Eğer bir filmde Amerikan askerlerini ülkelerinin dışında görüyorsak, anlatı ya Amerika Birleşik Devletleri'nin oynamayı kendinde hak gördüğü dünya polisi rolü hakkında bir güzelleme ya da bir yergi üzerine kurulu oluyor sıklıkla. A.B.D.'nin Güney Amerika'da ya da Orta Doğu'daki faaliyetlerini düşündüğümüzde bu gayet anlaşılabilir bir durum. Zira bu ülkenin dünyaya "hükmeden" sinema endüstrisi Hollywood da dünyayı kendi perspektifinden değerlendirmeyi pek seven bir bakışa sahip. Daha önce Oyunun Sonu - Margin Call, Sona Doğru - All is Lost ve A Most Violent Year gibi kalburüstü yapımlara imza atmış olan yönetmen J.C. Chandor'un dördüncü uzun metrajlı filmi Triple Frontier da konusuna baktığımızda benzer bir algı yaratmaya müsait olduğu algısı yaratıyor. Lakin adını andığımız önceki filmlerinde Hollywood normlarıyla oynamayı sevdiğini gösteren yönetmen, Triple Frontier'da da benzer bir damar yakalamış görünüyor. Film, beş eski Amerikan askerinin ülke sınırlarının dışına çıktığında yaşanacağı düşünülebilecek tüm olasılıkların dışında seyrediyor. Triple Frontier, anlatı boyunca takip edeceğimiz beş eski askerden birinin, emekli yüzbaşı William "Demir Kafa" Miller'ın bir grup askeriye öğrencisine yaptığı, savaşçı olmak üzerine konuşmayla açılıyor. Asker olmanın insandan götürdüklerine vurgu yapan bu açılışın ardından yönetmen, helikopter sesleri ve Metallica'nın klasikleşmiş şarkılarından For Whom to Bell Tolls eşliğinde bir Güney Amerika ülkesine götürüyor seyirciyi. Bu ülkedeki güvenlik güçleriyle anlaşmalı olarak çalışan Santiago "Papa" Garcia'nın önderliğindeki bir grubun, ülkedeki suçlulara karşı yaptıkları bir operasyonu izliyoruz. Son derece iyi kotarılmış bu sekansın ardından, Oscar Isaac'in canlandırdığı Garcia, bu ülkedeki bir uyuşturucu baronunun ormanın içinde, gizli saklı bir konumda inşa edilmiş malikanesinde milyonlarca dolar olduğunu öğreniyor. Filmin etrafında şekilleneceği merkez hikâyesi böylece ortaya çıkıyor: Garcia zamanında beraber görev yaptığı dört eski silah arkadaşına, birlikte çalışarak bu malikaneyi soymayı teklif ediyor. Bu bağlamda fark ediyoruz ki dünyaya demokrasi ya da özgürlük götürmelerine aşina olduğumuz Amerikan askerlerini bu filmde başka bir rolde izleyeceğiz. Triple Frontier: Türler Arasında ya da Askeri Bir Soygun Filmi Triple Frontier'ın üç farklı aşamadan oluşan bir anlatı sunduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, Garcia'nın eski arkadaşlarını planına dâhil etme sürecine odaklanıyor. Ve filmin bu bloğu; hem Bob le flambeur gibi başyapıt düzeyindeki klasik örneklerini hem de Ocean's Eight gibi yakın dönemli nahoş örneklerini sayabileceğimiz soygun filmleri alt türüne oldukça yakın duruyor. Bu kısım, aynı zamanda filmin askerlik konusu üzerine sözlerini oluşturduğu kısım. Garcia'nın arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerde bu durum iyice belirgin hâle geliyor. Özellikle, plana dahil olmak isteyen, kendine silahlardan, çatışmalardan uzak yeni bir hayat inşa etmeye çalışan arkadaşına söylediği "Bu ülke için beş kez vuruldun ama hâlâ kendine yeni bir kamyonet almaya gücün yetmiyor." cümlesi, askerliği ya da militarizmi yüceltmek şöyle dursun; bireyleri kullanıp işe yaramayacak hâle geldiklerinde sistemin dışına iten bir mekanizma olarak gösteriyor. Askerlik kariyerinde son derece başarılı olsalar da, gerektiğinde resmi kurumlarca kahraman olarak tanımlansalar da bu beş eski asker, bu soygun "operasyonu"na bir şekilde katılmak durumunda. Soygun filmlerinin kabaca şöyle bir şablona dayandığını söyleyebiliriz: Ekibin başını çekecek kişinin bir fikri vardır, bu fikri ekibin diğer üyeleriyle paylaşıp onları plana dâhil etmesi, soygunun gerçekleştirilmesi ve sonrasında neler olduğuna dair çok uzun olmayan bir sonuç bölümü. Triple Frontier, bu şablonun sadece hazırlık aşamasını bilindiği şekliyle -hatta filmin süresini makul seviyede tutabilmek adına biraz…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

J.C. Chandor, dördüncü uzun metrajlısı Triple Frontier'la seyir zevki yüksek bir filme imza atıyor. Farklı türlerin alanına girip çıkışı gayet iyi kurgulanmış, görsel anlamda son derece başarılı olan yapım; ortaya attığı söylem noktasında eleştirdiği yaklaşımı yeniden üretmesi sebebiyle güç kaybediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.13 ( 4 votes)
65

Eğer bir filmde Amerikan askerlerini ülkelerinin dışında görüyorsak, anlatı ya Amerika Birleşik Devletleri’nin oynamayı kendinde hak gördüğü dünya polisi rolü hakkında bir güzelleme ya da bir yergi üzerine kurulu oluyor sıklıkla. A.B.D.’nin Güney Amerika’da ya da Orta Doğu’daki faaliyetlerini düşündüğümüzde bu gayet anlaşılabilir bir durum. Zira bu ülkenin dünyaya “hükmeden” sinema endüstrisi Hollywood da dünyayı kendi perspektifinden değerlendirmeyi pek seven bir bakışa sahip. Daha önce Oyunun Sonu – Margin Call, Sona Doğru – All is Lost ve A Most Violent Year gibi kalburüstü yapımlara imza atmış olan yönetmen J.C. Chandor’un dördüncü uzun metrajlı filmi Triple Frontier da konusuna baktığımızda benzer bir algı yaratmaya müsait olduğu algısı yaratıyor. Lakin adını andığımız önceki filmlerinde Hollywood normlarıyla oynamayı sevdiğini gösteren yönetmen, Triple Frontier’da da benzer bir damar yakalamış görünüyor. Film, beş eski Amerikan askerinin ülke sınırlarının dışına çıktığında yaşanacağı düşünülebilecek tüm olasılıkların dışında seyrediyor.

Triple Frontier, anlatı boyunca takip edeceğimiz beş eski askerden birinin, emekli yüzbaşı William “Demir Kafa” Miller’ın bir grup askeriye öğrencisine yaptığı, savaşçı olmak üzerine konuşmayla açılıyor. Asker olmanın insandan götürdüklerine vurgu yapan bu açılışın ardından yönetmen, helikopter sesleri ve Metallica’nın klasikleşmiş şarkılarından For Whom to Bell Tolls eşliğinde bir Güney Amerika ülkesine götürüyor seyirciyi. Bu ülkedeki güvenlik güçleriyle anlaşmalı olarak çalışan Santiago “Papa” Garcia’nın önderliğindeki bir grubun, ülkedeki suçlulara karşı yaptıkları bir operasyonu izliyoruz. Son derece iyi kotarılmış bu sekansın ardından, Oscar Isaac’in canlandırdığı Garcia, bu ülkedeki bir uyuşturucu baronunun ormanın içinde, gizli saklı bir konumda inşa edilmiş malikanesinde milyonlarca dolar olduğunu öğreniyor. Filmin etrafında şekilleneceği merkez hikâyesi böylece ortaya çıkıyor: Garcia zamanında beraber görev yaptığı dört eski silah arkadaşına, birlikte çalışarak bu malikaneyi soymayı teklif ediyor. Bu bağlamda fark ediyoruz ki dünyaya demokrasi ya da özgürlük götürmelerine aşina olduğumuz Amerikan askerlerini bu filmde başka bir rolde izleyeceğiz.

Triple Frontier: Türler Arasında ya da Askeri Bir Soygun Filmi

Triple Frontier’ın üç farklı aşamadan oluşan bir anlatı sunduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, Garcia’nın eski arkadaşlarını planına dâhil etme sürecine odaklanıyor. Ve filmin bu bloğu; hem Bob le flambeur gibi başyapıt düzeyindeki klasik örneklerini hem de Ocean’s Eight gibi yakın dönemli nahoş örneklerini sayabileceğimiz soygun filmleri alt türüne oldukça yakın duruyor. Bu kısım, aynı zamanda filmin askerlik konusu üzerine sözlerini oluşturduğu kısım. Garcia’nın arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerde bu durum iyice belirgin hâle geliyor. Özellikle, plana dahil olmak isteyen, kendine silahlardan, çatışmalardan uzak yeni bir hayat inşa etmeye çalışan arkadaşına söylediği “Bu ülke için beş kez vuruldun ama hâlâ kendine yeni bir kamyonet almaya gücün yetmiyor.” cümlesi, askerliği ya da militarizmi yüceltmek şöyle dursun; bireyleri kullanıp işe yaramayacak hâle geldiklerinde sistemin dışına iten bir mekanizma olarak gösteriyor. Askerlik kariyerinde son derece başarılı olsalar da, gerektiğinde resmi kurumlarca kahraman olarak tanımlansalar da bu beş eski asker, bu soygun “operasyonu”na bir şekilde katılmak durumunda.

Soygun filmlerinin kabaca şöyle bir şablona dayandığını söyleyebiliriz: Ekibin başını çekecek kişinin bir fikri vardır, bu fikri ekibin diğer üyeleriyle paylaşıp onları plana dâhil etmesi, soygunun gerçekleştirilmesi ve sonrasında neler olduğuna dair çok uzun olmayan bir sonuç bölümü. Triple Frontier, bu şablonun sadece hazırlık aşamasını bilindiği şekliyle -hatta filmin süresini makul seviyede tutabilmek adına biraz aceleye gelmiş bir şekilde- aktardıktan sonra, sıra planın hayata geçirilmesine geldiğinde janra değiştiriyor. Filmin bu bölümü, yapılan planının istendiği şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair bir gerilim yaratmayı başaran askeri soslu bir aksiyon filmi gibi kurgulanmış. Ve J.C. Chandor’ın bu bölümde hiç fena bir iş çıkarmadığını, filmin orta bloğunun hatırı sayılır bir seyir zevki sunduğunu söyleyebiliriz. Malikane çevresinde geçen bu sekansın ardından, planın tam olarak istenildiği gibi gitmemesi üzerine, Triple Frontier bu kez de, karakterlerin çetin doğa şartlarıyla boğuştuğu, “hayatta kalma” ya da survival filmlerine yaklaşıyor. Bu bölümde filmin görsel olarak western ikonografisini andıran bir havaya bürünüyor.

Triple Frontier’ın türler arasında cesurca dolanan yapısı ve militarizm üzerine ürettiği fikirler, Hollywood’un içinde bulunduğu kısırlık ve dar görüşlü yaklaşımdan bunalınan bugünlerde çölde vaha tadında bir etki yaratsa da, macera süresinde askerlerin karşılaştığı Güney Amerikalı yerel halkın, sıklıkla konu mankeni ya da aşılması gereken doğal bir engelmişçesine temsil edildiğini söyleyebiliriz. Askerlik mevhumuna eleştirel bir açıdan bakan film, Hollywood’un yerel halklara attığı tek boyutlu bakışın dezavantajlarından ciddi anlamda muzdarip.

J.C. Chandor, dördüncü uzun metrajlısı Triple Frontier’la seyir zevki yüksek bir filme imza atıyor. Farklı türlerin alanına girip çıkışı gayet iyi kurgulanmış, görsel anlamda son derece başarılı olan yapım; ortaya attığı söylem noktasında eleştirdiği yaklaşımı yeniden üretmesi sebebiyle güç kaybediyor.

Triple Frontier, 13 Mart’ta Netflix Türkiye’de.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi