Advertisement

Rod Serling’in yaratıcısı olduğu ve aynı zamanda anlatımını üstlendiği 60’lı yılların sevilen dizilerinden The Twilight Zone, 2019 yılında Jordan Peele (Get Out) tarafından yeniden uyarlandı. Bir antoloji dizisi olan The Twilight Zone tıpkı 60’lı yıllarda yayınlanan bölümleri gibi, ana karakterlerine içine sıkıştıkları beşinci boyut, bir nevi paralel evren olan Twilight Zone’da yaşadıkları üzerinden hayatlarının dersini vermeye devam ediyor ve onları hayatlarının merkezine yerleştirdikleri ne varsa onunla sınıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde CBS’te yayınlanan dizinin ülkemizde 13 Temmuz tarihinde beIN CONNECT’te yayınlanacak ikinci sezonunun “The Who of You” isimli bölümünde yer alan Billy Porter (Pose, American Horror Story) ve “Downtime” isimli bölümünde yer alan Morena Baccarin (Deadpool, Gotham) ile internet üzerinden bir sohbet gerçekleştirdik.

The Twilight Zone 2. Sezon Röportajları: Billy Porter

Zeynep Pınar Uçar: The Twilight Zone dizinin orijinal ve şimdiki hâliyle olan ilişkinizden, yer aldığınız bölümden ve canlandırdığınız karakterden biraz bahsedebilir misiniz?

Billy Porter: The Twilight Zone dizisiyle olan ilişkim çocukluğuma kadar gidiyor. Ben büyürken üç televizyon kanalı vardı ve hepsi, yayınlarını gece 01:00 ile 02:00 saatleri arasında bitiriyordu. Bazen uyuyamadığımda, yayınını bitirmeden hemen önce Twilight Zone’u yayınlayan kanalı izliyordum. dindar ve pentekostal kiliseye giderek yetişmiş biri olduğum için diziyi her zaman çok sevdim. Çünkü bu şekilde yetiştirilirken İncil; iyiliğin kötülüğe, ahlakın ahlaksızlığa karşı durması gibi değerleri öğretmek için hem kinayeli hem de metaforik biçimde kullanılırdı. Dizi de bu kinayeli anlatım tarzının bir uzantısı gibi olduğundan beni her zaman çok etkilemiştir. Bence benim yer aldığım bölüm, tam anlamıyla “kimsin” sorusunu soruyor. Kimiz, kim olmayı seçiyoruz, hayata devam ederken ve büyürken, bir şeyler öğrenirken iyi seçimler yapabilmek için nasıl bir karakter geliştiriyoruz? Bu anlamda, yer aldığım bölüm çok etkili bence. Jordan Peele’in dâhil olmasını da çok seviyorum. Çünkü, dizinin ilk versiyonunda siyah karakterlere çok fazla yer verilmedi ama dizinin bu versiyonunda her kültürden, her ırktan insanın temsil edilmesinden, bu sayede yaşadığımız dünyanın olduğu gibi yansıtılmasından dolayı çok memnunum.

Zeynep Pınar Uçar: Sizce, The Twilight Zone’u diğer dizilerden ayıran ve farklılaştıran özellikleri neler?

Billy Porter: Diziyle ilgili benim en çok sevdiğim şey, metaforik ve kinayeli anlatım tarzına ek olarak, topluma ve bizlere bir ayna tutuyor olması. Böylece yaptığımız iyi ve o kadar da iyi olmayan seçimleri görmemizi sağlıyor. Bunu yaparken de bizleri insani değerlerimizi farklı bir standarda taşımaya zorluyor. Umuyorum ki sanatın insan üzerinde sahip olduğu etki gibi, The Twilight Zone da değişmemizi sağlar. Çünkü ben de diziyi her izlediğimde değiştiğimi hissediyorum.

Zeynep Pınar Uçar: Yer aldığınız bölümünde bir dolandırıcıyı canlandırıyorsunuz. Sizce bu karakterin bölümün hikâyesine olan etkisi ve karakterin kendi hikâyesi nedir?

Billy Porter: Bence benim karakterim, ana karakter için bir dönüş noktası. Benim karakterim, diğer dolandırıcının davranışları sayesinde, ahlaki anlamda çizgiyi aştığını hemen anlıyor; eğer dolandırıcılar için öyle bir çizgi varsa tabii. Bence benim karakterim de tanıştıkları anda, kendi hatalarının farkına varıyor. Benim canlandırdığım karakter de acımasız, kibirli ve adaletsiz bir dünyada kestane peşinde koşan bir sincap gibi, hepimiz gibi aslında.

Zeynep Pınar Uçar: Canlandırdığınız karakterin bağ kurduğunuz bir yönü var mı?

Billy Porter: Evet, her şeyi. Oyuncu ve sahne dünyasının bir parçası olmak oldukça fırtınalı bir şey. Son birkaç yıl benim için harikaydı, ama bulunduğum noktaya gelene kadarki yolculuğum çok fırtınalı geçti. Dolayısıyla ana karakteri, özellikle deneme çekimine gittiği anı çok iyi anlayabiliyorum. Deneme çekimlerine gitmenin, fark edilmenin zorluğunu biliyorum. Bence aktör de olsak başka bir meslekten de olsak, hepimiz fark edilmek istiyoruz ve fark edildiğimizde de her şey çok muhteşem oluyor.

Zeynep Pınar Uçar: Karakterinizin sorduğu “Empati göstermekte yeterince cömert misin?” sorusu çok etkileyiciydi. Sizin hayatınızda empati duygusunun önemi nedir?

Billy Porter: Empati ve şefkat… Ben o söze şefkati de eklemek istiyorum. Yalnızca kendimize karşı şefkatli olabildiğimiz, kendimizle empati kurabildiğimiz takdirde başkalarıyla empati kurabilmek konusunda cömert olabileceğimizi anlamaya başlıyorum. Bunu, kendi hayatımda, yaşadığımız hayatta ve tarihte, halihazırda, öğrenmeye devam ediyorum. Yaşadıklarımız, bunu bana radikal bir şekilde öğretiyor. Bu yüzden ben de, empati konusunda elimden geldiği kadarıyla cömert olmaya çalışıyorum. Çünkü bu, gelişmemizin, öğrenmemizin ve yaşayabilmemizin tek yolu.

Zeynep Pınar Uçar: Karakteriniz, aynı zamanda “Olmadığı biri gibi davranan bir adam görüyorum.” gibi etkileyici bir cümle daha kuruyor. Başka karakterleri canlandıran bir aktör olarak siz, The Twilight Zone’da canlandırdığınız karakterden ne öğrendiniz?

Billy Porter: Bence bu karakteri canlandırıyor olmamın sebebi, dolu dolu bir hayat yaşamış olmam ve yaşadığım bu hayatta, kendimi olduğum gibi kabullendirmek ve kendim olabilmek için önemli bir yolculuktan geçmiş olmam. Erkekliğim, düşüncelerimi kavrayabilmeye başladığım ilk andan beri benim için bir soru işareti oldu ve başkalarının benim için kurduğu beklentileri karşılamaya çalışarak çok uzun bir zaman harcadım; ta ki benliğimi tamamıyla sevip saygı göstermeyi öğrenene kadar. Bu, hayatımı çok olumlu bir yönde etkiledi. Bu yüzden, yaşadıklarını zaten tecrübe ettiğim için, bu karakterin bana verildiğini düşünüyorum.

Zeynep Pınar Uçar: Eğer, yer aldığınız bölümdeki ana karakterin yaşadığı gibi sizin de biriyle beden değiştirebilme yeteneğiniz olsaydı, kiminle değiştirirdiniz ve neden?

Billy Porter: Oprah Winfrey’le bedenimi değiştirmeyi çok isterdim. Çünkü onun aklının içerisine girip nasıl çalıştığını görmek istiyorum. Onun aklı çok ilham verici, güncel ve sürekli gelişiyor.

“Şu anda kendim de Twilight Zone’dayım zaten, tıpkı tüm dünya gibi!

Zeynep Pınar Uçar: The Twilight Zone, ana karakterlerini, kaçınılmaz bir kaderin stresi altına sokup hayatlarının merkezine oturttukları şeyler üzerinden test ederek onlara bir ders vermeyi hedefleyen bir dizi. Bu dizinin herhangi bir bölümünde kendiniz olarak yer alsaydınız, sizin testiniz ne üzerinden olurdu?

Billy Porter: Şu anda kendim de Twilight Zone’dayım zaten, tıpkı tüm dünya gibi! Yaşadıklarımız asıl testin ta kendisi! Aynı zamanda zaten bildiğim, uyguladığım şeyler fark ediyorum, yeni bir şey öğreniyorum: Fark yaratabilmek için her zaman kendimizi göstermeliyiz ve gerçeği, doğrularımızı söylemeliyiz. Gerçek değişim ancak insanlar ayaklandığında, kendilerini gösterdiklerinde olur.

Zeynep Pınar Uçar: Jordan Peele’le çalışmanıza da biraz değinmek istiyorum. Daha önceden de Jordan Peele’in filmlerini takip ediyor muydunuz, sizin için öne çıkan bir filmi var mı?

Billy Porter: Benim çekimlerin sırasında Jordan Peele sette değildi ama kendisi benim için çok büyük bir ilham kaynağı. Projedeki varlığı ve bu türde yaptığı işler yeterliydi. Tıpkı dizinin bu versiyonunun çok daha fazla siyah insana yer vermesi gibi. Hikâyeler sadece beyazları değil, hepimizi anlatıyor ve içinde yaşadıklarımızın gerçek hâlini yansıtıyor. Hepimiz aynaya bakıp dünyayı daha iyi bir hâle getirmek için, nasıl doğru seçimler yapabileceğimizi düşünerek hareket ediyoruz. Benim için öne çıkan filmi ise kesinlikle Kapan – Get Out. Beni çok etkilemişti, izlediğimde aklımı kaçırmıştım.

Zeynep Pınar Uçar: Yakın zamanda American Horror Story’de de yer aldınız. Korku türü rol almayı sevdiğiniz bir tür mü?

Billy Porter: Aslında hiç korku türü insanı değilim! Bu türdeki filmler beni çok korkutuyor. En son izlediğim korku filmi Kötü Ruh – Poltergeist’ti. Çok yer aldığım bir tür değil ama American Horror Story’de oynadığımdan ve işin içine girip nasıl işlediğini gördüğümden bu yana eşimle oturup bazı korku filmlerini izleyebiliyorum. Çünkü artık nasıl işlediğini bildiğim için çok fazla korkmuyorum.

Morena Baccarin Ropörtajı

Zeynep Pınar Uçar: Yer aldığınız bölüm Jordan Peele tarafından yazıldı. Kendisinin işlerini takip ediyor musunuz? Diziye dâhil olmanızın sebeplerinden biri Jordan Peele miydi?

Morena Baccarin: Evet kesinlikle. Kendisinin işlerinin hepsini izleyemesem de büyük bir hayranıyım. Bölümün fikrinin de oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüm ve Jordan Peele’in de projeye dâhil olması yardımcı oldu elbette.

Zeynep Pınar Uçar: Kendi bölümünüzden, karakterinizden ve bölümün çekim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

 Morena Baccarin: Michelle gibi hayatının kontrolünü elinde tutan, başarılı bir kadının bütün dünyasının parçalanmasını ve hatta kendisinin bile gerçek olmadığını anlamasını izleme fikri çok ilgimi çekti. Onun gerçekliği gerçek bile değil, öyle bir şey yok. Başarı ve mutluluk kavramlarımızı, dış dünyanın bize nasıl göründüğü fikirlerinin genişletilmiş hâli bir bakıma. Bu yüzden de fikir benim için çok enteresandı. Çekim süreci tuhaftı. Çünkü Vancouver’ın çok güzel, ikonik bir kasabasında çekim yapıyorduk ve kasabanın bir tarihi dokusu vardı. Her şey çok mükemmel ve düzenliydi. Ancak birden kasabada ağızları açık bir şekilde gökyüzüne bakarak duran bir sürü insanın olması çok endişe vericiydi. Aynı zamanda hikâye bir şeye dâhil olamamanın endişesini de yansıtıyordu. İlk başta bundan etkilenmediği ve kaçabileceğini düşündüğü için kendisini şanslı hisseden Michelle, daha sonra aslında asıl hatanın kendisi olduğunu anlıyor ve bu çok korutucu. Duygusal anlamda da çok yorucu ve kaygı verici.

Zeynep Pınar Uçar: Karakteriniz Michelle için nasıl hazırlandınız?

Morena Baccarin: Benim için karakterin, Michelle’in duygu eğilimi çok önemliydi. Olduğunu düşündüğü kişi ve “bu oyunda kendisini oynayan gerçek hayattaki kişiden” izler taşıyıp taşımadığı, hatta o kişinin eşiyle olan ilişkisi, kısacası benim için Michelle’i şaşırtacak olayların yaşanabileceği anların zamanlamasını iki farklı dünyaya katmanlar katabilmek için planlamak ve takip etmek önemliydi.

Zeynep Pınar Uçar: The Twilight Zone sizin için nasıl bir önem taşıyor?

Morena Baccarin: Küçükken dizinin birkaç bölümünü izlediğimi hatırlıyorum. Herkesin yaşadığı tuhaflık hissine rağmen izlemeyi bırakamama duygusunu ben de yaşadım diziyi takip ederken. Bu yüzden dizinin bir parçası olmak benim için heyecan vericiydi.

Zeynep Pınar Uçar: Sizce dizinin bu versiyonunu orijinalinden ayıran nedir?

Morena Baccarin: Şu anda teknolojiye erişimimiz daha fazla, sahneleri yeniden çekebiliyoruz bu yüzden bölümler daha ürkütücü olabiliyor. Dizinin ilk versiyonundan ben de keyif aldım, dünyanın sonu hikâyeleriyle ilgileniyordu ve o zamanların şartlarında böyle bir konuyu işlemek zor olmalı. Aynı zamanda dizinin sosyal anlamda yaşadıklarımıza tesadüfen de olsa ekstra bir uygunluğu oldu. İçinde bulunduğumuz dönem aniden gerçekten The Twilight Zone gibi hissettirmeye başladı. Birdenbire birbirimizden izole olduk, kendimize sorular sormaya başladık. Bu tesadüfen oldu, ancak dizi hayatın çok içinden. Bu yüzden bir bağ kurulabiliyor.

Zeynep Pınar Uçar: En sevdiğiniz tür bilimkurgu mu, yoksa son zamanlarda bu türde sıkça yer almanız tesadüf mü?

Morena Baccarin: İkisinin de karışımı sanırım. Bu türe dâhil olmam Firefly ile başladı. Bu diziyle bilimkurgu projeleri için rol dağıtımı yapan insanların ilgisini çektim. Aynı zamanda bilimkurgu dünyasında çok fazla enteresan hikâye ve kadın karakter var. Bilimkurgu bence sınırı birçok türden daha fazla zorluyor. Bu dünya çok fantastik ve kadın karakterler için güç verici olabilir.

“Eğlence ve sanat bence iki amaca hizmet ediyor. Bunlardan ilki tabii ki haberleri duyurmak, bilgi vermek, insanların seslerini duyurmaları için alan açmak. Diğeri ise insanlara bir kaçış yolu sağlamak ki bence Twilight Zone bunların ikisini de yapıyor.”

Zeynep Pınar Uçar: Sanat ve eğlencenin yaşadığımız dönem üzerindeki etkisi nedir sizce?

Morena Baccarin: Eğlence ve sanat bence iki amaca hizmet ediyor. Bunlardan ilki tabii ki haberleri duyurmak, bilgi vermek, insanların seslerini duyurmaları için alan açmak. Diğeri ise insanlara bir kaçış yolu sağlamak ki bence The Twilight Zone bunların ikisini de yapıyor. Hem eğlendirici hem de direkt olarak olmasa da kullandığı ortak dil üzerinden bağ kurulabilir bir dizi. Aynı zamanda da gerçek hayattan bir kaçış şekli ve bence bu çok kıymetli. “Dünya bakım altında” yazısını dizide ilk gördüğümde bunun yaşadıklarımızla ne kadar örtüştüğünü düşündüm. Şu anda herkes kendisini bekleme moduna aldı. Uzun zamandır üzerine düşünmediği şeyleri düşünme fırsatı buldu ve bence buna fırsat bulabilmek çok önemli.

Zeynep Pınar Uçar: En sevdiğiniz ve bir oyuncu olarak gelişiminizi en çok etkileyen performanslarınız hangileriydi?

Morena Baccarin: Bu çok zor bir soru. İçlerinden sadece bir tanesinin favorim olduğunu düşünmüyorum ancak Firefly, Deadpool gibi çok sevdiğim deneyimlerim oldu. Homeland de çok etkili olduğunu düşündüğüm bir dizi. Bu yüzden favorilerimden biri. Bence bir oyuncu olarak en çok gelişmemi sağlayan performansım Homeland’deydi. Çünkü duygusal anlamda çok yoğundu ve o duyguları deneyimlemek çok korkutucuydu. Ama bu sebeple, bir oyuncu ve insan olarak gelişmemi sağladı.

Zeynep Pınar Uçar: Yer aldığınız bölüm Downtime, oldukça farklı konseptleri işliyor. Bölümü koronavirüs döneminde tekrar izlediğinizde bakış açınız değişti mi?

Morena Baccarin: Kesinlikle değişti. Bölümün üzerinde çalışmaya başladığımızda benlik, gerçeklik ve gerçeklikten farklı bir yolla kaçış gibi birçok farklı konsept üzerinde çalıştık ama şimdi hepimiz kendimizi bilgisayar oyunları ve internetle tedavi ediyoruz. Bilgiye erişme biçimimiz çok değişti ve aynı zamanda halka açık alanlarda yapacağımız, başka insanları da içeren aktiviteleri iki kez düşünmemiz gereken bu dönemdeki yeni gerçekliğimiz, bir müze gezmek istediğimizde bunu internet üzerinden yapabiliyor oluşumuz gibi yenilikleri içeriyor. Bu bölüm de bence bununla alakalı. Çok tuhaf ama hikâyenin konusu zamanla farklı şeylere evirildi.

Zeynep Pınar Uçar: Sizce bu bölümün verdiği mesaj neydi?

Morena Baccarin: Bir sürü mesaj var ama bölümün verdiği ana mesajin kendimize karşı kim olduğumuzla, kimlik anlayışının gerçekliğe mi yoksa kendi içsel yolculuğumuza mı bağlı olduğuyla alakalı olduğunu düşünüyorum.

Zeynep Pınar Uçar: The Twilight Zone ana karakterlerini, kaçınılmaz bir kaderin stresi altında hayatlarının merkezine oturttukları şeyler üzerinden test ederek onlara bir ders öğretmeyi hedefleyen bir dizi. Bu dizinin herhangi bir bölümünde kendiniz olarak yer alsaydınız sizin testiniz ne üzerinden olurdu?

Morena Baccarin: Eğlenceli bir soru, bilemiyorum. Bir anne olarak çocuklarımızla her gün bir bakıma The Twilight Zone’daymışız gibi hissediyoruz aslında. Küçük bir insanın gelişimini baştan sona izlemek oldukça ilgi çekici. Çünkü bu süreci sadece kendin olarak yaşamış oluyorsun ve şimdi önünde gerçekleşmesini izliyorsun ve bu da biraz tuhaf. Bu yüzden belki benim bölümüm The Twilight Zone’a gidip bilinçli olarak bir bebek olmayı yeniden kavramak ve o yolculuğu görmek olurdu.

Zeynep Pınar Uçar: Dizinin bu versiyonunun ilk sezonundan veya ilk versiyonundan favori bir bölümünüz var mı?

Morena Baccarin: Bu versiyonun bütün bölümlerini izlemedim ama orijinal dizide birinin bir sığınağa girip çıktığında tüm dünyanın yok olduğunu, sadece kendisinin ve bir hamamböceğinin hayatta olduğunu fark ettiği The Shelter isimli bölüm beni çok etkiledi ve uzun zaman boyunca aklımda kaldı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information