Geçtiğimiz günlerde ortaya yeni çıkartılan belgelerle Türkiye sineması tarihi yeniden tartışmaların odağına yerleşti. Türkiye sinemasının ilk filminin ne olduğu tartışması bir yana, geriye dönüp baktığımızda bu coğrafyadan çıkmış güçlü bir film külliyatından söz edebiliriz. Bu güçlü mirasta bilinen birçok başyapıtın yanında, unutulmaya yüz tutmuş son derece başarılı filmle de mevcut. Özellikle bir arşivcilik geleneğimizin olmamasından kaynaklanan bu durumla karşı karşıya kalan ama daha fazla değer görmesi gerektiğini düşündüğümüz yapımların yer aldığı Türkiye sinemasında yeniden keşfedilmeyi bekleyen 10 başarılı film listesini sizler için hazırladık.

Kötü Tohum (1963)

Yeşilçam döneminde, Hollywood yapımlarından esinlenilerek birçok film yapıldığı ve bunları genellikle çok başarılı sonuçlar doğurmadığı bilinen bir gerçek. Fakat Kötü Tohum bu konuda ciddi bir istisna olarak dikkat çekiyor. Mervyn LeRoy’un yönettiği 1956 yapımı The Bad Seed (Canavar Tohumu) filminin Yeşilçam uyarlaması olarak niteleyebileceğimiz Kötü Tohum için Türkiye’den çıkmış en iyi gerilimlerden biri olduğunu söylersek abartmış olmayız. Nevzat Pesen’in yönetmen, senarist ve yapımcı olarak imzasını attığı ve “şeytanı çocuk” figürü üzerinden şekillenen film, o dönem 9 yaşında olan Alev Oraloğlu’nun oyunculuğuyla da dikkat çekiyor.

Bitmeyen Yol (1965)

Türkiye sinemasında sosyal gerçekçi damarın belki de en güçlü olduğu yıllarda çekilen Bitmeyen Yol, bu başlık altında değerlendirilen filmler arasında asla atlanılmaması gereken, en başarılı yapımlardan biri. Duygu Sağıroğlu, filmin hem yönetmen koltuğunda oturuyor, hem de senaryoda onun imzası var. Sinemamızda da etkisini yoğun bir şekilde hissettiren, Türkiye tarihinin de en önemli sorunlarından biri olan doğu-batı, büyük şehir-taşra ikilemlerine çok etkili bir yerden yaklaşan film, Türkiye halklarının bu çift yönlü yolda asla sonu gelmeyen -ya da gelmeyecek- bir yolculukta olduğunun altını ustaca çiziyor. Filmin biçimsel olarak da dönemine göre oldukça yenilikçi bir yerde durduğunu ve kimi sahnelerde karakterlerin ruh hâlini yansıtırken gerçeküstücü bir üsluba yaklaştığını eklemekte fayda var.

Ölmeyen Aşk (1966)

Birçok kez sinemaya uyarlanmış Emily Brontë romanı Uğultulu Tepeler’in yurt dışında yapılan uyarlamalarına baktığımızda ikisinin William Wyler ve Luis Buñuel gibi iki usta yönetmen tarafından çekildiğini görüyoruz. Buradan hareketle düşündüğümüzde aynı romanın Türkiye’den çıkan uyarlaması olan Ölmeyen Aşk’ın altında Metin Erksan gibi Türkiye sinemasının en önemli yönetmenlerinden birinin imzasını görmek bile heyecan verici. Romanın “Türk filmi” kalıplarına uyan yapısını koruyan ama yönetmenin kendisi gibi hırçın ve aşkın duygularla dolu bir uyarlama Ölmeyen Aşk. Erksan’ın kendinden ödün vermeyen sinema anlayışının her anına nüfuz ettiği filmin açılışında yaklaşık 5 dakika boyunca herhangi bir diyalog olmaması da bu durumun bir kanıtı.

Bedrana (1974)

Süreyya Duru’nun yönetmen koltuğunda oturduğu Bedrana, Türkiye’nin kırsalında yasalar ve yazılı olmayan feodal kurallar arasında sıkışıp kalmış insanların yaşadıklarına odaklanıyor. Toplumun kendi içinde yarattığı kuralların bireyler, özellikle de kadınlar üzerindeki boğucu etkisini sonuna kadar yansıtmayı başaran Bedrana, ufak tefek teknik sorunları gözden kaçmasa da, anlatısında kadına açtığı yerle kıymetlenen bir yapım. Senaryoyu Bekir Yıldız’ın Bedrana ve Hamuş öykülerinden yola çıkarak kaleme alan Vedat Türkali’nin de filmin başarındaki rolü yadsınamaz boyutta. Başrollerinde Aytaç Arman ve Perihan Savaş’ın bulunduğu film katıldığı Karlovy Vary Film Festivali’nden de özel bir ödül almıştı.

Endişe (1974)

Yılmaz Güney sinemasınında politik duruşun ağır bastığı dönemin ürünlerinden biri olan Endişe; Umut, Yol ya da Sürü kadar çok bilinmese de eğildiği konuyu olgun ve sözünü sakınmayan bir sinema diliyle ifade etmesiyle mutlaka görülmesi gereken bir film. Çukurova’daki pamuk işçilerinin yaşam şartlarını yansıtan bu sosyal gerçekçi yapım, hem dönemin ekonomik şartlarına hem de o coğrafyanın kültürel yapısına dair güçlü sözler içeriyor. Başlık parası problemleriyle uğraşırken, bir yanda da tarımda makineleşmenin etkisiyle işini kaybetme durumuyla yüz yüze kalan Cevher rolünde Erkan Yücel’in harikalar yarattığı film, o yıl Antalya Film Festivali’nden beş ödülle dönmüştü. Endişe, bugün etkisini az hissetmemize rağmen güçlü bir politik sinema geleneği olan Türkiye’den çıkan yumruk gibi bir film.

Müthiş Bir Tren (1975)

Metin Erksan’ın TRT için çağdaş yazarların öykülerinden uyarladığı beş orta metrajlı filmden biri olan Müthiş Bir Tren, Türkiye sinemasından çıkan en güçlü biçimsel denemelerden biri olarak öne çıkıyor. Büyük yazar Sait Faik Abasıyanık’ın öyküsünden uyarlanan filmin rüyavari havası, Fransız yönetmen Alain Resnais’nin sinemasını akla getirir nitelikte. Yaşam belirtisi göstermeden hareketsiz bir şekilde duran insanların arasında dolanan ana karakterin, hatırladıkları ve hatırlayamadıkları arasında gidip gelen filmin yer yer gerilim türüne yaklaştığını da söyleyebiliriz. Erksan’ın nasıl bir vizyoner olduğunu gözler önüne seren film, özellikle Türkiye sineması sınırları içinde zamanının çok çok ötesinde bir deneme.

Yusuf ile Kenan (1979)

Türkiye sinemasının auteur yönetmenlerinden Ömer Kavur’un ikinci uzun metrajlısı Yusuf ile Kenan, Antalya Film Festival’inde En İyi Film ve En İyi Senaryo Ödüllerine layık görülmüş bir film. Babaları bir kan davası sebebiyle öldürülen iki kardeşin amcalarını bulmak amacıyla İstanbul’a kaçmaları sonucu geldikleri büyük şehirde yaşadıklarını konu alan filmin senaryosunun altında Kavur’la birlikle Türkiye sineması için oldukça önemli bir isim olan Onat Kutlar’ın da imzası bulunuyor. Ömer Kavur’Un kariyerinin ilerleyen döneminde gireceği gerçeküstücü ve psikolojik yönü ağır basan üslubunun uzağında, gerçekçi bir tona sahip olan film, hem İstanbul’un arka sokaklarını yansıtmadaki özeniyle hem de sinemamızın en başarılı büyüme hikâyelerinden birini anlatıyor oluşuyla öne çıkıyor.

Faize Hücum (1982)

1980’ler liberal ekonomiye geçilmesiyle birlikte Türkiye’nin toplumsal yapısında ciddi çalkantıların yaşandığı bir dönem olarak dikkat çeker. Bu dönemde öncesinin öğretmenlik ve memurluk gibi el üstünde tutulan meslekleri gözden düşmüş, herkesin özel girişimler üzerinden ya da olabilecek en kısa yoldan köşeyi dönebilme hayali baskın hâle gelmiştir. Bu dönemde yaşananların, hem de o dönemin içindeyken, güçlü bir portresini çıkarmasındaki başarıyla öne çıkan Faize Hücum’un merkezinde, kelimenin tam anlamıyla örnek bir memur olan ve Genco Erkal’ın oyunuyla derinleşen Kamil Bey yer alıyor. Bu karakterin dönemin sosyal ve ekonomik atmosferinin en önemli aktörlerinden olan bankerlerin sattığı hayallere kapılmasıyla yaşadıklarını anlatan Faize Hücum, Türkiye sinemasının en iyi hicivlerinden biri olarak da tanımlanabilir.

40 Metrekare Almanya (1986)

Almanya’da yaşayan Türk bir işçinin eşini eve hapsetmesi durumundan yola çıkan 40 Metrekare Almanya, geleneklerin kadına olan sınırlayıcı ve baskıcı bakışını başka ülkede geçen olaylara yedirerek, bu bakışın coğrafyayla ilgili olmadığını, bireylerin kafa yapılarına işlediğini gösteriyor. Aslen bir caz sanatçısı olan Özay Fecht’in canlandırdığı Turna’nın içine kapandığı dünyanın hem oyuncu performansı olarak hem de mekansal olarak klostrofobinin kurulmasındaki başarısıyla öne çıkan filmin yönetmen koltuğunda ise Tevfik Başer oturuyor.

Kara Sevdalı Bulut (1987)

Çekildiği dönemde uzun süre yasaklı kalan ve seyirciyle buluşması engellenen Kara Sevdalı Bulut, daha çok Bir Avuç Cennet filmiyle tanınan yönetmen Muammer Özer’in imzasını taşıyor. Film küçük kızlarıyla birlikte yaşayan fabrika işçisi bir kadın ve banka memuru eşinin sakin ve sessiz bir hayat sürmekteyken gerçekleşen askeri darbenin bireyler üzerindeki etkisini konu ediniyor. Gerçekleşen darbe sırasında ailenin evi silahlı kişilerce basılır ve kadın apar topar götürülür. Bir süre sonra döndüğündeyse neredeyse bir hayalet gibidir. Kendini yeniden var edebilmek, hayattaki yerini yeniden bulabilmek için mücadele eden kadının bu durumu, eşini erkekliğe dair sorgulamalara iter. Hem kadının yaşadığı yıpranmayı hem de erkeğin içine düştüğü paranoyak ruh hâlini güçlü bir şekilde yansıtan filmin başrollerinde iki usta oyuncu Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer var. Kara Sevdalı Bulut aynı zamanda Bilginer’in ilk sinema filmi olma özelliğini de taşıyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi