Alain Robbe-Grillet, Fransız sinemasının en spektaküler zamanında; Jean-Luc Godard, François Truffaut, Alain Resnais, Éric Rohmer, Agnès Varda gibi sinemacıların Avrupa sanat sineması geleneğine damgasını vurduğu yıllarda film çekmeye başlamış bir yönetmen. Adı geçen diğer isimler kadar göz önünde olmadan çektiği on film ile bugünden bakıldığında dahi Fransız sineması içerisinde bir vaha olma özelliğini sürdürüyor. Robee-Grillet’nin, genellikle Yeni Roman estetiği içerisinde değerlendirilen ve bu yüzden Alain Resnais’nin Geçen Yıl Marienbad’da – L’année dernière à Marienbad’ı ile birlikte anılan filmi Avrupa Ekspresi – Trans-Europ-Express, usta yönetmenin filmografisi içerisinde dahi farkını ve özgünlüğünü hâlâ koruyan ve keşfedilmeyi bekleyen bir başyapıt.

Trans-Europ-Express’de, Robee-Grillet’nin canlandırdığı yönetmenin bir tren yolculuğu sırasında oluşturmaya çalıştığı senaryoyu izleriz. Yeni Roman filmlerinde sıklıkla görüldüğü gibi film içi gerçeklik ve kurgu çoğu zaman karışık ve bulanık bir hâl alır. Yönetmen, kafasındaki filmi anlatmaya her başladığında paralel kurguda Jean-Louis Trintignant tarafından canlandırılan Elias karakterini izleriz. İzleyici de doğal bir biçimde Elias’ın hikâyesinin, yönetmenin senaryosunun bir nevi canlandırması olduğu izlenimi oluşur. Fakat gerçeklik ve kurgu arasındaki bağ gittikçe gevşer. Trintignant’ın karakterinin bir uyuşturucu trafiğinin içerisine dahil olmasının ardından kendisini trene attığında, senaryoyu anlattığını gördüğümüz yönetmenin kompartımanına oturur. Telaşla, yönetmeni ve yanındakileri inceler. Rahatsız ve endişeli olduğu her hâlinden bellidir. Sonrasında bavulunu alıp kompartımanı terk eder. Kompartımandan çıktığında çalışma arkadaşları yönetmene “Onu tanımadın mı?” diye sorar, “Trintignant’tı. Belki filminde oynatırsın.” Aynı zamanda Alain Robbe-Grillet, Jean-Louis Trintignant ve Marie France Pisier’nin kendilerini canlandırmaları, film içi ve film dışı gerçeklik arasında da bir köprü kurulmaya çalışıldığını gösterir.

Trans-Europ-Express: Yönetmenin Hâkimiyetinin Kırılışı

Gerçek ve kurgu arasındaki bu gevşek bağ yaratıcı süreçte yönetmenin hâkimiyetini ve egemenliğini de sarsar.  Sürekli bir biçimde Elias’ın fantazyasını ve fetişlerini anlatının içerisine sokar. Filmin açılış sahnesinde Robbe-Grillet’nin canlandırdığı yönetmen, garda içinde kadın modellerin alışılageldik pozlarının olduğu bir dergiyi karıştırır. Elias, aynı dergiyi karıştırdığında kadın modeller yarı çıplak ve elleri arkadan bağlı ya da koltuğa zincirlenmiş hâlde poz vermişlerdir. Yönetmenin, kendi metni, karakteri ve dünyası üzerindeki kontrolü daha ilk baştan sarsılmış durumdadır. Yönetmen senaryoyu anlatmaya, film ilerlemeye devam ettikçe Elias’ın arzuları, yönetmenin kontrolünde olmadan karşımıza çıkar. Elias, Eva ile her seviştiğinde, yönetmen kontrolü kaybeder. Elias, sadece tecavüz etmek istediğini söyler Eva’ya. Garda karıştırdığı dergide gördüğü fotoğrafların etkisi sevişme sahnelerinde gözlemlenebilir. Trans-Europ-Express, Tanrı-yazarın metin üzerindeki sonsuz kontrolünü sorgulayan ve alaşağı eden bir yapıya sahiptir. Post-modern filmler ortaya çıkmadan çok önce, Robbe-Grillet yönetmenin film ve izleyici üzerindeki iktidarı sorgulamaya ve problematik hâle getirmeye çalışmış gibidir. Üstelik yönetmenin, auteur politikasının merkezinde yer alan dönemin Fransız sinemasının etrafında böyle ayrıksı bir iş ortaya koyabilmesi daha da ilgi çekici.

Trans-Europ-Express’in gerçeklik ile kurduğu bu gevşek ilişki, kurgusal olan ve gerçek olan arasında yaptığımız hiyerarşik ayrımı da anlamsız kılar. Yönetmenin senaryosu ses kayıt cihazı ile kaydedilmektedir. Kimi noktalarda kayıt tekrardan dinlenildiğinde yönetmenin sözleri, kimi zaman yönetmenin hayalindeki sahneyi oynayan oyuncuların sesi duyulur. Fakat işin daha tuhaf yanı şudur ki, izlediğimizin yönetmenin zihninde canlanan sahnelerden ibaret olup olmadığına asla emin olamayız. Trintignant’ın aynı kompartımana gelip oturması dışında final sahnesi de gerçeklik ve kurmaca arasındaki köprüyü tamamen yıkar. Yönetmen, trenden Antwerp’te indikten sonra bir gazete alır. Gazetenin manşetinde yönetmenin senaryosunu anlattığı filmin sonundaki cinayet vardır. Yönetmenin, Antwerp’te uyuşturucu trafiğinin olmasının inandırıcı olmayacağı itirazına verdiği cevap tekrar duyulur “Gerçek hikâyeler her zaman sıkıcıdır.” Sahne, kendi metni üzerinde hâkimiyet kurmakta zorlanan yönetmenin, gerçekliğin oldukça ufak bir boyutunu bilip yorumlayabildiğini ve gerçek hikâyelerin çoğundan haberinin olmadığını gösterir gibidir. Finalde, yönetmen sağına doğru bakar ve kendi hikâyesinde öldürülmüş olan Eva ve Elias’ın, bu sefer sanki Trintignant ve Pisier olarak birbirlerine sarıldıklarını görür. Gerçekliğin çok katmanlı yapısı ve kurmacaya dair yüzeysel bakışıyla yönetmen, sahip olduğunu düşündüğü hâkimiyete ne gerçeklikte ne kurmacada sahip değildir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi