2014 yılında Nic Pizzolatto’nun yarattığı True Detective dizisi ilk sezonuyla oldukça ses getirmişti. İlk sezonda tüm bölümleri Cary Fukunaga’nın çektiği dizi hem içerik, hem de biçim açısından birçok kişi için suç temalı dizilerin arasında The Wire’dan sonra en iyisi olarak nitelendirildi. True Detective ilk sezonunda muazzam sembolik anlatımını Amerika’nın Güney eyaletlerine özgü okültizm ve bataklık kültürüne dayandırıp, nihilizm ve pesimizm üzerinden geliştirdiği karakterleri ile oldukça etkileyici bir atmosfer ortaya koymuştu. Tabii ki dizinin başarısında Matthew McConaughey, Woody Harrelson ve Michelle Monaghan’ın performanslarının da hakkını vermemiz gerek. Özellikle Matthew McConaughey’nin canlandırdığı Dedektif Rust Cohle karakteri adeta bir fenomene dönüştü.

Bu hafta final bölümü yayınlanan True Detective’de üçüncü sezonun sonuna geldik. Sezon genel olarak ilk sezona benzetildi. Bu benzetmeyi yapanlar bir noktada haksız sayılmazlar. Dizinin ikinci sezonu kitleleri ikiye bölmüştü. Nic Pizzolatto yeni sezonda biraz daha başlangıç felsefesine döneceğinin sinyallerini vermişti. Ama bu benzetme yalnızca dizinin anlatım şekliyle sınırlı kaldı. Sanırım net olarak şunu belirtmek gerekiyor: True Detective’in 3. sezon finali sürekli aksiyon, gizem ve Rust Cohle aforizması bekleyenler tarafından genel olarak sevilmeyecek ama dizi ana teması “kaybediş” olan son sezonun bütünlüğüyle oldukça uyumlu ve kendini ifade etme estetiği çok başarılı bir finalle sezonu bitirdi.

*** Bu yazı True Detective 3. sezon 8. bölüm hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

True Detective 3. Sezon 8. Bölüm İncelemesi: Kaybediş

Dizinin üçüncü sezonunu True Detective’in bir ‘’antoloji’’ olduğunu unutmadan değerlendirmek gerekiyor. Özellikle bu sezonun alt metnindeki temel kavramın ‘’kaybediş’’ olduğunu düşünerek değerlendirdiğimizde 8. bölüm, sezona uygun bir final bölümüydü diyebiliriz. True Detective, hiçbir zaman katilin kim olduğunun çok önemli olduğu polisiyelerden olmadı. Özellikle bu sezonda bunu daha da fazla hissettirdiler. Seçtikleri coğrafi konumla, anlatım şekilleriyle ve geçtiğimiz bölümlerde hem ilk sezona, hem de Pizza Gate’e yaptıkları göndermelerle diziyi sürekli bir gizem hâlinde tutmayı başardılar. Bir yandan da sezon boyunca gördüğümüz neredeyse herkes üzerinden bir şekilde teori üretmemizi sağlayan gerginliği çok iyi yansıttılar ama aslında bunların hiçbirinin çok da önemli olmaması üzerine bir sezon inşa ettiler. Sezonun tüm temeli ‘’kaybediş’’ üzerineydi. Ufak bir kız çocuğunun kayboluşu metaforu da bu sezon için oldukça uygundu. Sezon boyunca olayın etrafındaki neredeyse herkesin kaybetme hâllerini deneyimledik. Bu olaya karışan herkesin psikolojik dönüşümlerini, maddi ve manevi zararlarını, içine düştükleri döngüleri izledik. Dedektifler Hays ve West, Amelia, anne, baba, dayı, Isabel, Hoyt, Woodman, öldürülen ve kaybolan Purcell kardeşler… 

Geçtiğimiz bölüm Rust Cohle ve Marty Hart’ın gazetedeki haberlerini ve Pizza Gate sembollerini gösteren dizi finalini bambaşka bir yöntemle kurguladı. İzleyiciler olarak birçoğumuz Julie Purcell’i kaçıranların Hoyt’un çalışanları olduğunu çözmüştük. Bu kısım herkesin beklediği gibi çıktı. Kocası ve çocuğunu kaybeden Hoyt’un kızı Isabel, Lityum gibi ağır psikolojik ilaçlarla ayakta kalabilen biridir. Şirket pikniğinde küçük Julie’yi görüp onu takıntı hâline getiren Isabel yardımcıları  tek gözlü siyahi Watts aracılığıyla çocukların annesine para vererek ormanlık alanda çocuklarla oynamaktadır. Daha doğrusu Isabel’in asıl derdi Julie iken abisi de Julie’ye bakıcılık etmektedir. İşte tam bu noktada öğreniyoruz ki Julie’nin ağabeyinin cinayeti tahmin edildiği gibi ayinsel bir ritüel sonucu değil yanlışlıkla gerçekleşiyor. O saatten sonra anneye daha fazla para verilerek ufak Julie kaçırılıyor ve Hoyt malikanesindeki pembe duvarlı odada yaşamaya başlıyor. Bu noktada anlıyoruz ki Isabel on yaşındaki ufak kıza yıllarca Lityum içirerek peri masalları anlatıyor, Julie’nin gerçeklikle olan bağını koparıyor. Daha sonra ise Watts’ın yardımıyla kaçan Julie’nin günümüze kadar olan hikâyesini öğreniyoruz. Watts’a anlatılan hikâyeye göre Julie HIV kaparak 1995’te ölüyor. Bölümün sonunda ise Julie’nin sağ olduğunu ve çocukluk arkadaşı Mike Erdoin ile evlendiğini ve bir çocuklarının olduğunu öğreniyoruz. Julie’ye ne olduğunu öğrenmek isteyen Hays’in ise tam Julie’yi bulduğunda demansının ortaya çıkması ve her şeyi unutması ise Hays’in de kaybedişini irdeleyen güzel bir anlatımdı. Zira bu bölümde gördük ki olayları çoktan çözmüş olan Hays, Hoyt’la yaptığı pazarlık sonucu yıllarca susuyor. Ve yine bu bölümde gördük ki; başından beri hakkında şüphe yaratılan Amelia aralarında yıllarca koca bir iletişimsizliğin olduğu Hays’e aslında yazdıklarıyla yardım ediyor. 

Olumlu taraflarından bahsettiğimiz sezonun olumsuzluklarına gelirsek: Üç zamanlı anlatım sezon boyunca çok aksıyor. Birkaç sahnede bu devam edilen üç zamanın da dışına çıkılıyor. Bir yerden sonra önce birinci, sonra da ikinci zaman diliminin önemi gittikçe anlamsızlaşmaya başlıyor. Bu anlatım şekli iyi bir şekilde yapılamadığı için karakterler arası iletişim ya da iletişimsizlik oldukça havaya kalıyor. 

Son kertede; ilk bölümde de söylediğimiz gibi, vurmalı müzik aleti çalmış olanlar bilirler; zor olan ağır ritimli parçaları icra etmektir. Tempoyu kaybetmeden, karşındakileri sıkmadan ortaya bir eser koymak oldukça zor bir iştir. True Detective üçüncü sezonunda da bunu başarıyor. Üçüncü sezon belki ilk iki sezon kadar beğenilmeyecek ama bana göre tutarlı alt metniyle antolojide önemli bir yere konumlanıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi