Pera Müzesi’ndeki retrospektif niteliğindeki “Seçilmiş Aileler” adlı seçki vesilesiyle; 20 yıla yaklaşan kariyeri boyunca çarpıcı insan portrelerini odak noktasına alan, duygusal olarak yer yer zorlayıcı deneyimlere dönüşen filmlere imza atan İsrailli belgeselci Tomer Heymann’la bir araya geldik.

Fotoğraflar: Berkay Musaoğlu

İsrail doğumlu yönetmen Tomer Heymann, ilk olarak 2001 yılında çektiği Tomer Ve-Hasrutim – Bu Beni Biraz Korkutuyor’la dikkatleri üzerine çekmişti. Arkasından çektiği, Filipinli göçmen trans seks işçilerinin hayatına odaklanan 2006 yapımı Bubot Niyar – Kağıt Bebekler’le Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan, buradan ödüllerle dönen Heymann, filmlerinde göçmenlere, muhafazakâr toplumun dışarıda bıraktığı kuir karakterlere yer verdi. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak çektiği 2009 yapımı I Shot My Love – Sevgilimi Ben Vurdum, dünyaca ünlü dansçı Ohad Naharin’in hikâyesine odaklandığı, çekimleri yıllarca süren 2015 yapımı Mr. Gaga, kariyerindeki en önemli filmlerden biri olan 2016’da tamamladığı Şimdi Kim Sevecek Beni – Who’s Gonna Love Me Now sonrasında Heymann ülkesinin en önemli belgeselcilerinden biri hâline geldi. Ülkesinde belgesel dizilere de imza atan Heymann son olarak Jonathan Agassi adlı eşcinsel porno yıldızının hikâyesini konu eden Jonathan Agassi Saved My Life’ı çekti. Yönetmenle, Pera Müzesi’nde “Seçilmiş Aileler” isimli seçki kapsamında gösterilen filmleri vesilesiyle İstanbul’da bir araya geldik.

Murat Emir Eren: Genellikle belgesellerinizde kişisel deneyimlerinizden yola çıkıyorsunuz ve bizzat tanık olduğunuz yaşam öykülerine yer veriyorsunuz. Bu özel bir tercih mi oldu bugüne dek sizin için?

Tomer Heymann: Filme çekmeye değer bulduğumuz her şey kişiseldir. Yönetmenlerin çok kişisel bir noktadan hareket etmediği filmler de bir noktada kişisel filmler olma potansiyeline sahiptir. Bu sanatçının ya da yönetmenin seçimidir. Bu benim ilgimi çeken bir alan. Ve evet, genellikle hikâyenin tam ortasında yer alıyorum. Bu, şimdilerde beni fazlasıyla tükettiğini fark ettiğim bir durum. Şu anda çok yorgun ve bomboş hissediyorum. Hayatımın ve kariyerimin bir sonraki adımında ne yapacağıma dair şüphelerim var, bunun sebebi de en son filmimle aramdaki güçlü bağ. Yaptığım işle ilgili kendimi şanslı hissediyorum, ayrıcalıklı hissediyorum. Gerçekten çok çalışıyorum, çünkü bu filmleri yapabiliyor olmanın tanrı vergisi bir şeyle değil çalışmakla alakalı olduğunu düşünüyorum. Ancak yaptığım şeyin ağır bir bedeli de var. Aslında ağır bir bedel demek istemiyorum buna. Çünkü ağır bir bedel demek biraz aşırı kaçabilir. Ancak yaptığım işte en çok önemsediğim şey, anlattığım karakterle derin bir bağ kurmak. Bu da o süreç boyunca ailenle, arkadaşlarınla daha az zaman geçirmene sebep oluyor. İşim bitip eve gittikten sonra “Beni rahat bırakın” gibi bir ruh hâlinde oluyorum.

“Genellikle sevdiğim insanlar hakkında filmler çekiyorum. Bir noktada karakteri sevmemeye başlarsam, o filmi yapmayı bırakırım diye düşünüyorum.”

Murat Emir Eren: Sizin de bizzat parçası olduğunuz bu hikâyeleri anlatırken, konuyla ve takip ettiğiniz karakterle aranıza bir belgeselci olarak mesafe koymakta zorlanmıyor musunuz?

Tomer Heymann: Genellikle sevdiğim insanlar hakkında filmler çekiyorum. Bir noktada karakteri sevmemeye başlarsam, o filmi yapmayı bırakırım diye düşünüyorum. Sevmekten kastım yüzeysel bir sevgi değil. Ona hayranlık duymam gerekmiyor. Ona övgüler düzmem gerekmiyor. Sevgiden neyi kast ettiğimi nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Ohad Naharin (Mr. Gaga filmindeki ünlü koreograf) gibi büyük bir isim de olabilir, sıradan biri de. Herkesin sabah uyandığında kendisiyle ilgili bir imaj vardır zihninde. Kendisine, çevresindekilere, ailesine, çocuklarına kendisini nasıl görüyorsa öyle ifade eder. Hepimiz “birisi” olduğumuza inanır, bunu ortaya koyarız. Belgeselci olarak benim görevimse karakterin dışındaki bu imajı sıyırmak, asıl kişiliğini sergileyebilmektir. Bu da zaman ve enerji alır. İnsanları en zayıf ve en kırılgan zamanlarında görmek gerçekten sabır isteyen bir iştir. Kağıt Bebekler’i ele alalım. Filipinli göçmenler, bir yandan yaşlı insanların bakımını üstlenen, bir yandan da seks işçisi olarak çalışan translar… Başlangıçta kendileriyle ilgili bana göstermek istedikleri farklı bir imaj vardı, zor bir hayatları olsa da hayatlarının eğlence ve mutlulukla dolu olduğunu göstermek istiyorlardı sadece. Onların gerçekten ne hissettiğini söylemelerini sağlamak iki yılımı aldı. İçlerinden birinin söylediği bir sözü unutamıyorum. Sanırım Noel gecesinden hemen önceki günlerdeydi. Karakterlerimden biri bakıcı olarak çalışıyordu. Ona aileni özlüyor musun diye sordum. Bir an baktı, yaşlı bir insanı giydirip, temizliyordu. O an “Ne zaman bir hastanın temizliğine yardım etsem, neden evimde kendi anneme bu şekilde bakamıyorum diye düşünüyorum.” dedi ve gözlerinin dolduğunu fark ettim. Çok basit bir soruya verilmiş çok ciddi bir cevaptı. Nedenini elbette bilmiyorum ama böyle bir cevap almam iki yıl sürdü. Aynı şeyi Mr. Gaga’yı çekerken Ohad Naharin’le de yaşadım. Başlangıçta kendisinden çok emindi, her şeyin kontrolü altında gitmesini istiyordu. Çekimlere başladık. Uzunca bir süre geçti. Ben bu süre zarfında tam olarak kişisel meselelere giremedim. Birkaç yıl sonra Helsinki’de bir otelde çekim yapacaktık. O gün röportajı İngilizce gerçekleştirmek geldi aklıma. İngilizce konuşmaya başlayınca birden her şeyi çok daha basit ve dürüstçe anlatmaya başladı. Çünkü kaçamak cevaplar vermeye, ana dili olan İbranice’nin faydalarından yararlanmak suretiyle lafı dolandırmaya fırsatı yoktu (İbranice’de çok fazla metafor kullanma imkânınız vardır). “Havalı”, “iyi” görünmeye çalışmayı bıraktı. O noktadan sonra isterse kamerayı da kapatabileceğimi söyledim. Nasıl göründüğüne, söylediklerinin nasıl anlaşılacağına bakmaksızın benimle konuşmasını istedim… Bunun üzerine yedi saatlik bir konuşma gerçekleştirdik. O sırada belgesele başlayalı dört yıl olmuştu ve Ohad ilk kez eşinin kaybından bahsetti, bu olayın kendisini nasıl etkilediğini anlattı. İlk kez! Nihayet açılmıştı. Bu noktaya ulaşmak izleyici için çok büyük bir mesele gibi görünmeyebilir. Karşılıklı oturmuşlar, o ona bir şeyler sormuş adam da cevaplamış ne var bunda diyebilirler, ancak bu benim için her şey demekti. Açıkçası ben bu işi yapmanın başka türlü bir yolunu bilmiyorum. “Belgeselci duvardaki sinek gibi olmalı.” derler ya, ben bunu kabul etmiyorum, bu tabirden nefret ediyorum. Ben hikâyeye ve yolculuğa dâhil olmayı seviyorum. Sadece keşfetmek istediğim, hikâyesini anlatmak istediğim. İnsanlara filmlerimde yer veriyorum. Tamamen bilgiye dayalı, her şeyin net, sınırları çizilmiş biçimde bize gösterildiği filmlere denk geldiğimde neden iki saatimi buna harcadım diyorum. Benim için karakterin duygusal olarak başladığı noktadan filmin sonunda izleyici nazarında vardığı nokta çok daha önemli. Elbette her şeyi anlatamazsınız, ama çekim sürecinde yaşadıklarımı olabilecek en iyi biçimde filmde yansıtabiliyorsam, mutlu oluyorum.

Murat Emir Eren: Pera Müzesi’ndeki retrospektifiniz “Seçilmiş Aileler” başlığı altında gösteriliyor. Sizin için seçilmiş ile kavramı ne ifade ediyor?

Tomer Heymann: Aslında bu konsepti ilk duyduğumda, “Acaba filmlerimdeki temaları yumuşatmak mı istiyorlar.” diye düşündüm. Çünkü filmlerimde genellikle LGBTİ bireylerin hikâyelerine yer veriyorum ve kabul etmek gerekir ki bu hikâyeler geleneksel aile dediğimiz, 50 yıl boyunca aynı çatı altında yaşayan ve artık kimsenin inancının pek kalmadığını gördüğüm şeye pek uymuyor. Temayı ortaya atan Gizem Bayıksel ile tanışıp konuştuktan sonraysa, aslında bu başlığın filmlerime daha geniş bir perspektiften baktığını ve yeni bir aile kavramından bahsedilebileceğini düşünerek sevdim. Buraya gelip gösterimlerdeki izleyici profilindeki çeşitliliği gördükten sonraysa bu tema altında filmlerimin gösterilmesinin çok zekice bir tercih olduğunu düşündüm.

Murat Emir Eren: Filmlerinizde karakterlerin geçirdiğini değişimi kendinizde de gözlemliyor musunuz?

Tomer Heymann: Kağıt Bebekler’i ele alalım yine… O filmde anlattığım karakterlerle dört yıla yakın zaman geçirdim. O süre zarfında arkadaşlarımla gezip tozabilir, Tel Aviv’in keyfini çıkarabilirdim. Ancak Tel Aviv’in farklı bir yönünü gözlemlemek istedim. O kadar hikâyenin içine girdim ki bir noktadan sonra kendimi gece göçmenlerin dairesinde yerde uyuyup, göçmen polisine karşı onları korumaya çalışırken buldum. Bu insanlarla tanışmadan önce sıradan bir İsrail vatandaşından farkım yoktu. Bu göçmenler burada ne arıyor, kim bunlar diye düşünüyordum. Sokakta gruplar hâlinde dolaşan gölgeler gibiydiler benim için; ki benim için açık fikirli, özgürlükçü gibi klişe tabirler kullanabilirsin. Buna rağmen bu insanlar benim için hiç kimseydi. Ama onları tanımaya başladıktan sonra birer kişiliğe büründüler, hayatları daha da ilgimi çekti. Acaba aileleriyle nasıl yaşıyor, onlarla nasıl görüşüyorlardı, acaba burada sevgilileri var mıydı, bu kadar yabancı karşılandıkları bir yerde, Tel Aviv’de kimlerle nasıl tanışıp seks yapıyorlardı örneğin? Bu soruları sorup karakterleri tanıdıktan sonra sadece onlara değil kendime olan bakış açım da değişti. Bu benim için en büyük hediyeydi. Aldığı bütün ödüllerden daha önemliydi.

Murat Emir Eren: Şimdi Kim Sevecek Beni adlı filminizde HIV pozitif bir eşcinsel birey olan Saar’ın hikâyesini izliyoruz. Bu film ve Saar’ın duygusal olarak son derece zorlayıcı hikâyesini filmleştirirken sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

Tomer Heymann: Görünürde herhangi bir filmi yapmaktan daha zor değildi… Ancak Saar’ın babasının karşısında oturup onu dinlemek… Bütün erkek kardeşlerinin, HIV’si olan eşcinsel bir adamın, öz kardeşlerinin arkasından söylediği korkunç şeyleri dinlemek… Bunlar elbette zor anlar. Yine başka bir an, ana karakterimizin odasında yalnız başına oturup babasından gelen mektubu okuduğu ve mektupta babasının ona karşı çok sert konuştuğu, bizden uzak dur dediği an… Bunlar zor şüphesiz. Yapmaya çalıştığım şey, babasına gidip, onun fikirlerini yargılamadan ona kendisini ifade edebileceği bir alan açmaktı. Onunla empati yapmaya çalışmadım elbette ama, ondan ve söylediklerinden nefret etsem de, bunlar beni çıldırtsa da sakin kalmaya çalışarak ona bir alan açmalıydım. Adamı susturmaya ya da ona bir ders vermeye çalışmadım, çünkü o noktada bunların hiçbir önemi yoktu. Annesi… O da inanılmaz derecede homofobik bir monolog yaptı. Yine de tamam, film iki tarafın da hikâyesini anlatıyor, bunu da anlamalıyım dedim. Anne ve babanın dersinin altına kadar işlemeliyim… Yine de zor bir süreçti… Şöyle ikna ettim kendimi. Bu filmi sadece ana karakterim Saar hakkında yapmak çok kolay. Hikâyeyi sadece onun perspektifinden anlatmak da öyle. Ama bu hiç ilginç değil ve çok yüzeysel bir tercih. Belki böyle bir durumdan mutluluk duymak ilginç gelecektir, ama Saar’ın aile üyelerine benimle dürüstçe konuştukları ve sahte bir anlayış gösterisinde bulunmadıkları için teşekkür borçluyum.

“Karakterlerimin hayatlarından aldığım parçaları bir blender’a doldurup bir kokteyl yapıyorum, ama onlara bunu kontrol etmekle ilgili bir güç vermek istiyorum.”

Murat Emir Eren: Herhangi bir noktada “Bu kadarı yeter ben bırakıyorum” diyebileceğiniz bir film o gerçekten.

Tomer Heymann: Elbette. Karakterlerime her filmimde bir konuda söz veriyorum. Onlara diyorum ki “Bu filmin son hâlini sana göstereceğim ve senin istemediğin hiçbir şey bu filmde olmayacak.” Bir film yaparken insanlar sözleşmeler imzalıyor ve hukuki bir süreç işliyor. Ben asla böyle bir yöntem kullanmadım. Kimseye benimle bilmem kaç yıl önce sözleşme imzaladın, istediğimi kullanırım demedim. Bazı yönetmenler belgeselde anlattıkları karakterlerin filmi son ana kadar görmesini istemiyor ve böylece hikâyede anlatmak istediği her şeyi sonuna kadar anlatabileceğini düşünüyor. Bense tam tersini düşünüyorum. Bütün süreci izlemelerini istiyorum, bu şekilde sonuna kadar gitmeyi… Onları kurgu odasına çağırıp her şeyi izletiyorum ve “Şimdi bir şey söyleme, bekle sonra karar verelim.” diyorum. Çünkü insanlar değişebiliyor. Bir dönem bunu neden filme koydun diye düşünebileceği, kamerayı neden kapatmadın diyebileceği bir bölümü bir süre sonra kabullenebiliyor insanlar (ya da tam tersi). Bu nedenle onlara “Gel, benimle beraber filmi izle” diyorum. Çünkü filmin ilk gösterimine ben ana karakterimle birlikte gitmek istiyorum her zaman. Karakterlerimin hayatlarından aldığım parçaları bir blender’a doldurup bir kokteyl yapıyorum, ama onlara bunu kontrol etmekle ilgili bir güç vermek istiyorum. Bu bağlamda hakkında film yaptığım insanlarla aramda komplike bir ilişki var diyebilirim. Yaptığım filmlerle reality show’lar arasındaki farkı da bu ilişki oluşturuyor. Elbette o gibi şeyler yapsaydım daha zengin olabilirdim. Ama daha evladını yeni kaybetmiş insanların burnuna mezar başında mikrofonu dayamak bana tuhaf geliyor. Bu durumdaki bir insandan ne öğrenebileceğini sanıyorsun ki? İnsanların sesini duyurmaktan bahsetmiyorum bu farklı bir konu ama gerçek duygularıyla ilgili o an sana ne anlatabilir? Bir süre beklemek, onlarla birlikte bir şeylere şahit olmak gerekiyor ancak o zaman herkesin asıl duygusu ortaya çıkar diye düşünüyorum. Filmlerimde zamanın çok önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Örneğin Şimdi Kim Sevecek Beni’deki Saar’ın hikâyesini ele alalım… Çok genç yaşta, dışarıda eğlendiğimiz bir gece tanışmıştık. O geceyi beraber geçirdik. Ama aramızda çok güçlü bir bağ oluştuğunu hissetmiştim. Sabah olduğunda telefonlarımızı verelim birbirimize, yine görüşelim dedim. Ancak o istemedi. Telaşla üstünü değiştirip çıkmak istiyordu. Çantasından Yahudilere özgü dini bir takım aksesuarlar, yeni kıyafetler çıkardı. Onları giydi. Anladım ki ailesi son derece muhafazakardı. Saar bana, yakında ülkeyi terk edeceğini, benimle bir daha görüşemeyeceğini, bu nedenle onu anlamam gerektiğini söyledi. Onu uzun süre görmedim. 5 yıl sonra Londra’da yeniden karşılaştık, onu evime davet ettim. Sonra da ona yaşadıklarıyla ilgili bir röportaj yapmak istediğimi söyleyip, kendisini kameraya çekmek için izin istedim. Karşıma oturdu. Üç saat boyunca konuştuk. Hayatımda çektiğim en güçlü röportajlardan birini çektim. HIV pozitif olduğunu anlattı. Bunun için kimseyi suçlamadığını. Kendi seçimlerinin sonucu olduğunu… Hastalığını ailesinin bilmediğini… Ancak her şey sona erdikten sonra beni aradı ve bu kaydı asla hiçbir yerde kullanmamam gerektiğini söyledi. Ailesiyle başının belaya girmesini istemiyordu. Ona, kaseti silmeyeceğimi, ama kesinlikle kullanmayacağımı söyledim. Aradan 3 yıl geçtikten sonra yine Londra’da görüştük. 39 yaşındaydı o zamanlar… Bana dedi ki ailemi ve onlarla olan ilişkimi yok edeceğini düşündüğüm için kaseti kullanmamanı istemiştim, babam eski bir ordu mensubu, çok sert biri. Neler olacağı malum, ama artık hakkımda bir film yapmak istiyorsan bunu yapmanı istiyorum. Saar’a, ailesinin tamamı bu işe dâhil olmazsa asla bu filmi yapmayacağımı söyledim. Babasından, annesinden, kardeşlerinden izin alacaktım. Bir kişi bile hayır derse vazgeçecektim. Herkes kabul etti. Filmi bu şekilde çekebildik.

Murat Emir Eren: Genellikle ağabeyiniz Barak Heymann’la birlikte çalışıyorsunuz. Aranızda nasıl bir iş bölümü söz konusu?

Tomer Heymann: Başlarda ona birlikte filmler yapmayı teklif ettiğimde reddetmişti. Belgeselcilikte para yok diyordu; haklıydı. Ağabeyimle filmler yapmaya başlamamızı en baştan anlatayım. Ailemi çok seviyorum, ancak kültür bana sağladıkları bir şey değil, sonradan edinebildiğim bir şeydi. Çünkü ailem taşrada bir çiftlik hayatı yaşıyordu. Bu hayatın içine doğmuştum ben. Tiyatroya, sinemaya ya da dansa gitmek hayatımızın parçası değildi. Tek bildiğim onlarla beraber sabah kalkar kalkmaz çiftlikte çalışmaktı. Yaşadığımız yerde küçük bir bar vardı. Bu barda Igal diye biri arkadaşla tanışmıştım. Onunla her gün görüşüyorduk. Sayesinde edebiyatla tanıştım ve İsrail’in en önemli yazarlarını okumaya başladım. Çok iyi arkadaş olmuş, iyi bir ilişki kurmuştuk ama bir süre sonra onunla bağlantıyı kaybettim. Birkaç yıl sonra Tel Aviv’de sokakta yürürken onu gördüm. Yanında kız arkadaşı vardı. Elbette onu gördüğüm için çok mutluydum. Çünkü o hayatta ilk yakın arkadaşlarımdan biriydi. Selam verdim, “Igal nasılsın?” deyip sarıldım. Ama çok soğuk karşıladı beni. Şaşırmış, anlam verememiştim, hâlbuki ben onu çok özlemiştim. O an bıyık bıraktığını fark ettim. Eskiden bıyığı yoktu. Numaramı aldı ve daha sonra bana durumu açıklayacağını söyledi. Bu garip karşılaşmadan sonra telefonlaşıp buluştuk. Bana, benimle hayatının çok garip bir döneminde tanıştığını, isminin gerçekte Faysal olduğunu ve arap olduğunu söyledi. İsrail’de, çoklukla Arap ailelerin yaşadığı bir bölgede yaşıyordu. Bana “Seninle tanıştığımızda bir Yahudi ismi kullanıyordum çünkü orada araplara karşı gösterilen ırkçılığa maruz kalmak istemiyordum.” dedi. İlginç bir şekilde o dönem sadece Yahudi ismi değil, kendisine bir Yahudi personası da edinmişti. Sonra bana, yanında gördüğüm kızla evleneceğini söyledi. Yakında çocuk sahibi olacaklarını anlattı. Bununla beraber, çocuklarının kendi çektiği acıları çekmesini istemiyordu. Bunun için de ya taşınacak ya da çocuklarını başka bir okula gönderecekti büyüdüklerinde. Çünkü İsrail’in çok az bölgesinde karma okul mevcut. Faysal, yaşadıkları yerde Yahudi çocuklarıyla, arap ailelerin çocuklarının gittiği karma bir okul açmak istiyordu. Kendileri gibi 20 aile daha bulmuşlardı. Böylece arap bölgesinde ilk kez karma bir okul olacaktı. Bu durumun filmini çekmemi istedi. Ancak bunun için iki ekibe ayrılmamız gerekiyordu. Bu noktada ağabeyimden destek istedim, böylelikle birlikte belgeseller çekmeye başladık. Bazı filmleri birlikte yönettik, bazılarındaysa prodüktörlüğümü üstlendi ki bu benim için önemli bir kolaylık sağlıyordu. Çünkü çalışması zor biri olabiliyorum. Bir yabancıdansa, beni ve çalışma tarzımı iyi bilen ağabeyimle çalışmak çok daha verimli oluyor. Aynı zamanda realistik ve çok çalışkan bir insan. Barak olmasaydı filmlerimi yapmam çok zor olurdu.

Murat Emir Eren: Bugün İsrail’deki sinema atmosferi ve belgesel sinemacıların yaşadıklarına dair neler söyleyebilirsiniz?

Tomer Heymann: İsrail ne yazık ki belgeselciler için mükemmel bir yer. Başınızı nereye çevirseniz anlatmaya değer bir hikâyeye rastlıyorsunuz. Ayrıca çekim yapmak da başka ülkelerden daha kolay. Londra’ya, New York’a çekim yapmaya gittiğinizde, bir sürü izin almanız gerekiyor ve siz gerekli izinleri alana kadar çekmeniz gereken kişi ölüp gidiyor neredeyse! İsrail bu anlamda bir orman gibi. Bu hem pozitif hem de problematik bir şey. İsrailli belgeselciler geçtiğimiz yıl 50’den fazla film üretti ve birçoğu güçlü, otoriteyi sorgulayan filmlerdi. Bir nevi değişimden de söz edebiliriz. Çünkü yakın zamanda ulusal hikâyelere nazaran kişisel hikâyelerin de arttığını, bu filmlerin yükselişe geçtiğini görüyoruz. Elbette birçok film hâlen Filistin meselesiyle ilgili. Rachel Leah Jones ve Philippe Bellaïche’in çektiği Advocate şu sıralar en çok konuşulan filmlerden biri. Devlet bu filmin bazı gösterimlerini iptal etmeye çalıştı, ancak filmden yana taraf tutan insanlar da oldu. Film İsrail’de ödül de kazandı. Son birkaç yılda sinemacılar üzerindeki baskı arttı. Zira İsrail hükümetleri son 20 yılda hep daha da sağa kaydı. Son 10 yılın hükümetlerininse felaket bir yönetim anlayışı sergilediğini söyleyebilirim. Özellikle mevcut kültür bakanının tavrı çok tartışılıyor. Ama aynı zamanda şu da var: Kültür Bakanı filmine zarar vermeye çalışırsa, filmini daha çok kişi izliyor. Bu hiç şaşmıyor!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi