Zaman zaman, kutsal kitapların etki gücünü sorgulamadan edemiyorum. Çünkü bu kitaplara baktığımda, tüm bilimsel gelişmelere, varlığın açıklanmasındaki binlerce çelişkiye rağmen, insana doğrudan ya da dolaylı olarak seslendiklerini, onu uzun yıllar etkisi altına alabildiklerini görüyorum. Bu kitaplara inanmayı toptan reddeden biri olarak; çocukluktan bu yana severek takip ettiğim fantezi serisi Yüzüklerin Efendisi’nin, aslında İncil’i temel aldığını öğrendiğimde fazlasıyla şaşırmıştım. İncil, ilk yazıldığında insanları nasıl etkilediyse, bugün de çağdaş kurgusal eserler aracılığıyla onu reddedenleri bile dolaylı yoldan etkilemeye devam ediyor. Özellikle ana akım muhafazakâr sineması, farklı yönlerden defalarca İncil’i temel almıştır. Her ne kadar seyirci olarak bizler, ilâhi bir metnin izdüşümünü izlediğimizi başlarda fark edemesek de. Bir biyografi filmini özel kılan nitelik, ele alınan kişinin "kişiliğidir". Bu kişilik, ne kadar özgünse, ne kadar etkiliyse, biyografi filmi o denli büyür. Tolkien’in yaşam hikâyesi ise aslında bir filme konu olacak kadar "farklı" değil. Fakat yazarın yarattığı dünya ve etkilediği kitle, onun biyografik canlandırmasını geçerli kılıyor. Dolayısıyla Dome Karukoski yönetmenliğindeki bu filmin tek amacı, aslında Orta Dünya’nın nasıl yaratıldığını anlatmaktır. Fakat Tolkien bir film olarak bu konuda da yeterince başarılı değil. Tolkien: Tolkien’in Dininden Çekinen Bir Biyografi Tolkien, özellikle Yüzüklerin Efendisi’nde üstü örtülmüş dini bir öyküyü anlatmıştır. Orta Dünya’nın evreni, öyküde geçen olaylar, karakterler; bir miktar İskandinav mitolojisi ve ağırlıklı olarak İncil’den esinlenilmiştir. Kitapta iyi ve kötü net çizgilerle belirlenmiştir. Bu nedenle son derece ahlâkçıdır. Finalde "iyi" kazanmış, "kötü" kaybetmiştir. Ve bütün bir öykü, "yüzük" üzerinden karanlık ile aydınlığın çarpışmasını anlatmıştır. İnsanın gücü elde etmeye olan arzusu, zayıflığı, yine yüzük sembol gösterilerek işlenmiş ve bu güç, yazar tarafından "şeytani" bulunmuştur. Böylesi bir kurgusal eseri yaratan bir yazarın biyografi filminin, dini temaları ve göstergeleri fazla kurcalamadan geçme lüksü yoktur. Dome Karukoski’nin yönetmenliğini üstlendiği film, Tolkien’in Hobbit’i kaleme alana kadar olan hikâyesini anlatırken, ne yazarın Katolik inancından nasıl beslendiğini tam olarak aktarıyor ne de yeterli miktarda mitolojik ilham kaynaklarına yer veriyor. Buna karşın olarak film, tüm sinematografik gücünü Orta Dünya’nın oluşum sinyallerini seyirciye ileten göstergelerden alıyor. Daha çok Tolkien’in (Nicholas Hoult) Edith (Lily Collins) ile olan aşkına ve Oxford’daki dostluklarına odaklanan film, İngiliz toplumundaki sınıf ayrımına ve bunun "güç" kavramıyla olan bağlantısına da değiniyor. Bu noktada dünya çapında sanayileşmenin artmasının da bir neticesi olan I. Dünya Savaşı, filmde önemli bir atmosfer oluşturuyor. Neticede bu "Büyük Savaş", hep daha fazlasını isteyen, güce ve egemenliğe tapan insanlığın son noktası olarak görülmüştü. Tolkien’in Somme Muharebesi’nde yaşadıkları; Lord of the Rings’deki "Ölü Bataklık" için, yüzük ve Mordor için devasa bir edebî esin alanı oluşturmuştu. Böylesi bir atmosfer ve kurgusal malzemeyle, dolu dolu işlenebilecek bir savaş sekansı varken; filmin bunu ara ara flashback - flashforward yaparak dönüşlü olarak anlatmayı tercih etmesi, bir hayal kırıklığı yaratıyor. Tolkien’in elbette çok önemli olan arkadaşlık bağlarını ve aşkını anlatırken aceleci olmayan Dome Karukoski, yazarın cephede yaşadıklarının potansiyel anlatı gücünü kullanmıyor. Birkaç zehirli gaz saldırısı, ani ölümler ve kan çamurlarının yarattığı cehennemvari Somme Cephesi atmosferinin, Orta Dünya’nın görsel zeminini anlatmakta yetersiz kalacağı kanısındayım. Tolkien’in kurgusal dünyasına göndermeler yapmak için; yazarın inanç yaşamının, cephede yaşadığı yabancılaşma duygusunun, dünyaya egemen olmak isteyen "karanlığın" eleştirisinin çok daha güçlü bir şekilde,…

Yazarın Puanı

Puan - 65%

65%

Daha çok Tolkien’in (Nicholas Hoult) Edith (Lily Collins) ile olan aşkına ve Oxford’daki dostluklarına odaklanan film, İngiliz toplumundaki sınıf ayrımına ve bunun "güç" kavramıyla olan bağlantısına da değiniyor. Bu noktada dünya çapında sanayileşmenin artmasının da bir neticesi olan I. Dünya Savaşı, filmde önemli bir atmosfer oluşturuyor.

Kullanıcı Puanları: 3.48 ( 6 votes)
65

Zaman zaman, kutsal kitapların etki gücünü sorgulamadan edemiyorum. Çünkü bu kitaplara baktığımda, tüm bilimsel gelişmelere, varlığın açıklanmasındaki binlerce çelişkiye rağmen, insana doğrudan ya da dolaylı olarak seslendiklerini, onu uzun yıllar etkisi altına alabildiklerini görüyorum. Bu kitaplara inanmayı toptan reddeden biri olarak; çocukluktan bu yana severek takip ettiğim fantezi serisi Yüzüklerin Efendisi’nin, aslında İncil’i temel aldığını öğrendiğimde fazlasıyla şaşırmıştım. İncil, ilk yazıldığında insanları nasıl etkilediyse, bugün de çağdaş kurgusal eserler aracılığıyla onu reddedenleri bile dolaylı yoldan etkilemeye devam ediyor. Özellikle ana akım muhafazakâr sineması, farklı yönlerden defalarca İncil’i temel almıştır. Her ne kadar seyirci olarak bizler, ilâhi bir metnin izdüşümünü izlediğimizi başlarda fark edemesek de. Bir biyografi filmini özel kılan nitelik, ele alınan kişinin “kişiliğidir”. Bu kişilik, ne kadar özgünse, ne kadar etkiliyse, biyografi filmi o denli büyür. Tolkien’in yaşam hikâyesi ise aslında bir filme konu olacak kadar “farklı” değil. Fakat yazarın yarattığı dünya ve etkilediği kitle, onun biyografik canlandırmasını geçerli kılıyor. Dolayısıyla Dome Karukoski yönetmenliğindeki bu filmin tek amacı, aslında Orta Dünya’nın nasıl yaratıldığını anlatmaktır. Fakat Tolkien bir film olarak bu konuda da yeterince başarılı değil.

Tolkien: Tolkien’in Dininden Çekinen Bir Biyografi

Tolkien, özellikle Yüzüklerin Efendisi’nde üstü örtülmüş dini bir öyküyü anlatmıştır. Orta Dünya’nın evreni, öyküde geçen olaylar, karakterler; bir miktar İskandinav mitolojisi ve ağırlıklı olarak İncil’den esinlenilmiştir. Kitapta iyi ve kötü net çizgilerle belirlenmiştir. Bu nedenle son derece ahlâkçıdır. Finalde “iyi” kazanmış, “kötü” kaybetmiştir. Ve bütün bir öykü, “yüzük” üzerinden karanlık ile aydınlığın çarpışmasını anlatmıştır. İnsanın gücü elde etmeye olan arzusu, zayıflığı, yine yüzük sembol gösterilerek işlenmiş ve bu güç, yazar tarafından “şeytani” bulunmuştur. Böylesi bir kurgusal eseri yaratan bir yazarın biyografi filminin, dini temaları ve göstergeleri fazla kurcalamadan geçme lüksü yoktur. Dome Karukoski’nin yönetmenliğini üstlendiği film, Tolkien’in Hobbit’i kaleme alana kadar olan hikâyesini anlatırken, ne yazarın Katolik inancından nasıl beslendiğini tam olarak aktarıyor ne de yeterli miktarda mitolojik ilham kaynaklarına yer veriyor. Buna karşın olarak film, tüm sinematografik gücünü Orta Dünya’nın oluşum sinyallerini seyirciye ileten göstergelerden alıyor.

Daha çok Tolkien’in (Nicholas Hoult) Edith (Lily Collins) ile olan aşkına ve Oxford’daki dostluklarına odaklanan film, İngiliz toplumundaki sınıf ayrımına ve bunun “güç” kavramıyla olan bağlantısına da değiniyor. Bu noktada dünya çapında sanayileşmenin artmasının da bir neticesi olan I. Dünya Savaşı, filmde önemli bir atmosfer oluşturuyor. Neticede bu “Büyük Savaş”, hep daha fazlasını isteyen, güce ve egemenliğe tapan insanlığın son noktası olarak görülmüştü. Tolkien’in Somme Muharebesi’nde yaşadıkları; Lord of the Rings’deki “Ölü Bataklık” için, yüzük ve Mordor için devasa bir edebî esin alanı oluşturmuştu. Böylesi bir atmosfer ve kurgusal malzemeyle, dolu dolu işlenebilecek bir savaş sekansı varken; filmin bunu ara ara flashback flashforward yaparak dönüşlü olarak anlatmayı tercih etmesi, bir hayal kırıklığı yaratıyor. Tolkien’in elbette çok önemli olan arkadaşlık bağlarını ve aşkını anlatırken aceleci olmayan Dome Karukoski, yazarın cephede yaşadıklarının potansiyel anlatı gücünü kullanmıyor. Birkaç zehirli gaz saldırısı, ani ölümler ve kan çamurlarının yarattığı cehennemvari Somme Cephesi atmosferinin, Orta Dünya’nın görsel zeminini anlatmakta yetersiz kalacağı kanısındayım. Tolkien’in kurgusal dünyasına göndermeler yapmak için; yazarın inanç yaşamının, cephede yaşadığı yabancılaşma duygusunun, dünyaya egemen olmak isteyen “karanlığın” eleştirisinin çok daha güçlü bir şekilde, daha fazla sahneyle anlatılması gerekirdi. Bunun yerine film, Tolkien ve üç arkadaşının sanatla dünyayı kurtarmayı tercih ettikleri T.C.B.S. (Tea Club Barrovian Society) bağına daha çok odaklanıyor. Elbette bu birliğin de Tolkien’in kurgusal dünyasına olan katkısı fazla, fakat dramatik ağırlık bu kısma verildiğinde, ortaya bir gençlik veya kişisel gelişim filmi çıkıyor. Oysa izleyici olarak beklentimiz, bir yazar olarak onun kişiliğini gerçekten görmek; bu kurgusal dünyasını oluşturan zaaflarını ve kusurlarını çok yönlü bir şekilde izlemektir. Filmde Tolkien’i çoğunlukla kahramanvari “iyi” yönleriyle görüyoruz. Kusurlarını, inançlarını, kaygılarını fazla görmüyoruz. Belki de bunun sebebi, yazarın varislerinin filme pek sıcak bakmamasıdır.

Sonuç olarak, bir Tolkien hayranıysanız, filmin bir iletişim aracı olarak dil üzerine söylediklerini, yazarın dile olan şahane bakış açısını, muhakkak bu filmde görebilirsiniz. Ancak bu filmin en büyük problemi, herkese seslenmek istemesi. Bu uğurda film, Tolkien’den çok şey kaybediyor. Oysa bütün dramatik kurgusunu, yazarın büyüleyici kurgusal dünyasını anlatmaya kuran bir filmin, neden onu hiç tanımayan birine seslenmesi gereksin ki?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi