Sait Faik’in 1954’te yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı yapıtı, hem yazarın öykücülüğünde hem de genel olarak öykücülüğümüzde bir kırılmadır. Jale Özata Dirlikyapan, tahkiye geleneğinden gelen hikâyeciliğimizin çağdaş öyküye evrildiği 1950 sonrası öykücülüğümüzü incelediği kitabı Kabuğunu Kıran Hikâye’de yeniliğin öncülerinden Sait Faik’in 1954 tarihli bu yapıtında gerçeküstücü anlayışın, düşselliğin ve simgesel anlatımın varlığına vurgu yapar. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan ve kitaplaşmamış öykülerinin yer aldığı yapıtta bulunan Müthiş Bir Tren adlı öykü, 1975’te Metin Erksan tarafından filme uyarlanır. Hem öykü hem de Erksan’ın TRT için çektiği edebiyat uyarlamalarından ilki olan film, fantastik türünün özelliklerini taşır. Metinde iç öykünün anlatıcısı, rüya mı gerçek mi olduğunu çözemediği bir olayı kıraathanede otururken arkadaşına anlatır. Hangisi olduğunu da bilemediği bir istasyonda hem tren beklerken hem tren geldikten sonra yaptığı yolculuk boyunca nesnel gerçekliği zorlayan olaylar birbirini izler. Tuhaf, tekinsiz bir yolculuktur bu. İstasyondaki insanlar ne en ufak bir hareket eder ne de ağızlarından tek bir söz duyarız. Tren geldiğindeyse kalkıp binmezler. Başlayan, yalnızca anlatıcının yolculuğudur. Trene binmesiyle kaybettiği tüm insanlar, karşısına çıkmaya başlar. Murat Kirişçi, Metin Erksan’ın Olay Yaratan TV Filmleri başlıklı yazısında bu yapımdan “bir vicdan muhasebesi filmidir” diye söz eder. Anlatıcının kendisiyle, artık düzeltme olanağının olmadığı yanlışlarıyla, hatta anlatırken daha kendisine bile itiraf etmeye cesaret edemedikleriyle yüzleşmeye başlamasının filmidir aynı zamanda. Yazar ve yönetmenin böyle bir konuyu tek mekânda işlemeyi tercih etmesi, karakterin söz konusu vicdan muhasebesini, yüzleşmesini ve içine düştüğü girdabı daha güçlü bir biçimde okura ve izleyiciye yansıtma olanağı sunar. Nitekim filmin sonunda başına gelen bu olayı anlattığı arkadaşının “Tren geçtikten sonra yağmur dindi mi?” sorusuna yanıt verememesi de, Kirişçi’nin yazısında vurguladığı gibi, anlatıcının hâlâ çıkmazda olduğunun ve aynı zamanda artık bir şeyleri telafi etmek için çok geç kaldığının bir göstergesidir.

Müthiş Bir Tren anlatısındaki karakterin öyküsünü fantastik ögeler kullanarak anlatmak, metne nasıl bir boyut kazandırır ve farklı okuma olanağı sunar? Todorov, bu türü yapısalcı bir yaklaşımla ele aldığı Fantastik adlı kitabında alanyazında karşımıza çıkan tanımları ortaya koyduktan sonra kendi tanımını yaparken fantastik anlatıların üç koşulu yerine getirmesi gerektiğini savlar. Birincisi, okuyucu öyküde kurgulanan dünyanın gerçekliğine, kurmaca gerçekliğe inanmalıdır ve metindeki olayların doğal ve doğaüstü açıklaması arasında kararsızlık olmalıdır. İkincisi, anlatı karakteri de bu kararsızlığın ayırdında olmalı ve kararsızlık, metinde bir izleğe dönüşmelidir. Üçüncüsü, okurun metin karşısında aldığı tavra göre okuma düzeyinin belirlenmesidir. Erksan, öyküyü birebir filme uyarlamış ve kamera, bir yandan anlatıcının tren yolculuğunu izlerken bir yandan da dış ses olarak anlatıcı, Sait Faik’in tümceleriyle olayları aktarır. Anlatıda iki arkadaşın kıraathanedeki sohbetlerinin verildiği sahnelerde, başka bir deyişle çerçeve öyküde olağanüstü bir durum yoktur. İki adamdan biri başından geçen bir olayı anlatmaya hazırlanır. Bu ilk sahnelerde yaratılan atmosferle izleyicinin kurmaca gerçekliğin alanına girmesi sağlanır. Anlatıcı daha anlatmaya başlamadan dış öykünün anlatıcısı, karanlık yüzlü bir adam olarak betimler iç öykünün anlatıcısını. Sait Faik’in bu betimlemesini Metin Erksan, yakın plan yüz çekimleriyle filme de yansıtır. Filmde hem dış öykünün mekânının karanlık, kasvetli bir atmosferle biçimlenmesi hem de iç öykünün anlatıcısı olan adamın verdiği tedirginlik, izleyicide adamın anlattıklarının gerçekliği ve bütünlüğü konusunda soru işaretlerine neden olur. Böylelikle fantastik türünün ilk koşulu olan kararsızlık duygusu, izleyicide oluşmaya başlar. Adam, öyküsünü anlatmaya başladığında da bu kararsızlık, anlatıcının söyleminde de dikkati çeker. İzleyicideki kararsızlığı anlatı kişisinin de hissetmesiyle türün ikinci koşulu yerine getirilmiş olur. Anlatıcı ne anlattıklarını gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusunda nettir ne de hangi istasyonda bulunduğunun ayırdındadır. Dirlikyapan’ın Sait Faik’in 1954 tarihli yapıtındaki öykülerde saptadığı düşsellik, anlatılan olay kadar yaratılan mekânda da Erksan’ın filminde karşımıza çıkar. İç öykü gerçekten yaşandı mı yoksa bir rüya mıydı ve o istasyonla tren de gerçekten var mıydı, belirsizdir. Bu atmosfer, sürekli tereddüde düşürdüğü izleyicinin her an tetikte olmasını da sağlar. Tuhaflıklar, yalnızca anlatıcı ve mekânda değil, anlatı kişilerinin durumunda da görülür. İstasyondaki insanlar devinimsiz ve sessiz bir durumda betimlenirken beklenen trenin gelmesi de hiçbir şeyi değiştirmez. Anlatıcı dışında kimse kalkıp trene binmez; fakat istasyonda gördüğümüz insanlardaki tuhaflık, trendeki insanlarda başka bir biçim alır.

Yüzleşmekten Kaçan Anlatıcı ve İzleyici

Todorov, her fantastik anlatıda olmasa da korku ögesinin zaman zaman kullanıldığını belirtir. Yazar gibi yönetmen de anlatısında korku ögesinden yararlanmıştır. Müzik seçimi ve istasyondaki gibi trendeki insanların da olağan dışı tavırlarıyla anlatıcı ve izleyici, bu tekinsiz yolculukta her an korkutucu bir durumla karşılaşabileceği konusunda tedirgin olmaya başlar. Derken ilk şoku on yıl önce evli olduğu karısı karşısına çıktığında yaşar anlatıcı. Önce kabul etmek istemez karşısında duran kadının karısı olduğunu ama yüzleşmeye cesaret edemediği bir gerçek adım adım kendine doğru yaklaşır. Korktuğu, ölen insanların karşısına çıkması mıdır yoksa onlara bir biçimde verdiği bir zararla ya da dile getirmeye cesaret edemediği yanlışlarıyla yüzleşmek midir? Ardından üç yıl önce kaybettiği oğlu Hasan da karısının yanında beliriverir. Kısa sürelik bir bocalamadan sonra konuşmak, onlara dokunmak ister; ancak karısı, kompartımanın kapısını birden kapatır ve oğluyla birlikte gözden kaybolur. Kompartımanların koridorunda ilerlerken öldüklerini bile unuttuğu insanları görmeye devam eder: Çanakkale’de gözünün önünde vurulan en yakın arkadaşı, onun veremden ölen nişanlısı ve müzik hocası sırayla karşısına çıkarlar ama hiçbir şey söylemeden yüzüne bakarlar yalnızca. Anlatıcı için en vurucu karşılaşma, babasıyla olur. Diğer insanların sessizliğinden bir şey anlamayan anlatıcı, babasının sessizken bile çok şey söylediğini görür. Sonra başka bir kompartımanda karısı ve oğlu çıkar yeniden karşısına ama kompartımanın kapısı yine kapanır. Pencereden karısının yüzünün bembeyaz olduğunu, oğlunun ise ağladığını görür. Hiçbir şey yapamaz. Kapının açılması için bir memurdan yardım istemek üzere istasyonda iner. Tren birkaç saniye içinde hareket eder. Anlatıcı, koşup yetişmek ister ama hareket edemediğini fark eder. Dış mekâna çıktığında iç mekândaki karanlığın ve kasvetli atmosferin burada da devam ettiğini görürüz. Bu nedenle de arkadaşının “Tren geçtikten sonra yağmur dindi mi?” sorusu yanıtsız kalır.

Öyküyü okuduğumda ve filmi izlediğimde Kirişçi’nin söz ettiği vicdan muhasebesiyle birlikte yaşamındaki insanlara bir biçimde zarar veren ya da onları hayal kırıklığına uğratan ve yanlışlarını zamanında telafi etmek yerine unutan, yadsıyan; yaptıklarının neden olduğu olumsuz sonuçları yalnızca izleyen bir adam gördüm. Hürrem Erdoğan, Müthiş Bir Tren (1975): Bilinçaltının Dehlizlerinde başlıklı yazısında karakterin geçmişiyle yüzleşmeye çalıştığını ileri sürer ama bence tam tersine karakterin yüzleşme cesareti yoktur. Anlatıda söylenmeyenler, Todorov’un da dikkat çektiği çeşitli okuma düzeyleri aracılığıyla ve eleştirel bir çözümlemeyle belirgin hâle gelecektir. Yazar gibi yönetmen de babasının anlatıcıya neden kızgınlıkla baktığı, karısının oğlunu da alarak anlatıcıdan neden uzaklaştığı gibi soruların yanıtlarını izleyiciye bırakıyor. Yorumu gerektirmeyen, net ve kesin sonlara alışık olan izleyici için çok da hoşa giden bir final değildir Metin Erksan’ın ve elbette Sait Faik’in seçtiği son. Öyleyse gelelim Todorov’un fantastik türünü tanımlarken sunduğu üçüncü koşula. Todorov, üçüncü koşul olarak metnin alıcısının aldığı tavra göre okuma düzeyinin belirlendiğini öne sürer. Yukarıda bir okur ve izleyici olarak değerlendirmemi yaptım; ancak film, televizyonda ilk kez gösterildiğinde hem yönetmenin hem filmin aldığı tepkileri de yine türün koşullarından uzaklaşmadan değerlendirelim. Kirişçi, yazısında filmin yayınlanışının hemen ertesinde o dönemin “korkulu rüyası” komünizmin propagandasının yapıldığı savıyla gazete köşe yazarlarından çok tepki aldığından söz eder. Oysa yazarın da bu yazıda anlattığı sorun, izleyicinin hazır bulunuşluk düzeyiyle ilgili. Uyarlanan filmin temelini oluşturan öykünün yazarı, kendi kuşağından birçok insanı Sartre’la tanıştıran, öykücülüğümüzde gerçekten yeni bir dönemin başlamasına öncülük etmiş bir yazar. Okuma deneyimi, klasik anlatılardan ibaret olan okur için anlaşılması hayli güç bir yazar. Filmin yönetmenine baktığımızda yalnızca dönemi için değil, bugün için de filmlerinin eşine benzerine az rastlayacağımız bir yönetmen. Kurtuluş Kayalı, Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek adlı kitabında 1970’li yıllarda Erksan filmlerinin sıkça tartışıldığını, Müthiş Bir Tren’in de bu tartışmaları başlatan film olduğunu belirtir. Gelen tepkileri, Todorov’un sözünü ettiği çeşitli okuma düzeyleri açısından değerlendirdiğimizde bir başka kuramcı Umberto Eco’nun “ansiklopedik bilgi” kavramı akla gelir. Genel olarak yaşantı ve okuma, izleme yoluyla edinilen ansiklopedik bilginin farklı olması, elbette metinlerin değişik biçimlerde çözümlenmesine neden olur. Tepki veren izleyici, türün özelliklerini uygun biçimde yorumlayacak bilgiye sahip değildir. Yapısal olarak karşılaştığı engellerin dışında içerik olarak da klasik anlatılarla sınırlı izleyici, kendisini sarsacak, tedirgin edecek, sorgulamasına yol açacak anlatılardan da hoşlanmayacaktır. Yazarın da yönetmenin de seçtiği yol, yalnızca edebiyatın ya da sinemanın değil, gözü kara izleyicinin gelişmesi açısından bir fırsattır; ancak hâlâ bir kitabın değer ölçütü olarak “Çok akıcıydı, bir solukta okudum” tümcesini kurabilen ya da bir film için yapacağı tek değerlendirme, “Çok güldüm / Çok ağladım. Mutlaka izleyin” diyen insanların olduğunu düşünürsek almamız gereken uzun bir yol olduğu da bir gerçek. Kim bilir, belki de anlatıcı gibi izleyici de yalnızca filme konu olan yanlışların bir benzeriyle değil, başka konulardaki eksiklikleriyle de yüzleşmekten kaçıyordur.

 

Kaynakça

Abasıyanık, Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Az Şekerli, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1998.

Dirlikyapan, Jale Özata, Kabuğunu Kıran Hikâye: Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı, Metis Yayınları, İstanbul, 2013.

Erdoğan, Hürrem, “Müthiş Bir Tren (1975): Bilinçaltının Dehlizlerinde “, Bir Dünya Film, 2018. https://www.birdunyafilm.co/muthis-bir-tren/

Kayalı, Kurtuluş, Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek, Dost Kitabevi, Ankara, 2004.

Kirişçi, Murat, ” Metin Erksan’ın Olay Yaratan TV Filmleri”, Öteki Sinema, 2015. https://www.otekisinema.com/metin-erksanin-olay-yaratan-tv-filmleri-1/

Todorov, Tzvetan, Fantastik: Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım, Çev. Nedret Öztokat, Metis Yayınları, İstanbul, 2004.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi