Göstermeye, haber vermeye ve eğlendirmeye dayalı bir uğraş olarak doğan sinemanın çağdaşlaşmasını ve geçirdiği dönüşümleri incelerken Hollywood ve ürettiği sistem kuşkusuz önemli bir uğrak olarak karşımıza çıkar. Farklı coğrafyalardaki gelişimine paralel olarak çeşitli haber filmleri ve kısa eğlenceliklerle başlayan ABD sineması ilerleyen yıllarda tekelleşmenin etkisi ve seyircinin salonları terk etmeye başlamasıyla krize girer. Bu krizi ülke içerisinde üretim gerçekleştiren ve tekel dışında hareket etme ihtiyacı duyan bağımsız sinemacı-yapımcılar Kaliforniya’ya yerleşerek çözüme ulaştırmaya çalışır. Hollywood’un serpildiği ve bugün dünyadaki sinema sanatı ve işletmeciliğine çok büyük ölçüde nüfuz ettiği Kaliforniya, aynı dönemde vergilerin minimal boyutlarda olması ve belki de en önemlisi coğrafi şartların makro bir serbestlik sağlaması bakımından bir cevher gibi görülür. 1908-1915 yılları arasında sinemaya yoğun müdahale hâlinde bulunan ve sinemanın serbestleşmesinin önünde engel oluşturan Motion Picture Patent Company olarak bilinen ve tekel yasasını ifade eden sistem son bulur ve Hollywood’da yer alan sinemacıların yayılımının önündeki büyük engellerden birisi ortadan kalkmış olur. Kapitalist-liberal serbest işletme esasına dayalı yeni yapı hiç zaman kaybetmeden sistemi yenilemeye ve sinemayı kâr maksimizasyonunu sağlayan bir araç olarak dönüştürmeye çalışır. Bu açıdan bakıldığında tür ve yıldız sistemlerine geçiş, arka arkaya ses ve rengin kullanılır hâle gelmesi stüdyo sisteminin seyirci üzerinde etki bırakmaya yönelik attığı tarihsel adımlar olarak açıklanabilir.

Sinema özelinde düşündüğümüzde filmlerin üzerinde inşa edildiği tematik ve biçimsel özellikler kuşkusuz üretildiği toplumsal bağlam içerisinde değerlendirilmeyi hak eder. Bu anlamıyla Hollywood’un tarihsel bir birikim-ürün olduğunu söylemek mümkün hâle gelir fakat bu belirlemeyi yaparken stüdyonun yapısal özellikleri ile stüdyoyu bir bütün hâline getiren sembolik emeğin tüm öznelerini (yönetmen-senarist-oyuncu vb.) etkisi altına alan tarihsel bütünlüğü gözden kaçırmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında stüdyo tartışmasız şekilde hegemonik sistemi ve değerleri korumayı amaçlayan bir yapıya sahiptir. 1960’ların sonuna gelene dek hakim Amerikan imgeleminin yani geleneksel aile, iş ve sosyal ilişkilere dair kuralların sarsıntıya uğramamasının esas alındığı görülür. Kültürel temsiller ve alt metinler buna uygunluk gösterecek şekilde oluşturulur. Statükoyu reddeden ya da tehdit eden film örneklerine rastlamak mümkün olsa bile bunun yine belirli uylaşımları harekete geçirecek formasyona sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Hollywood’un sahip olduğu formasyonu ideoloji ve temsil kavramları ile açıklamak, 1960’larda başlayıp 1970’lerin sonuna kadar çeşitli şekillerde izleyici karşısına çıkan farklı üretimlerin varlığını açıklama konusunda oldukça yararlı olacaktır. Toplumsal gerilimleri ve çatışmaları etkisiz hâle getirip sönümlendiren bir yapı olarak ideoloji kavramı ele alındığında Hollywood’un egemen üretim sisteminin ideolojisini temsil ettiği açıkça ortaya çıkar. İdeoloji aracılığıyla eşitsizlikler görünmez hâle getirilir ve üstü örtülür. Aynı şekilde toplumsal bütünlüğe ilişkin fikirlerimizi daha etkili ve kalıcı hâle getirmeye çalışan kültürel temsiller ise filmlerin diline sıkı şekilde bağlıdır.

Çağdaş Hollywood sineması üzerine kuramsal çalışmalar yapan Michael Ryan ve Douglas Kellner, ideolojinin ve temsilin film sanatı özelinde sabit olmadığını vurgular. En muhafazakâr anlatının kendi antitezini temsiller aracılığıyla verdiğini belirttikleri gibi aynı zamanda sistemin atomize bir yapıya sahip olmadığını açıklamaya çalışırlar. Toplumsal altüst oluşun yaşandığı dönemler, bu anlamıyla Hollywood’un ideoloji politikasını da dönüştürmeye çabalar. Bu açıdan tekrar bakmak gerekirse toplumsal krizin had safhaya çıktığı 60’lı yıllar sinema özelinde de tematik ve biçimsel özelliklerin değişime uğradığı, temel konvansiyonların görece bir kenara bırakıldığı yıllar olarak gözükür. Batı Avrupa’da öğrenci hareketlerinin yükseldiği ve toplumsal mücadelenin arttığı, ABD’de yurttaşlık hareketlerinin yanı sıra politik aktörlere karşı güvensizliğin yükselişe geçtiği ve 3. Dünya ülkelerinde bağımsızlık arayışına gidildiği bu dönem, mediumu doğrudan etki eden ve edilen özne konumuna yerleştirir. ABD’yi etkisi altına alan süreci ele almak gerekirse radikal hareketlerin, cinsel devrim şiarının, siyah ve hispaniklerin yurttaşlık mücadelesiyle birlikte geleneksel tüm yaşam koşullarına karşı özgürleşmeci bir kuşağın varlığı hissedilir. Kitleleri etkileyen en önemli moment ise güncel politiğin kaotik yapısıdır. Hükümetin toplumsal hareket içerisinde yer alan bireylere yönelik yürüttüğü şiddet, Watergate Skandalı, Pentagon Belgeleri, ITT ve Lockhead ifşaları ve sınırların ötesine yönelik uluslararası müdahalelerin; ABD’nde kitlesel direnişlerin oluşmasında pay sahibi olduğu söylenebilir. Bu dönemde karşımıza çıkan belli başlı örnekler düşünüldüğünde; Spartaküs – Spartacus’de (Stanley Kubrick, 1960) kölelerin ayaklanması, Garsiyoner – The Apartment’da (Billy Wilder, 1960) çalışma yaşamında üretilen toplumsal cinsiyet eşitsizliği, Bülbülü Öldürmek – To Kill a Mockingbird’de (Robert Mulligan, 1962) ırkçılığın insani değerler üzerindeki yıkıcı etkisi, Mezun – The Graduate’de (Mike Nichols, 1967) burjuva yaşamına yönelik kodlara karşı gençlerin ürettiği tepkiler, Medium Cool’da (Haskell Wexler, 1969) ise bir haber kameramanının içine girdiği toplumsal olaylar sonucunda yaşadığı radikal dönüşüm karşımıza çıkar. Sinema tarihçileri ve yazarları tarafından 1967 yılı dünyada olduğu gibi Hollywood açısından da “devrim yılı” olarak görülür. Bu yıldan itibaren stüdyo bünyesinde muhalif filmlerin ortaya çıktığını görmekle birlikte kendine özgü sinema anlayışı geliştiren farklı yönetmenlerde tarih sahnesine çıkar. Bu açıdan tekrar düşünüldüğünde filmler açısından yapılan listenin tematik ve biçimsel özelliklerine göre epeyce uzatılabileceğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

80’li yıllara dek sürecek olan sinemadaki karşı fikir hareketi yerini bu döneme geldiğimizde yeni muhafazakâr – yeni sağ bir anlayışa bırakır. Toplumsal mücadelelerin etkisini yitirmesiyle, iktidara gelen yeni-sağ özneler toplumsal formasyonu tam olarak değiştirmeyi başaramamış olsa da ekonomik-politik iktidarı elinde tutmayı başarır. Bu dönemde birçok muhafazakâr film üretilir ve pek çoğu geleneksel kodları, hakim imgelemi tekrar toplumsal alana yaymaya çalışır. Tamamı aile yapısının mutlaklığına, erkek iktidarına ve ABD üstünlüğüne dayanan (Havaalanı – Airport, Baba – The Godfather, Şeytan – The Exorcist, Denizin Dişleri – Jaws, Yıldız Savaşları – Star Wars, Rambo, Avcı – The Deer Hunter) bu filmler kendilerini temel olarak bir önceki dönemin radikal – liberal sinema anlayışı karşısına yerleştirir. Taşlar tekrar yerine oturuyor gibi gözükse de Hollywood içerisinde 1960 ortasında başlayan yenilikçi dalga 1980’lere kadar yoğun biçimde devam ederek ilerleyen yıllarda da karşımıza muhalif birtakım örneklerin çıkmasına yarar sağlar.

Three Days of the Condor: İçerdeki Tehlike Mitini Yeniden Düşünmek

Watergate Skandalı’nın yaşandığı yılların ardından ABD’nde yurttaşların politikacılara ve parlamentoya güveni maksimum düzeyde sarsılır. Toplumsal özgürleşmeyi takip eden bir nitelikte sinemanın da bu yıllarda tematik ve biçimsel olarak kodlarının değiştiğini, ikonografik özelliklerin kalıplara dayanan mantığının zayıfladığını görmek mümkün hâle gelir. Bu dönemde James Grady’in Leş Kargaları (Six Days of the Condor) romanından uyarlanan Sydney Pollack yönetimindeki Akbabanın Üç Günü – Three Days of the Condor dönemin temel toplumsal nüvelerini sinemaya yansıtmakla birlikte aynı zamanda dönüşüm kuşağının (Hollywood’da devrim yılları) son filmlerinden birisi olma özelliğini taşır. Stüdyoda tekrar hortlayan muhafazakâr eğilim baskınlık kazanmaya başlarken, aynı dönemde yaşanan skandalların farklı tematik biçimlerde izleyicinin karşısına çıkmaya devam ettiği söylenebilir. II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin insanlığın ortak mirasını ve özgürlüklerini koruduğuna ve bu sebeple Sovyet Bloğu’na karşı sert bir mücadeleye girişmesine dayanan mit ile hareket eden film örnekleri farklılaşarak kendisine gönderme yapan bir nitelik kazanır. CIA, Pentagon ve FBI gibi kurumlar eski görkemli tahtlarından indirilerek kaosun, toplumsal çatışmanın ve yozlaşmışlığın temel aktörleri hâline getirilirler. Gerçekte yaşananların da buna herhangi bir zıtlık oluşturduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı zamanda 1970’li yılların ortasına gelene dek yapılan filmlere bakıldığında genel anlamda toplumsal muhalefetin içerisinde bulunan aktörlerin hikâyelerinin tercih edilerek sinemaya aktarıldığı dikkat çeker.

Three Days of the Condor özelinde dönemin sonuna geldiğimizde eleştiri ve sorgulamanın mevcut kurumlara içeriden bir gözle yapıldığı söylenebilir. Her ne kadar hikâyenin komplocu CIA ajanları ile yaşananlardan habersiz, tıpkı bir tercüman gibi çalıştığını zanneden iyimser bir ajan arasında geçtiği düşünülse de; olay örgüsü kurumun gayesinin salt farklı coğrafyalar ya da istenmeyen politik aktörler üzerine kurulu olmadığını aynı zamanda teşkilat içerisinde de iktidar mücadelesinin ne kadar kuralsız ve çözülmeye uğramış olduğunu anlatmaya çalışır. Ana karakter Turner’ın anlatı boyunca geçirdiği dönüşüm ve motivasyonun bir noktadan sonra tamamıyla teşkilata karşı yapılanması, yönetmenin içerden bir antagonist karakter çıkartarak gerilimi sağlamaya çalıştığını gösterir demek mümkündür. Yönetmenin bu tercihinin kendi içerisinde yatan değeri, kanımca teşkilatın kirli çamaşırlarının tamamen yapısal olmasını düşünmesiyle ilişkili olabilir. Gündelik hayatın normal seyrinde yaşandığı bir kütüphanede çalışanların uluslararası dinleme ve takip yapan ajanlar oluşu ve aynı ekibin edindiği bilgiler yüzünden öldürülmesiyle birlikte normallik tamamen ortadan kalkar. Aşina olunan ajan stereotipinin dışında kalan Turner’ın tesadüfi biçimde hayatta kalması ve sonrasında sırasıyla teşkilatın saha ajanlarının kullandığı tüm araç ve teknikleri kullanmayı ustalıkla başarması aslında CIA’ye yöneltilen yapısal bir eleştiri niteliğini taşımaktadır. Teşkilatın işleyişinden bihaber, kültürel bir çalışma ortamı içerisinde gördüğümüz karakterlerimiz, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin politikalarını belirlemesini sağlayan bir deşifre şebekesidir. Karakterin dönüşümü, hikâyenin sonuna dek karşıtı hâline gelen “meslektaşlarının” bir benzeri olmasına dayanır. Bu anlamıyla teşkilatın ne kadar korkutucu ve sosyal hayat üzerinde ne kadar tayin edici bir muktedir olduğu yansıtılmaya çalışılır. Turner’ın dönüşümü açısından karakterin kendi özgürlüğüne doğru yola çıktığını ve ilerleyen anlarda teşkilatın yasadışı yapısını kamuya aktarmaya çalıştığı anlaşılır. Tüm bunları yaparken bir benzeri hâline geldiği ajanların tüm mesleki kodlarını uygulayıp, insanları zapt eden, kadınlara karşı otoriter bir görüntü oluşturan, komplo düzenleyebilen ve silah kullanarak tüm gerekleri aslında yerine getiren bir imaja kavuşur. İlgi çekici şekilde hippilerin karşıkültür tezine uygun davranışlar sergileyen ve yeri geldiğinde kaçırdığı kadın karakter ile “anı yaşayan” bir karaktere dönüşen Turner, tüm bu süreç boyunca teşkilatın ne kadar kötücül olduğunu yansıtan bir yapıya bürünür.

Açıkça şunu söylemek hiç yanlış olmayacaktır; kültürel temsiller kriz dönemlerinde antitezlerini oluşturarak dönüşüme uğrarlar ya da yeni temsillerin oluşmasını sağlarlar. Böylece hakim temsiller yerlerini kendi karşıtlarına bırakır. 1960’ların ortasında başlayan ve toplumsal formasyonu büyük ölçüde değişime uğratan kriz daha doğrusu devrim süreci sinemada gerçekleşen üretimlerin yeni temsilleri yaratmasını sağlar. Three Days of the Condor bu kriz döneminin son uğrağında izleyici karşısına çıkan ve muktedir Amerikan imgeleminin temel aktörlerinden birisi olan CIA’nin yapısına yönelik sert bir eleştiridir. Sonuç olarak Hollywood içerisinde de katı olan her şeyin buharlaştığını söylemek yanlış olacaktır fakat bu dönemde üretilen filmlerin ilerleyen yıllarda stüdyoda kabul görecek muhalif ve kendine münhasır sinema anlayışına sahip yönetmenlerin önünü açtığını söylemek kuşkusuz tarihsel olarak mümkün bir saptama yerine geçecektir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi