Fransızca kökenli arabesque kelimesinden Türkçeye geçen arabesk, “Arap usulü”, “Arap tarzı” anlamlarının yanı sıra evrensel düzlemde mimariden güzel sanatlara geniş bir yelpazede, özellikle de süsleme sanatı ve müzikte “şarka özgü stil”i niteler. Batıya bakıldığında daha çok iç ve dış mimaride oryantalizan olanın yani doğuya özgü etnik dokuların ifadesinde arabesk tanımlamasının yapıldığı görülse de Türkiye’de arabesk tabiri ilkin müzik, ardından da sinemayla özdeşleşir.

1930’lu yılların sonunda Mısır filmlerinin Türkiye’de gösterime girmesi ve Mısır radyosundan yükselen Arap ritimlerinin popülaritesi, Türkiye’nin ilk şarkılı filmlerle tanışmasına vesile olmakla kalmayıp, arabesk kültürünün de hızlıca yayılım göstermesine yol açtı. Türkiye’de Mısırlı bestekâr ve müzisyen Muhammed Abdülvahab’ın başrolü Nejat Ali’yle paylaştığı ve 1938’de gösterime giren filmi Aşkın Gözyaşları – Damua’l Hubb, o dönemde büyük ilgi görür. Muhammed Abdülvahab’ın bestelediği, Hafız Burhan’ın Türkçeleştirerek plağa okuduğu “Sahirtu” tangosu da yine o dönem Türkiye’de yoğun beğeni kazanır. 1936 yapımı Vedad, 1937 yapımı Neşid el Emel, 1947 yapımı Fatma gibi filmlerin başrolünde olan Ümmü Gülsüm’ün yanı sıra Asmahan el Atraş, Leyla Murad, Ferid el Atraş, Samiye Cemal gibi ses sanatçılarının başrollerde olduğu şarkılarla örülü melodram türündeki bu filmler ve doğuya özgü enstrümanlarla seslendirilen şarkılar; Cumhuriyet’in ilk yıllarında batıya yaklaşmaya çalışan Türkiye’deki bazı kesimler için bir kaçış ve hatta bir başkaldırı olarak yorumlanabilir. Türkiye’nin “muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşma gayesiyle farklı kültür sanat disiplinlerinde yoğun bir motivasyon gösterdiği bu dönem, Osmanlı kültüründen arda kalan toplumda öncelikle bireylerin yeniliği algılayabilecek bir seviyeye evrilmesini, ardından da çağdaş bir toplum yaratmayı hedefler. Ancak toplumsal hafızada yer edinen sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel pek çok faktör, bu yenilenme dönemindeki her bireye aynı derecede hitap edemediği için Arap usulü eserlerin Türkiye’de revaç gördüğü bu dönem üzerinden toplum nezdinde ortak payda yakalamanın güç olduğu çıkarımına varılabilir.

Sevmek Günah mı?

Suat Sayın’ın 1964 yılında Ahmet Sezgin’in seslendirmesi için bestelediği Sevmek Günah mı? adlı eseri, Türkiye’de arabesk müziğin ilk temsili sayılır. Sayın’ın bestekâr Muhammed Abdülvahab’ın eserinlerinden ilhamla bestelediği Sevmek Günah mı? adlı bestesi, beraberinde Türkiye’ye arabesk kelimesini de kazandırmış oldu. Bu dönemde Bir Teselli Ver, Sevenler Mesut Olmaz, Başa Gelen Çekilirmiş gibi şarkılarıyla arabesk kültürün ortasında hayat bulan Orhan Gencebay’a göre arabesk müzik, “Türk sanat müziği, Türk halk müziği ve bunlara ek olarak da batı tekniğinin her türlü olanaklarına, özgür sunumun eklenmesinden oluşan bir müzik” türüydü. Timur Selçuk ise arabesk müziği,“Türk sanat müziği ve Türk halk müziğinden etkilenen batı tarzı yapay motif ve tavırlar da katarak çağdaş bir müzikal azgelişmişlik örneği olarak ülkemizin ekonomik ve kültürel tablosunu büyük bir ustalıkla sergileyen ritmik yapısıyla dinamizmden uzak, tekdüze bir müzik” olarak yorumladı. Yani arabesk, net bir tanımlamadan uzak olmakla birlikte kendi içinde birçok kodu barındıran bir duygu bütünlüğü olarak görülebilir. Ancak arabeske bakacak olursak, birey odaklı/benmerkezci bir sistem görülür. Kırsaldan kente göç, göçle beraber gelen yabancılaşma, gecekondulaşma ve kent yapısında oluşan uçurumlar, değişen yaşam tarzı ve insan ilişkilerinde görülen sert geçişler, kente ayak uydurmaya çalışan ancak bir yanı da kırsalda kalan göçebenin sıkışmışlığı ve belirsizliği, geleceğe dair akıbetin bilinmezliği gibi başlıklarla genelden özele gidildiğinde olayın odağındaki bireyin o büyük çaresizliğini anlayan, onun paylaşan ve duyuran arabesk kültür; İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Neşe Karaböcek, gibi halkın umut beslediği sanatçıları doğurdu. Ancak arabesk kültürün bir popüler kültür uzantısı olduğu da aşikâr. Zira çaresizlik, şikâyet, arayış, sitem gibi duygularla örülü bir sarmalda yuvarlanan bireyin bir boşlukta süzüldüğü malûm genel-geçer durum, ebedi olmayan ve bireyi salt o ana hapseden popüler kültürle elbette ilişkilendirilecektir.

Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapısı, sinemanın da gidişatına yön verdi. 12 Eylül 1980 tarihli askeri darbenin ardından yaşanan kaos ortamında bireyler kendi iç dünyalarına dönerek yalnızlaştılar. Halkın büyük kesimi arabesk kültür ürünlerine yoğun ilgi gösterdi. Yeşilçam’ın romantik melodramından farklı olarak kahrolma, çile, aşağılanma, dışlanma, yoksulluk gibi duyguların çok yoğun olduğu; mutluluklarınsa kısa süreli ya da aldatmaca olarak gösterildiği filmler üretildi. Genellikle sanatçının, seslendirdiği şarkılarla öne çıktığı ve çoğunluğu konu olarak birbirine benzer ilerleyen bu filmlerde başroldeki müzisyenlere Necla Nazır, Perihan Savaş, Serpil Çakmaklı, Oya Aydoğan gibi kadın oyuncular eşik etti.

Arabesk kültür ürünü yapımlardan Orhan Gencebay ile Müjde Ar’ın başrolleri paylaştığı Şerif Gören imzalı Aşkı Ben Mi Yarattım’da, peşinde kan davalıları olan Orhan ile hayat kadını Mehtap’ın yaşadıkları anlatılır. Temel Gürsu imzalı 1986 yapımı Acı Lokma filminde kan davalısının kızına âşık olan Küçük Emrah’ın hikâyesine odaklanılırken; Gürsu’nun 1978 yapımı Ferdi Tayfur ve Canan Perver’li filmi Derbeder’de ise ağa kızı İpek’le ırgat Ferdi’nin umutsuz aşk hikâyesi aktarılır. Ülkü Erakalın’ın 1986 tarihli Acıların Kadını filminde sanatçı Bergen’in acı ve hüznü yüksek yaşam öyküsü anlatılırken; Yücel Uçanoğlu imzalı 1984 tarihli Ağlattı Kader filmi, Müslüm Gürses ile Ayşegül Ünsal’ın performanslarıyla pavyonda çalışan bir dansöz ve cezaevinden yeni çıkan bir gence odaklanır. Bu dönemden Ah Bir Çocuk Olsaydım, Boynu Bükük, Leyla ile Mecnun, Küçüksün Yavrum, Ayağında Kundura, Yuvasız Kuşlar adlı filmler gibi pek çok örnek mevcut.

Arabesk kültürün Türkiye sinemasında yer bulduğu 70’li yıllarda Yılmaz Güney’in Umut filmi gibi mesaj kaygısı taşıyan, toplumla kontakta olmak isteyen bir zihniyet söz konusuydu. 80’li yıllarda sinemada arabesk kültürü zirvesini yaşarken, 70’lerde baş gösteren erotik film furyası da gerileme gösterdi. Bu dönemde Küçük Emrah, Bergen, Küçük Ceylan, Ercan Turgut gibi sanatçılar art arda başrol oynadılar. 90’lara gelindiğindeyse arabesk kültür sinemada etkisini yitirmeye başladı. Video film teknolojisinin gelişmesi ve video oynatıcılarının da yaygınlaşmasıyla pek çok film videokasetlere aktarıldı. Konuları birbirine benzer olduğu için senaryoları kısa sürelerde tamamlanan arabesk filmler de artık salonları doldurmamaya başladı. Ancak bir popüler kültür uzantısı olan arabeskin kendi içindeki popüler alt başlıklarından biri eksilirken yerine yenisi geliyordu: televizyon dizileri.

Arabeski Hicveden Bir Arabesk

1988 yılında çektiği Arabesk filmiyle 70’lerde ivme kazanan, 80’lerdeyse doruk noktasına ulaşan arabesk furyasını hicveden Ertem Eğilmez, başrollerini Şener Şen ile Müjde Ar’ın paylaştığı filmiyle bir dönemin noktalanışına adeta trajikomik bir son yazıyor. Senaryosunu Gani Müjde’nin kaleme aldığı ve ağa kızı Müjde ile yanaşma oğlu Şener’in daha çocuk yaşta ve kırsalda başlayan hüzünlü aşk hikâyesini İstanbul’a taşıyan Eğilmez, Şener’in kaderine yanlış anlaşılma, terk edilme, hapse girme, ünlü olma, kör olma gibi bariz klişeleri yerleştirirken; Müjde’nin kaderini sevdiğinin kendisi yerine parayı tercih etmesi, tecavüze uğrama, hayat kadını olma, zengin koca bulma klişeleriyle çiziyor.

Sürekli tekrara düşen söz konusu arabesk kültür başlıklarının tek bir film üzerinden hayat bulduğu bu yapımın çarpıcı noktalarında biri de hikâyede başrollerdeki Şener ile Müjde’nin başından geçen olaylar zincirinin yan rollerdeki karakterlere yüklenen ayrı ayrı başka arabesk kültür klişeleriyle destekleniyor oluşu. “Gazinocular Kralı” rolüyle Uğur Yücel, daha çocuk yaşta kendini kötülüğe teslim etmiş Kaya karakteriyle Necati Bilgiç, içinde büyük bir yalnızlık barındıran naif âşık Tarık Pabuççuoğlu, hayat tecrübesinin abartılı makyajının altında gizleyen tuvaletçi kadın rolünde Suzan Akyay gibi başlıca yan roller, adeta Şener ile Müjde kadar derinlikli bir anlatıma sahip.

Her ne kadar muzip, abartılı, eleştirel bir üslupta işlense de Arabesk, arabesk klişelerini eleştirirken kendi sinema etiğini geride bırakmadan ve özellikle kopyalama hızındaki senaryo yazım tekniğinden uzakta, aksine incelikli bir senaryo ortaya koyarak bir eleştiri sunuyor. Ölümle anında gelen şu “hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden geçmesi” gibi yönetmen Eğilmez de sanki arabeskin ölümünü, bugüne kadar bu kültürde yer edinmiş tüm klişeleri kullanarak absürt bir dile aktarıyor. Ancak bu da yetmiyor ve filme son darbe, final sekansında vuruluyor. Şener ile Müjde’nin dayanılmaz ıstırabı, ölümden sonra da yakalarını bırakmıyor. İkisinin de cehenneme sürüklendiği bu filmin kazananı kötü adam Kaya oluyor. Buradan Arabesk’in, yalnızca arabesk kültüre karşı değil,  “mutlu son”la biten Yeşilçam klasiklerine karşı da bir duruşu olduğu çıkarımını yapmak yanlış olmayacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi