Sinemanın ekonomik olarak daha çok Amerika ve Avrupa’nın egemenliğinde bir sanat dalı olduğu hepimizin malumu. Endüstriyel sinemanın da bağımsız sinemanın da dizginleri bu “ileri” güçlerin elinde. Hâl böyle olunca sinema tarihi yazılmaya evvela bu coğrafyalara dahil ülkelerden başlanıyor ve ortaya, genellikle “Batılı” yönetmenlerin ekseninde oluşturulmuş, artık kanıksanmış bir sonuç çıkıyor. Fakat Amerika ve Avrupa’da konuşlanmış yönetim anlayışlarının dünyanın diğer bölgelerinde yürüttükleri hem ekonomik hem de kültürel emperyalizm, başka türden sinema anlayışlarının oluşmasının önünü kesebilmiş değil. Bu coğrafyaların başında da Güney Amerika geliyor elbette. Yanı başlarındaki Amerika Birleşik Devletleri’nin de sayesinde her daim sosyal ve politik çalkantılarla mücadele eden Latin Amerika ülkelerinden, bu duruma refleks olarak genellikle siyasi damarı güçlü bir sinema geleneğinin geliştiği bu ülkelerden, çok farklı türlerde filmlere imza atan çok önemli sinemacılar çıkmıştır tarih içersinde. Biz de bu kıtanın sinemasına adım atarken bir rehber olarak da başvurulabilecek tüm zamanların en etkili 20 Latin Amerikalı yönetmeni listesini hazırladık. Yönetmenlere geçmeden önce kariyerlerine Meksika’da başlamalarının ardından kendilerini iyiden iyiye Hollywood’a kaptırmış görünen “Üç Amigolar”ı ve Arjantin doğumlu olmasına rağmen tüm filmlerini Fransa’da çeken Gaspar Noé’yi listeye dâhil etmediğimizi belirtelim.

Derleyenler: Güvenç Atsüren & Murat Emir Eren

Tüm Zamanların En Etkili 20 Latin Amerikalı Yönetmeni

Alejandro Jodorowsky

Öne çıkan film: Köstebek – El Topo (1970)

1929 yılında Şili’de dünyaya gelen Alejandro Jodorowsky, sinema dünyasının hâlihazırda yaşayan en özgün yaratıcılarından biri. Kıta sinemasının ve ana akımın yönelimlerine kariyeri boyunca sırtını dönen Jodorowsky, sürreal öyküleriyle zihin açan, rüyalardan, mitlerden yola çıkan, büyüleyici bir görselliğe sahip olan, hem çok tanıdık gelen hem de hiçbir şeye benzemeyen filmleriyle hafızalara kazınan dev bir isim. Yönettiği az sayıda filmin her biri başyapıt kıvamında olan, yönetemediği film (Dune) belki de sinemaseverler nazarında tarihin en çok merak edilen yapımlarından olan biri o. 1957 yılında çektiği kısa filmi La cravate ile başladığı kariyerine Köstebek – El Topo (1970), Kutsal Dağ – La montaña sagrada (1973), Santa sangre (1989) gibi aşılamaz eşikler sığdıran Jodorowsky’nin her zevke hitap etmeyen filmleriyle hiçbir zaman büyük festivallerin “sevgilisi” olmadığını da belirtmek gerek.

Arturo Ripstein

Öne Çıkan Filmi: Koyu Kırmızı – Profundo carmesí (1996)

Film setlerine usta İspanyol yönetmen Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği Yokedici Melek – El ángel exterminador’da asistanlık yaparak adım atan bir isim Artura Ripstein. Özellikle yalnızlıktan mustarip, hayatın onlara dayattıklarına meydan okuyan karakterlerin hikâyelerini anlattığı etkileyici bir filmografiye sahip olan yönetmenin, ülkesi Meksika’nın dışında Avrupa’da da büyük saygı gördüğünü, hatta kimilerine göre yaşayan en büyük Meksikalı yönetmen olduğunu söyleyebiliriz. Zira kendisi, tam üç kez Altın Palmiye için yarışmış olmasının yanında, ustası Buñuel’in ardından Meksika devletinin verdiği Ulusal Bilim ve Sanat Ödülü’ne layık görünen ikinci sinemacı olma gibi önemli bir ünvana da sahip.

Carlos Reygadas

Öne Çıkan Filmi: Sessiz Işık – Stellet Licht (2007)

“Üç Amigolar”ın Hollywood’a transfer olmasıyla Meksika sinemasının özellikle arthouse kanadının en önemli ismi hâline geldiğini söyleyebiliriz Carlos Reygadas’ın. Yönetmenin, varoluşculuğun etkisinin yoğun şekilde hissedildiği filmlerinin fikirsel anlamda “büyük sözler” söylemek konusunda taşıdıkları iddia fazlasıyla dikkat çekicidir. Öyle ki; bu iddia Reygadas filmlerinin büyük tartışmalara neden olan, provokatif damarının can suyunu taşır adeta. Böylesi bir çıkış noktasına sahip bir sinema anlayışı için nefret ve hayranlık arasındaki geniş skalanın uçlarında bir yerlerde olmak kaçınılmazdır seyirci için. Usta yönetmen Tarkovski’den etkilenerek sinemaya başlayan Reygadas’ın, medeniyet, ehlileşme, siyaset ve insanlık gibi çok büyük kavramlara son derece geniş perspektiflerden yaklaştığı eserlerinde dışavurumcu uzun planlar dikkat çeker. Reygadas, yine çokça tartışılan son filmi Bizim Çağımız – Nuestro tiempo’da oyuncu olarak da kamera karşısına geçmiştir.

Claudia Llosa

Öne çıkan film: Acı Süt – La teta asustada (2009)

Perulu yönetmen Claudia Llosa, son 20 yıl içerisinde parlayan Güney Amerikalı sinemacılar içerisinde dikkat çeken, önemli bir isim. Bilhassa kadın haklarına eğilen filmleri ve etkileyici anlatım diliyle dikkat çeken Llosa, 2006 yapımı ilk filmi Madeinusa ile Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yapmış, birçok festivalden övgüyle dönmüştü. Ancak Llosa asıl çıkışını, 2009 yılında çektiği Acı Süt – La teta asustada ile gerçekleştirdi. Nadir bir hastalığa yakalanan ana karakteri üzerinden ülkenin tecavüz ve şiddetle sınanan kadınlarına dair güçlü bir öykü sunan film gösterildiği yıl En İyi Yabancı Film kategorisinde Oscar adayı olmuştu. Bu film sonrasında Jennifer Connelly’nin başrolünde yer aldığı Paramparça – Aloft’u çeken Llosa, görece olumsuz eleştirilerle karşılaşsa da hâlihazırda yeni projesi en çok merak edilen isimlerden biri.

Emilio Fernández

Öne Çıkan Filmi: María Candelaria (1944)

Meksika sineması, günümüzde del Toro, Iñárritu ve Cuarón üçlüsünün ana akımın içine girmesiyle görünür olmuş durumda. Fakat hem ülkelerinde film çekme hem de Hollywood’la sürekli dirsek temasında olma hâli ilk kez bu isimlerle ortaya çıkmadı elbette. 1942-1979 yılları arasında 43 film çekmiş, Meksika sinemasının öncü isimlerinden olan Emilio Fernández’i başta Vahşi Belde – The Wild Bunch gibi birçok değerli Hollywood yapımın oyuncu kadrosunda da görebilmekteyiz. Fakat Fernández’in önemli bir özelliği daha var; o da ünlü Oscar heykelciğinin modeli olması. Tüm bunlarla birlikte düşününce Emilio Fernández’in Latin Amerika’nın en önemli sinemasal figürlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin 1946’da yönettiği María Candelaria ile Altın Palmiye kazandığını ve bu filmin hâlâ bu ödüle ulaşan tek Meksika filmi olduğunu da hatırlatalım.

Fernando Meirelles

Öne çıkan film: Tanrı Kent – Cidade de Deus (2003)

Brezilyalı sinemacı Fernando Meirelles, mimarlık eğitimi sırasında ilgi duyduğu sinemaya üniversitede çektiği videolarla başlar. Meirelles’in çektiği ve video art formuna yakınsayan kısa filmlerin festivallerde gördüğü ilgi ve alaka onu önce televizyonda bağımsız içerikler üreten biri, sonra da büyük çaplı reklam filmlerinin emanet edildiği bir yönetmen olmaya yönlendirir. Meirelles, 350’den fazla karakterin yer aldığı, baş döndüren bir anlatıya sahip olan Tanrı Kent – Cidade de Deus adlı romanı 2003 yılında Kátia Lund ile birlikte sinemaya son derece yenilikçi bir anlatıyla uyarladıktan sonra tüm dünyada tanınır. Dört Oscar adaylığı kazanan filmin sonrasında yönetmen, 2005’te Arka Bahçe – The Constant Gardener, 2008’deyse Körlük – Blindness adlı, her birinde uluslararası yıldız oyuncuların yer aldığı filmlere imza atar. Yakın dönemde Brezilya’da çektiği televizyon dizilerine mesai harcayan Meirelles’in son filmiyse Netflix için çektiği İki Papa – Two Popes.

Fernando E. Solanas

Öne çıkan film: Tangolar – El exilio de Gardel: Tangos (1985)

Arjantinli iflah olmaz muhalif sinemacı Fernando E. Solanas, Güney Amerikalı sanatçıların eserlerinden yola çıkarak kıtanın politik iklimine dair güçlü anlatılar ortaya koymuştur kariyeri boyunca. 60’lı yılların başında kısa filmlere ve Fırınların Saati – La hora de los hornos gibi uzun soluklu, kıtanın sömürge tarihine odaklanan belgesellere imza atan Solanas, Paris’te sürgün hayatı süren bir grup Arjantinli’nin hayatına odaklandığı 1985 yapımı Tangolar – El exilio de Gardel: Tangos ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanır ve uluslararası arenada tanınırlığını artırır. Cannes Film Festivali’nde kendisine En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran 1988 yapımı Güney – Sur, sonrasında çektiği El viaje (1992) ve La nube (1998) gibi filmlerin ardından Arjantin’in yakın dönem tarihindeki askeri darbe, ekonomik buhran gibi meselelere eğilen belgeseller çekmeyi sürdürür.

Glauber Rocha

Öne Çıkan Filmi: Kızgın Toprak – Terra em Transe (1967)

Yazdığı “Açlığın Estetiği” isimli manifestoyla Cinema Novo akımının kurucusu olarak işaret edebileceğimiz yönetmen Glauber Rocha, Güney Amerika sinemasında son derece baskın olan politik damarın en önemli temsilcilerinden biridir şüphesiz. Kültür emperyalizminin dayattığı temaları da estetik kaygıları da kökten reddeden sinemacı ülkesi Brezilya’nın ve içinde yaşadığı toplumun dertlerine çevirir kamerasını. Bunu yaparken de bazen Kara Tanrı, Beyaz Şeytan – Deus e o Diabo na Terra do Sol’da (1964) olduğu gibi western ikonografisini ters yüz eder, bazen de Kızgın Toprak – Terra em Transe’de olduğu hayali bir ülke kurgular. Kaldı bu iki film, Brezilya’da eleştirmenler ve yazarların katılımıyla yapılan bir ankette tüm zamanların, sırasıyla en iyi ikinci ve beşinci Brezilya filmi seçilmişlerdir. Yer yer avangard yer yer de deneysel bir yaklaşımla klasik hikâye anlatımının kalıplarını yerle yeksan eden Rocha’nın filmleri ilkin içine girilmesi zor görünse de özellikle politik yetkinlikleriyle müthiş bir derinliğe sahiptirler.

Hector Babenco

Öne çıkan film: Örümcek Kadının Öpücüğü – Kiss of the Spider Woman (1985)

Arjantin doğumlu ve Brezilya vatandaşı sinemacı Hector Babenco, hassas anlatısı ve oyuncu performanslarıyla öne çıkan, politik nosyonu yüksek filmleriyle tanındı. 70’li yılların sonunda Brezilya’da başladığı kariyerine, 1981 yapımı filmi Pixote: A Lei do Mais Fraco’nun getirdiği uluslararası başarı sonrasında (Film Altın Küre adaylığı kazanmıştı) ABD’de devam eden Babenco’nun burada 1985 yılında çektiği Örümcek Kadının Öpücüğü – Kiss of the Spider Woman adlı filmi En İyi Yönetmen dâhil dört dalda Oscar adayı oldu. William Hurt’e En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getiren film, politik bir tutsakla, eşcinsel bir mahkûmun öyküsüne odaklanıyordu. Babenco bu film sonrasında başrollerini Jack Nicholson ve Meryl Streep’in paylaştığı 1987 yapımı Sonsuz Matem – Ironweed adlı filmi çekti. Bu film her iki oyuncuya da Oscar adaylığı kazandırdı. 2003 yılında çektiği Carandiru ile Güney Amerika’da birçok prestijli ödül kazanan yönetmen ne yazık ki 2016 yılında hayatını kaybetti.

Humberto Mauro

Öne Çıkan Filmi: Ganga Bruta (1933)

Brezilya’nın Latin Amerika ülkeleri arasında sinema geleneği en güçlü ülkelerin başında geldiğini söylemek çok yanlış bir iddia olmayacaktır. Öyle ki bu ülkeden sessiz sinema yıllarından itibaren çok önemli yapımlar çıktığını görürüz. Humberto Mauro ise bu ülke sinemasının öncüsü olarak anılan çok önemli bir yönetmen. İlk kez 1925’te kamera arkasına geçen, bu tarihten 1974’e kadar uzanan yaklaşık 50 yıllık süreçte – IMDb kayıtlarına göre – toplam 215 film üretmiş bir isim Mauro. Bu devasa külliyat, çok farklı türlere dâhil edilebilecek kısa ve uzun metraj kurmaca yapımlardan kısa belgesellere uzanan bir çeşitliliğe sahip. Genellikle erken dönem konvansiyonel sinemanın alanına giren, hatta bu konvansiyonları kendi kültürüne uyarlama konusunda çok önemli bir noktada duran kurmaca filmler çeken Mauro’nun en bilinen filmlerinin başında, hikâye anlatıcılığını konusunda tüm hünerlerini sergilediği, düğününün hemen ardından sadakatsiz olduğu gerekçesizle eşini öldüren bir adamın hikâyesine odaklanan Ganga Bruta gelir.

José Mojica Marins

Öne Çıkan Filmi: À Meia Noite Levarei Sua Alma (1964)

Daha çok sosyal konulara odaklanan, politik içerikli damarıyla öne çıkan Güney Amerika sinemasının arasının tür filmleriyle pek iyi olduğunu söylemek güç. İşte tam bu noktada karşımıza Brezilya’nın ilk korku filmi olarak bilinen 1964 tarihli À Meia Noite Levarei Sua Alma – At Midnight I’ll Take Your Soul ve tabii ki yönetmeni José Mojica Marins çıkıyor. Fakat Marins’in önemi sadece bu filmi çekmesiyle sınırlı değil. Zira À Meia Noite Levarei Sua Alma’nun ana karakteri olan ve bizzat yönetmenin canlandırdığı, zaman içerisinde kült bir korku figürüne dönüşecek olan Coffin Joe’nun (Tabut Joe) yaratıcısı da bizzat kendisidir. Daha sonra bu karakteri başka filmlerinde de canlandırması ve televizyon programlarında bu kılıkta görünmesiyle birlikte Coffin Joe, Marins’in bir tür alter egosuna dönüşür. Özellikle Brezilya içinde kazandığı popülariteyle “Brezilya’nin Freddy’si” olarak da anılmaya başlayan José Mojica Marins, grafik şiddet konusunda elini korkak alıştırmayan ve zaman zaman B-filmlere göz kırpan eserleriyle sadece bu kıtanın değil, genel anlamda korku sinemasının öncü isimlerinden biridir.

Kleber Mendonça Filho

Öne Çıkan Filmi: Bacurau (2019)

Akademik alanda gazetecilik eğitimi alan Kleber Mendonça Filho, sinema kariyerine eleştirmen olarak başlamış bir isim. 90’ların sonunda kısa filmler çekmeye başlayan Filho’nun yönetmen olarak adını duyurması da ilk uzun metrajı olan Komşu Sesler – O Som ao Redor ile gerçekleşir. Brezilya’nın sahil şehri Recife’deki gündelik hayatın, bir güvenlik şirketinin bölgeye iştigal etmesiyle yaşadığı dönüşüme odaklanan film, ülkedeki sınıf farkına dair keskin gözlemler barındırır. Ardından gelen ve kentsel dönüşüm olgusuna odaklanan Aquarius’la birlikte Filho Cannes Film Festivali’nin ana yarışma seçkisine girer. Bu başarıyı tekrar ettiren, Juliano Dornelles ile birlikte çektikleri Bacurau ise türler arasında umursamazca gezinirken günümüz Brezilya’sının politik durumunu müthiş bir şekilde eleştirir. Hırçın filmleri kadar siyasi görüşleriyle de sivri bir tutum sergileyen Filho, günümüzün en özgün yönetmenlerinden biri.

Lucrecia Martel

Öne çıkan film: Başsız Kadın – La mujer sin cabeza (2008)

Arjantin’de doğan ve sinema eğitimini de ülkesinde alan Lucrecia Martel, yeni kuşak Güney Amerikalı sinemacılar içerisinde tüm dünyada en çok heyecan yaratan isimlerden biri şüphesiz. Benzersiz, kendine özgü bir anlatısı olan, karakterleriyle coğrafyanın politik bilinçaltını eş değer biçimde aktarmayı başaran, şahsına münhasır bir sinema anlayışı geliştiren Martel, yeni milenyumun şu ana kadarki en iyi filmleri listelerinde sıklıkla yer bulan iki filmi 2001 yapımı Bataklık – La Ciénaga, 2008 yapımı Başsız Kadın – La mujer sin cabeza’nın yanı sıra, yine 2000’lerin başında çektiği La niña santa ve 2017 yılında imza attığı Zama’yla güçlü bir filmografi inşa etmekte. Martel’in günümüzün en etkili sinemacıları arasında ön sıralarda olduğunu söylemek mümkün.

Miguel Littín

Öne Çıkan Filmi: El Chacal de Nahueltoro (1969)

Latin Amerika’da 60’larla birlikte yükselmeye başlayan sinema hareketinin önemli isimlerinden biri olan Miguel Littín, gizli cevher niteliğindeki ilk filmi El Chacal de Nahueltoro’nun Berlin Film Festivali’nde yarışmasıyla dikkatleri üzerine çekmiştir. Gerçek bir suçlunun hikâyesini belgesel ve kurmaca unsurları birbiri içinde eriterek anlatan bu enfes filmin ardından gelen ikinci kurmaca filmi Vadedilmiş Toprak – La tierra prometida’da kamerasını 20’ler ve 30’larda geçen bir devrim hikâyesine çevirir. Politik duruşuyla dikkat çeken yapımlara imza atan Littín, diktatör Pinochet’in yönetimi ele geçirmesinin hemen ardından Meksika’ya sürgün edilir. Yönetmenin filmleri kadar ilgili çekici olan şahsi hikâyesi de bu olayla başlar. Zira Littín, bu sürgünü aşıp ülkesinin dertlerini anlatan filmler yapmak için sahte bir pasaportla Şili’ye geri dönmüştür. Nobel Ödüllü yazar Gabriel García Márquez’in bu süreci anlatan ilham verici kitabının “Şili’de Gizlice: Miguel Littín’in Serüveni” adıyla Türkçeye de çevrildiğini belirtelim.

Nelson Pereira dos Santos

Öne Çıkan Filmi: Çorak Yaşamlar – Vidas Secas (1963)

Listedeki bir diğer yönetmen Glauber Rocha’nın kurucusu olduğu Cinema Novo akımının içinde değerlendirilse de Nelson Pereira dos Santos’un akımın ortaya çıkmasından önce de özellikle tematik olarak bu başlık altında değerlendirilen yapımlara yakınsayan filmler çektiğini; böylelikle bu türden sinema anlayışının oluşması için uygun zemini sağladığını söyleyebiliriz. Örneğin yönetmenin 1955’te seyirciyle buluşan ilk uzun metraj filmi Rio, 40 Graus, Rio de Janeiro’nun favelalarında yaşananları belgeselvari bir üslupla ele alır. Fakat Nelson Pereira dos Santos’un uluslararası alanda en bilinen filmi, Çorak Yaşamlar – Vidas Secas’tır. Brezilya’nın kuzeydoğusunda, zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan bir aileyi takip eden filmin anlatısı, zaman zaman Yeni Gerçekçilik’ten de esintiler taşır. Yönetmenden bahsederken adını anmanın elzem olduğu bir diğer film de, Avrupa sömürgeciliğinin hem tavizsiz hem de müthiş alaycı bir temsilini sunan Como Era Gostoso o Meu Francês – How Tasty Was My Little Frenchman.

Pablo Larraín

Öne Çıkan Filmi: Tony Manero (2008)

Şilili yönetmen Pablo Larraín, son dönemde Güney Amerika’dan çıkan en dikkat çekici sinemacıların başında geliyor. İlk uzun metrajı Fuga’nın ardından imza attığı 2008 tarihli Tony Manero’nun yönetmenin adını geniş kitlelere duyurduğunu söyleyebiliriz. Bu film ilk ayağı olduğu, Morg Görevlisi – Post Mortem ve No ile devam eden Pinochet Üçlemesi ile ülkesinin diktatörlük günlerine ışık tutan yönetmenin belki de en büyük özelliği genellikle tek karaktere odaklanır görünen filmlerinde ziyadesiyle geniş toplumsal ve tarihsel panoramalar çıkarabilmesi. Başrolünde Natalie Portman’ın yönettiği Jackie ile Hollywood sınırları içerisinde de kendi dokunuşunu koruyabileceği eserler ortaya koyabileceğini kanıtlayan Larraín’in günümüzde bir sonraki adımı merakla beklenen yönetmenler listesinde üst sıralarda yer aldığını söylersek abartmış olmayız.

Patricio Guzmán

Öne Çıkan Filmi: Şili Şavası – La Batalla de Chile (1975, 1976, 1979)

Belgesel ve politik sinemanın kesişim kümesine birkaç yönetmen yerleştireceksek birisi kesinlikle Patricio Guzmán olmalıdır. Zira sinema tarihinde bir anıt gibi kuran üç bölümlük müthiş belgesel Şili Şavası – La Batalla de Chile onun imzasını taşır. Ülkesi Şili’de demokratik bir seçimle yönetime gelen Salvador Allende’ye karşı yürütülen ve sonucunda Augusto Pinochet’nin başa geçtiği süreci çok kapsamlı bir şekilde anlatır bu belgesel. Amerika Birleşik Devletleri bu belgesel için film makarası vermeyi reddettiği için bir başka efsanevi sinemacı Chris Marker’in gönderdiği malzemelerle tamamlanan ve uzun süre yasaklı kalan Şili Savaşı’nın 1997’de çekilen, bu kez ilk üç bölümde anlatılanların Şili halkı üzerindeki etkilerini inceleyen, Chile, la memoria obstinada isimli ek bir bölümü daha bulunur. Fakat Guzmán’nın sahip olduğu statüyü sadece bu yapımlara atfetmek haksız olacaktır. Zira yönetmen 21. yüzyılda da Salvador Allende, Işığa Özlem – Nostalgia de la luz ve Sedef Düğme – El Botón de Nácar gibi ülkesinin tarihini bir arkeolog edasıyla incelediği çok önemli belgeseller yapmaya devam etmiştir.

Raoul Ruiz

Öne çıkan film: Les trois couronnes du matelot (1983)

Teoloji ve hukuk üzerine sürdürdüğü üniversite eğitimini, tiyatro oyunları kaleme almak üzere bırakan Şilili Raoul Ruiz, deneysel sinemanın güçlü temsilcilerinden biri. 60’lı yıllarda Şili ve Meksika’da televizyon çalışmaları yapan, sinema eğitimini Arjantin’de tamamlayan Ruiz, Şili’ye döndüğünde ilk filmi Tres Tristes Tigres’i (1968) çeker ve bu filmle Locarno Film Festivali’nde Altın Leopar’a uzanır. Politik tavrını deneysel anlatısına yediren, çağının ötesinde bir yönetmen olarak Ruiz, Avrupa’da da tanınır ve görece küçük bütçelerle çalıştığı filmleriyle dikkat çeker. Ruiz’in sineması, sinemanın anlatı olanaklarını genişletmeyi amaçlayan güçlü fikir teatileri sunar. Colloque de chiens (1977), La vocation suspendue (1978), Les trois couronnes du matelot (1983), L’oeil qui ment (1992) gibi sürreal anlatılara sahip filmlerinin yanı sıra, Trois vies et une seule mort (1996) gibi Paris’e adanmış bir filme, Le temps retrouvé, d’après l’oeuvre de Marcel Proust (1999) ve Klimt (2006) gibi yıldız oyuncuların rol aldığı farklı biyografilere de imza atan Raoul’un 2011 yılındaki vefatından sonra eşi Valeria Sarmiento’nun tamamladığı 2017 yapımı La Telenovela Errante, yönetmenin dünyasının bugün de ilgi çekici olduğunun ispatı gibidir.

Sebastián Lelio

Ona Çıkan Filmi: Gloria (2013)

Şili sinemasında 2000’lerle birlikte görülmeye başlayan hareketlenmenin Pablo Larraín ile birlikte en önemli ismi Sebastián Lelio’dur. 2013’e kadar imza attığı yapımlarla dünya festivallerinin radarına girmeyi başaran yönetmen ilk büyük çıkışını, bu yıl çektiği ve Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen Gloria’yla yapmıştır. Enfes bir kadın portresi sunduğu filmin ardından gelen ve bu kez de sinema tarihinin belki de en güçlü trans kadınlarından birini yarattığı Muhteşem Kadın – Una Mujer Fantástica ile yükselişini sürdürüp Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar kazanır. Bu başarılı yapımılarından ardından gelen iki İngilizce film, İtaatsizlik – Disobedience ve Gloria Bell ile bit tür duraklama devrine girmiş gibi gözükse de Lelio hâlâ bir sonraki çalışması merakla beklenen yönetmenlerden biri.

Tomás Gutiérrez Alea

Öne çıkan film: Azgelişmişliğin Anıları – Memorias del subdesarrollo (1968)

Kübalı yönetmen Tomás Gutiérrez Alea, Yeni Latin Amerika Sineması hareketinin en önemli isimlerinden biri. Bilhassa devrim sonrası Küba’sına dair filmlerinde devrimin kazanımları ve toplumsal, politik hayata olumlu/olumsuz etkilerine dürüstçe değinen yönetmenin, devrim öncesi yıllarda çektiği yeni gerçekçi filmleri de dikkat çekicidir. Muerte de un burócrata (1966), Memorias del subdesarrollo (1968), Una pelea cubana contra los demonios (1972), La última cena (1976), Hasta cierto punto (1983) gibi çok önemli filmleri sığdırdığı kariyerinin son yıllarında çektiği 1993 yapımı Çilek ve Çikolata – Fresa y chocolate Küba’nın Oscar adaylığı kazanan ilk filmidir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information