Sinema tarihi trans karakterleriyle dikkat çeken birçok filme ev sahipliği yapmış olsa da merkezine direkt trans bir kimliği alan film sayısı hâlen oldukça düşük. Her alanda olduğu gibi sinemada da trans kimlikler ve bedenler ne yazık ki görmezden gelinerek bu tür konular ötelenmeye devam ediyor. Özellikle Hollywood sinemasının eşcinsel ve trans kimliklere yönelik tutunduğu muhafazakâr ve ötekileştirici tavrın bir yansıması olarak 1980’li yılların sonuna kadar beyazperdede resmedilen trans ve eşcinsel karakterlerin sapkın, patolojik vaka, katil, psikolojik rahatsızlık kurbanı, sosyopat gibi çeşitli olumsuz özelliklere sahip bireyler olarak temsil edildiğini açık bir biçimde söyleyebiliriz. Kısacası; 1980’li yılların sonuna dek sinemada temsil edilen homoseksüel karakterler büyük oranda belli stereotipler etrafında şekillenmiştir. Bu tip karakterler sadece Hollywood sinemasında değil ama ağırlıklı olarak ana akım sinemada aşağılık ve çirkin tiplemeler olarak yansıtılmış ve hatta hem eşcinsellik hem trans kimlikler gülünecek, korkulacak ve ağlanacak bir durum olarak lanse edilmiştir.

Üstelik etik ve politik düzlemde onurlu mücadeleler veren trans kimliklerin filmlere konu edilme biçimi belirli stereotip temsillerin ötesine geçemeyerek sınıfta kalıyor ve trans olmayan oyuncuların trans karakterleri canlandırarak kazandıkları ödüller trans kimliklerin haklı olarak sinema sektöründe işleyen sisteme itirazda bulunmalarına sebep oluyor. Biz de hazırlamış olduğumuz bu listede trans kimlik temsilini ana akım stereotipler dışında kurarak etik ve politik anlamda bu kimliklerin varlığını gerçeğe çok daha uygun biçimde resmeden filmleri seçmeye özen gösterdik.

Paris is Burning’den Dönersen Islık Çal’a, Boys Don’t Cry’dan Laurence Anyways’e trans kimlikleri merkezine alan 10 çarpıcı filmi sizler için derledik!

Trans Kimlikleri Merkezine Alan 10 Çarpıcı Film

In a Year of 13 Moons (1978)

Trans ve gey kültürün en ikonik isimlerinden biri olarak sinema tarihine damga vuran filmlere imza atan Alman yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in 1978 yapımı In a Year of 13 Moons isimli filmi; bir erkeğin aşkı için kadın olmaya karar veren transseksüel bir kadını anlatan çok karanlık ve çok gerçekçi bir film. Oldukça karanlık bir melodram olan bu film aynı zamanda Fassbinder’in en güçlü filmlerinden biri. Erwin Weishaupt isimli bir karakterin aşık olduğu adam için cinsiyet değiştirme operasyonunu bile göze almasını ama her şeye rağmen tekrar tekrar reddedilmesini ekrana taşıyan film; Erwin’in yaşamının son günlerinde yaşadığı kabus dolu süreci anlatır. Rainer Werner Fassbinder’in yaşadıkları duygusal ilişkiden sonra intihar ederek kendini öldüren eski sevgilisi Armin Meier’e yazılmış bir ‘nefret mektubu’ olarak da görülen film fena halde kalp yakıcı!

Paris is Burning (1990)

Jennie Livingston tarafından 1980’lerin son yarısında çekilen bu çarpıcı belgesel New York’un Afro-Amerikan, Latin, gey ve transeksüel kimliklerine içeriden bir bakış sunuyor. 1991 yılında düzenlenen Berlin Film Festivali’nde En İyi Belgesel seçilen, Sundance Film Festivali’nden ise Büyük Jüri Ödülü ile dönen Paris is Burning; 1980 yıllarındaki Harlem’de sıkı bir rekabete ve yaşam mücadelesine dönüşen travesti partilerini oldukça samimi biçimde yansıtmayı başarıyor. Amerika’daki eşcinsel ve drag kültürünün muhteşem bir portresini sunan Paris is Burning azınlık kimliklerin dayanışmasıyla öne çıkarken hakim sosyal kurumları linç etmeyi de göz ardı etmiyor.

The Crying Game (1992)

Gösterime girdiği yıl 6 dalda Oscar’a aday olan ve En İyi Özgün Senaryo ödülüyle taçlandırılan The Crying Game; konusu ve filmin sonlarına doğru ortaya çıkan sürprizi ile Hollywood’da şok etkisi yarattı. Britanya ordusunda görev yapmakta olan Jody, IRA tarafından kaçırılır ve kendi politik amaçları doğrultusunda kullanılmak istenir. Bu amaçla ona göz kulak olması için Fergus adlı bir IRA militanı görevlendirilir, ama ilerleyen zamanlarda ikili arasında bir arkadaşlık ilişkisi gelişmeye başlar. Askeri bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Jody’nin ölmeden önce Fergus’tan son isteği, kız arkadaşı Dil’i bulup göz kulak olmasıdır. Trans bir kimliği yansıtma biçimi ve muhteşem twist‘i ile akıllara kazınan The Crying Game tüm zamanların en başarılı transgender filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Dönersen Islık Çal (1992)

Orhan Oğuz’un 1992 yapımı filmi Dönersen Islık Çal marjinallikten nasibini almış, standartlaştırılmış çoğunluk algısının içinde var olmasına izin verilemeyecek karakterlerin hikâyelerine odaklanır. Dönersen Islık Çal’da hem toplum hem devlet tarafından ötelenmiş Travesti ve ‘normallik boyutu’na ulaşamamış Cüce’nin arkadaşlığı anlatılır. Travesti’nin, peşindeki üç adamdan kaçmasıyla başlar Dönerken Islık Çal; ki ilk ıslığı da burada Cüce’nin onu kurtarmasıyla duyulur. Yaralı Travesti’yi evine alan Cüce onun biyolojik bir kadın olmadığını öğrendiğinde küçük bir gerilim yaşasa da önyargısının üstesinden gelir, ikilinin dostlukları böylelikle başlar. Kendi dünyalarında yaşamaya mahkumlarken birbirlerinin hayatlarına dahil olur, bir diğerinin yaşam mücadelesini öğrenirler. El ele tutuşup, topluma karışıp güneşe yürümeyi denediklerinde ise toplumun alaycı, düşmanca saldırıları yüzünden bunu başaramaz ve fare deliklerine geri dönmek zorunda kalırlar.

Ma vie en rose (1997)

Alain Berliner’in 1997 yılında En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre kazanan filmi Ma vie en rose; cinsiyet kimliği erkek olan fakat herkese bir kız olduğunu söyleyen Ludo’nun hikâyesini ekrana taşıyor. 90’lı yılların en dokunaklı trans filmlerinden biri olarak kabul edilen Ma vie en rose; Ludo’nun ‘kız kıyafetleri’ giymeye başlama kararı almasından sonra hem ailesi, hem okul arkadaşları hem de çevresi tarafından dışlanmasını, ötekileştirilmesini ve yaşadığı toplumsal baskının sancılarını etkileyici biçimde ortaya koyuyor. Cinsiyet normları ve kabullerinin çocuklar üzerindeki sarsıcı etkisini başarıyla yansıtan film Ludo’nun yaşadığı duygusal yolculuğu hem oldukça derin hem de güçlü bir biçimde seyirciye de hissettiriyor.

Boys Don’t Cry (1999)

Bazı filmleri izlemesi de anlatması da oldukça zordur nitekim Boys Don’t Cry bu tür filmlerden biri. Yaşanmış bir olaydan yola çıkan film, Brandon Teena isimli erkek kıyafetleri içinde dolaşan bir travestinin trajik hayat hikâyesine odaklanıyor. Kimberly Peirce’ın harika bir yönetmenlik deneyimi sergilediği ve Hillary Swank’in, Brandon Teena rolünde parlayıp, En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ıyla da bu parıltıyı ölümsüzleştirdiği Boys Don’t Cry, özellikle LGBTİ mücadelesinin neden bu kadar önemli olduğunun somut bir ifadesi olarak da dikkatleri çekiyor. Teena Brandon kadın bedeninde doğmuştur ama kendini hep bir erkek olarak hisseder. ‘Erkek kıyafetleri’ içindeyken mutludur ve vajinasının olduğu yerde bir penisi olmasını ister. Bu durumu fark eden çevresi ve hatta en yakın arkadaşları onu önce dışlayacak ve akabinde yaşanan olaylar trajik bir sonun gelişini hazırlayacaktır. Cinsel kimlik meselesini en iyi şekilde temsil eden filmlerden biri olan Boys Don’t Cry’ı mutlaka ama mutlaka görün!

Bad Education (2004)

60’lı yılların başında geçen Bad Education; Ignacio ve Enrique adlı iki çocuğun tutucu bir okulda aşkın gücünü, sinemanın sunduğu olağanüstü dünyayı ve korku dürtüsünü keşfetmelerini konu alıyor. Pedro Almodóvar imzalı film, okulun müdürü ve çocukların edebiyat öğretmeni olan Peder Manola’yı da bu keşfe ortak ederek, aşkın ve sinemanın saflığının korkuyla bütünleştiğini gösterir. Daha sonra 70’li ve 80’li yıllarda da karşımıza çıkacak olan bu karakterler aslında film boyunca, yıllar arasındaki değişimlerini de izleyiciyle buluşturacaktır. Almodóvar’ın ‘Daha fazla bekleyemezdim, saplantı olmadan bu filmi çekmeliydim’ dediği Bad Education, dinsel motifleri bir sembol olarak kullanarak, güçlü bir tutku ve aşkı anlatırken yönetmenin en başarılı trans kimlik temsili içeren filmlerinden de birine dönüşüyor.

Strella (2009)

Oldukça üretici bir Yunan yönetmen olan Panos H. Koutras’ın Strella filmi ile oldukça başarılı ve göze çarpan bir çıkış yaptığı şüphesizdir. Atina’nın tam kalbinde geçen bir hikâyeyi konu alan Strella; Yunanistan’daki transgender ve LGBTİ topluluklarına karşı uygulanan sosyal düzenlemelere ve geleneksel bakışa yöneltilmiş güçlü bir eleştirel söylemi ortaya koyuyor. Strella, aile kavramı üzerine yeniden düşünmemizi sağlarken; baskı altında yaşayan toplulukların mutluluk arayışlarından vazgeçmemesi adına pozitif bir perspektif de sağlıyor. Atina’da yaşayan Strella, şehrin tarihi transgender mekânlarından birinde sahne alan bir performans sanatçısıdır ve geçimini çoğu zaman seks işçiliği yaparak kazanmaktadır. Transgender bir kadının pozitif manifestosu olarak okuyabileceğimiz Strella’nın hikâyesi oldukça çığır açıcı ve sosyal normları altüst edici olsa da; birçok transgender kadının kapalı ve muhafazakâr bir toplum içinde yaşadığı günlük problemlerini ekrana yansıtabilmesiyle de dikkatleri çekiyor. 

Laurence Anyways (2012)

Laurence Anyways; I Killed My Mother ve Heartbeats filmlerinden sonra kendine has bir izleyici kitlesi yaratan ve hem çok sevilen hem de çok kıskanılan Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan’ın cinsel kimlik ve transgender meselesini enine boyuna işlediği yürek burkan bir aşk hikâyesi. Başrole aşkın cinsiyetsizliği meselesini koyan Dolan, 168 dakikalık süre zarfında bizlere; yıllardır erkek bedeni içerisine hapsolmuş Laurence’ın içindeki kadın olma arzusunu, sevgilisi Fred’e bu durumu açıklamasını ve akabinde her ikisinin de toplumda var olabilmek için verdikleri savaşı oldukça queer bir perspektiften anlatıyor. Laurence, yıllardır birlikte olduğu ve aşık olduğu kadından cinsiyet değiştirme sürecinde kendisine destek olmasını ister. Fred’in bu açıklamadan sonraki tepkisini, 10 yıla yayılacak süre zarfında ilişkilerinin iniş ve çıkışlarını; ama her şeye rağmen gram eksilmeyen aşklarını izledikçe en ufak problemde vazgeçilen günümüz aşklarını da sorgulayacaksınız.

52 Tuesdays (2013)

Sundance ve Berlin gibi film festivallerinde kazandığı ödüllerle de adından söz ettiren Sophie Hyde imzalı Avustralya yapımı 52 Tuesdays filmi; cinsel bir uyanışın yarattığı aydınlanmanın toplumsal kabuller, basmakalıplaşmış norm ve değerler üzerinde yarattığı sorgulamalara odaklanıyor. Bilindik ve alışıldık aile kurumunu tersine çeviren film, queer karakterleriyle bambaşka ve dayatmacı olmayan aile ihtimallerini de gün yüzüne çıkarıyor. Hayatının geri kalanını trans erkek olarak sürdürmek isteyen Jane, 16 yaşındaki kızı Billie’ye bu durumu açıklar ve bir yıl sürecek bu cinsiyet geçişi sürecinde haftada yalnızca bir günü birlikte geçirebileceklerini anlatır. Bu sebeple her hafta Salı günleri birlikte vakit geçirmeye karar veren Jane/James ve Billie arasındaki ilişki de evrimsel bir süreçten geçecektir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi