatacak bir sahneyle sunulur. Tutkunun başından beri var olduğunu ve artık her iki anlatı kişisini de harekete geçirerek buluşturduğunu görsel olarak yansıtır. “Bu her şeyin sonu” der Anna ve ekler: “Artık senin dışında hiçbir şeyim yok. Unutma bunu!” Anna’nın bu sözlerine “Sen benim mutluluğumsun” diye yanıt veren Vronski, “en büyük mutluluk” dediği yolu tercih ettiklerini hatırlatır. Anna’nın aklına engelleyici olarak karşısına çıkan ne varsa elinin tersiyle ittiği gerçeği gelse bile özne, eyleme geçmiş ve nesneye ulaşmıştır. Anna, “Lanetlendim” sözüyle özetlenebilecek, kolektif zihniyetin neden olduğu suçluluk duygusunu zaman zaman dile getirir; ancak Vronski, buna “Ben kutsandım” diyerek karşılık verir. Bu diyalogun olduğu sahnedeki göstergeleri çözümlersek yönetmen de Vronski’yle aynı fikirdedir. Her ikisi de beyaz giyinmiş, beyaz bir örtünün üzerinde uzanırlar. Doğaya teslim olarak doğanın içinde var olurlar. Ataerkil ahlakın kirlilik atfettiği bu ilişki, Wright’ın kamerasından bembeyaz, arı bir hâlde sunulmuştur.

Vronski, yine cesur bir teklifle gelir Anna’nın karşısına. İlişkilerini gizli saklı sürdürmek yerine Aleksey’e her şeyi anlatarak başka bir yerde yaşamayı önerir. Bu anlatıyı çözümlerken özneyi Vronski olarak alsaydık engelleyicilerinin Anna’ya göre daha farklı ve az olduğunu görecektik. Toplumsal normlar, bir yere kadar Vronski için de kimi güçlükler çıkarabilir; ancak Vronski’nin bu teklifini kabul ederse Anna’nın oğluyla görüşememek gibi bir engelleyicisi vardır. Buna rağmen Anna, Aleksey’e Vronski’yi sevdiğini ve her şeyi göze aldığını söyler. Bu ilişkinin açığa çıkması, Aleksey’in konumunu sarsacaktır. Bu yüzden Anna’yla birbirlerinin statülerini korumak temelinde bir pazarlık yapmayı dener. Anna, sahip olduklarını, “üst düzey” bir memur eşi olmanın getirdiği ayrıcalıkları gözden çıkarmıştır. Aleksey’in statü vb. değerler üzerinden tehditleri onu vazgeçirmez. Simsiyah giyinmiş, hiçbir rengi, hayat belirtisi olmayan bir adamın yanından hızla uzaklaşarak Vronski’nin yanına gider. Anlatı kişilerinin kostümlerinin ve mekânların renklerindeki zıtlık bu sahnede de dikkati çeker. Anna’nın Aleksey’le karanlığa gömülen hayatını Vronski’yle yaşadığı aşk aydınlatır.

Masumiyet ve Cesaret

Vronski’nin bahsi geçen engelleyicilerinden biri de Aleksey’in konumuyla ilişkilidir. Vronski’nin annesi, Anna’yla ilişkisini şöyle yorumlar: “Kendini küçük düşürdün ve hayatını Rusya’ya adamış bir adamın onuruyla oynadın.” Yaşananları, normlar üzerinden değerlendiren anne karakteri, ataerkil ideolojinin yapılandırdığı bir söylemle Anna’yı tamamen bir kenara bırakarak konuyu iki erkeğin onuru meselesine getirir. Onun gözünde bu ilişki, olsa olsa, bir erkeğin erkekliği öğrenirken geçip gideceğini baştan bilerek bir süreliğine oyalandığı bir duraktır. Vronski’nin annesi için daha da önemlisi, erkekler arası hiyerarşide Vronski’den daha üst basamakta olan Aleksey’in, “hayatını Rusya’ya adayan adamın” onurudur. Annesinin isteğiyle Moskova’ya doğru yola çıkmak üzere olan Vronski’ye beklemediği anda gelen Anna da eşlik eder ve hikâyelerinin güzergâhı elbette değişir. Anna, yeniden bir özne olarak harekete geçer ve kendi hayatıyla ilgili seçimler yapma gücünü elinde tutmayı başarır. Greimas’ın eyleyen şemasına göre ifade edersek iç gönderen, bir kez daha özneyi nesneye ulaşması için harekete geçirmiştir. Anna ile Vronski’nin birlikte çıktıkları bu yolculuğun başındaki sevişme sahnesinde bir kez daha karşımıza çıkan beyaz örtülerin, yatak çarşaflarının yananlamı, yine masumiyettir. Wright, bir yandan toplumun bu ilişkiye bakış açısını olduğu gibi yansıtırken bir yandan bu yananlamlarla yargılayıcı bir bakış açısından oldukça uzak bir yaklaşım ortaya koyar. Anlatının temelini oluşturan ilişkiyi var eden ve devamını sağlayan tutkuyu vurgularken ilişkinin masumiyetinin de her fırsatta altını çizer söz konusu göstergelerle. Buna bir başka örnek, ilişkilerini açıkça sürdürdükleri günlerde gittikleri bir davette insanlar, Anna’yı aşağılarken Anna’nın üzerindeki beyaz kıyafettir. Masumiyetini ve cesaretini korur Anna; ancak çevrenin yargılayıcı bakışlarının devamında sözlü ve psikolojik şiddetin gelmesi, onu bir çıkmaza sürüklemeye başlar. Önce, Vronski’den daha çok destek ve fedakârlık bekler. Maruz kaldığı baskı ve şiddete tepkisini söz konusu şiddetin faillerine yöneltemediğinde öfkesini Vronski’ye yönlendirir. Sonra pişman olup Vronski’den kendisini bırakmasını istediğinde Vronski, bu isteği reddeder ve Anna’yı sevdiğini tekrarlar. Bunun üzerine Anna’nın “Neden” sorusuna Vronski’nin verdiği yanıt şu olur: “Aşk için ‘Neden?’ diye soramazsın”. Bu yanıt, tutku sözcüğünün Türkçe sözlükteki temel anlamı olan “İrade ve yargıları aşan coşku”yu tam olarak karşılar.

Anlatıyı kesitlere ayırarak incelediğimizde son kesite kadar olan kesitlerde özne, nesneye; yani Anna, hedefine ulaşır; ancak son kesitte özne, nesneye ulaşamaz. Anna ile Vronski arasındaki çatışmalar, Vronski’nin önceliklerinin değişmesi, bu sonucu doğurur ve böylece özne, başarısız olur. Öznenin başarısızlığının altı da intiharla çizilir. Anna’nın o zamana kadar kendisini ikna ederek harekete geçiren tutkusu, aslında her kesitte tüm engelleyicilere karşın her şeyi göze almasını, başka bir deyişle gözünü karartmasını sağlamıştır. İntiharı da bunun bir uzantısı olarak görmek mümkün. Öte yandan Wright’ın Anna Karenina uyarlamasını genel olarak ele aldığımızda, yazı boyunca örneklendirdiğim bakış açısı, Anna’yı yargılayıcı bir yaklaşım yerine onun masumiyetini vurgulamayı tercih etmesi, filmin artıları olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte finale kadar olan kesitlerde her türlü engelleyiciye karşın özne, nesneye ulaşırken finalde ulaşamamasına neden olan engelleyicilerin çarçabuk, hatta belli belirsiz verilmesi, birkaç sahne öncesinde Anna’yı asla bırakmayacağını söyleyen Vronski’deki dönüşümün yeterince işlenmemesi, bundan sonraki Anna Karenina uyarlamaları için göz önünde bulundurulması gereken noksanlardır. Belki bir gün bir kadın yönetmenin yapıbozum tekniğiyle yapacağı yeni bir Anna Karenina uyarlamasında tamamen farklı bir yaklaşımla hikâyenin sunulması sonucu bu boşluklar doldurulabilir. Böylece tutkunun o ikna edici gücü de daha farklı bir gözle sunulabilir.

Kaynakça

Akarsu, B., Felsefe Terimleri Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1998.
Hegel, G.W.F., Tarihte Akıl, Çev. Önay Sözer, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1995.
Yücel, T., Yapısalcılık, Can Yayınları, İstanbul, 2005.
[*] Böyle bir perspektiften Tolstoy’un kurmaca metinlerini bir daha okumak isteyenlere yazarın düşünce yazılarından oluşan kitaplarını okumalarını öneririm.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi