Hollywood içinde bulunduğu yaratıcılık krizinden çıkamadıkça geçmişe dönmeye devam ediyor. Zamanında belirli bir başarı kazanmış, kendi hayran kitlesini yaratmış filmlerin ara ara hortlatılması geleneğinin son ürünü The Predator. Serinin 1987 yapımı ilk filmi, ülkemizde televizyon kanallarının prime time'da sinema filmlerine yer verebildiği günlerde sıklıkla gösterilen, dolayısıyla Türkiye'de oldukça seveni olan bir bilimkurgu-aksiyon-korku meleziydi. AVP (Alien vs Predator) filmlerini de katarsak uzaydan gelen acımasız avcı Predator'ü altıncı kez beyaz perdeye taşıyan serinin Shane Black imzalı son filmi de büyük ölçüde aynı izleği takip ediyor. O filmin artık eskimiş birçok etmenini yeniye, güncele taşımaya niyetleniyor. Ama bunun yaparken de günümüzdeki konjonktürden habersizmişcesine yollara sapıyor. The Predator, serinin ilk filmini andırarak, bir uzay aracının düşmanlarından kaçarken Dünya atmosferine girmesiyle ve devamında öğreneceğimiz üzere Orta Amerika'da bir ormana düşmesiyle açılıyor. O esnada bir rehine kurtarma operasyonu nedeniyle orada bulunan askeri birliğin yolu, bu uzay aracındaki galaksinin en vahşi avcılarından biriyle kesişiyor. Birliğin başındaki Quinn McKenna (Boyd Holbrook) isimli asker, yaratıkla girdiği çatışma sonucunda bu son derece tehlikeli varlığın kaskını ve zırhının önemli bir parçasını ele geçiriyor. Sonrasında bu karşılaşmaya kimseyi inandıramayacağını düşündüğünden kask ve zırhı eşi ve küçük oğlunun yaşadığını evine gönderiyor. Son derece zeki ama topluma karışmak konusunda sorunlar yaşayan oğlu, bu yüksek teknoloji ürünü aygıtları tesadüf eseri buluyor. İnsanlarla iletişim noktasında sıkıntıları olan küçük Rory'nin (Jacob Tremblay) bu aygıtları bir şekilde aktive etmesiyle diğer "tehlikeli" uzaylılar aygıtların mevcut yerinden haberdar oluyorlar. Bu tehlikeli uzaylıların bu lokasyona, yani McKenna ailesinin yaşadığı eve doğru harekete geçmesiyle de The Predator'ün ana omurgası inşa oluyor: Ailesini korumak için her şeyini vermeye hazır kahraman -ve tabii ki asker- bir baba vahşi uzaylılara karşı! The Predator: Erkeklik Dünyayı Kurtarıyor (!) Bu kahraman hikâyesinin yan karakterleri de var tabii ki. Orijinal filmin yapısına mümkün olduğunca sadık kalmaya çalıştığı belli olan (kendisi aynı zamanda bu ilk filmin oyuncu kadrosunda yer alıyor) Shane Black, kendi filmindeki ekibi de benzer dinamikler üzerine kuruyor. Yani bu ekipte de birbirinden farklı özellikleri bulunan erkekler var. Ama bu erkeklerin bir araya geliş biçimleri ya da diğerlerinin McKenna'ya katılma motivasyonlarındaki belirsizlik filmi fazla tesadüfi bir noktaya çekerken, o esnada hikâyeye güzel (bunu özellikle belirtiyorum ki, karakterin filme güzel bir kadın katma ihtiyacı hissedilerek dahil edilmiş olması ihtimali son derece yüksek) biyolog Casey Bracket (Olivia Munn) katılıyor. Sıradan bir meslektaşına kıyasla üstün herhangi bir özelliği olduğuna şahit olmadığımız bu karakter, yaşanan çatışma sonucunda bir laboratuvarda tutulan uzaylının incelenmesi sürecine dahil ediliyor her nedense. Bu nokta The Predator'un senaryosunun ikna edicilik sınırını olumsuz yönde aşıp daha da riskli sulara girişinin tetikleyicisi oluyor aynı zamanda. Rory'nin kazara yol açtığı olaylar sonucu birden fazla uzaylının dahil olduğu dev serüveni izlemeye başlıyoruz devamında. Fakat bu serüvenin tek kahramanı olabilir: Erkekler! Ekipteki bilim kadınının varlığıyla yokluğunun bir olmasının yanına bir de Rory'nin annesine, çocuğu galaksinin en tehlikeli avcılarınca tehdit altındayken reva görülen pasif konumla meydan iyiden iyiye erkekliğe bırakılıyor. Shane Black'in 1987 tarihli ilk filmin yapısını 2018'e uyarlamaya bir gayesi olduğu The Predator'ün neredeyse her anında hissedilebiliyor. Bu noktadan bakınca erkekliğe yapılan vurgu da ilk filmden alınmış gibi görülebilir. Ama burada dikkat çekilmesi…

Yazar Puanı

Puan - 25%

25%

Hikâyenin ana omurgası kurulurken bırakılan boşluklar ve senaryodaki tutarsızlıklar bir yana, filmin sonlara doğru kontrolden çıkan mantık hataları, kurulmak istenen bilimkurgu-korku atmosferinin hiçbir noktada çalışmamasıyla sonuçlanıyor.

Kullanıcı Puanları: 1.93 ( 3 votes)
25

Hollywood içinde bulunduğu yaratıcılık krizinden çıkamadıkça geçmişe dönmeye devam ediyor. Zamanında belirli bir başarı kazanmış, kendi hayran kitlesini yaratmış filmlerin ara ara hortlatılması geleneğinin son ürünü The Predator. Serinin 1987 yapımı ilk filmi, ülkemizde televizyon kanallarının prime time‘da sinema filmlerine yer verebildiği günlerde sıklıkla gösterilen, dolayısıyla Türkiye’de oldukça seveni olan bir bilimkurgu-aksiyon-korku meleziydi. AVP (Alien vs Predator) filmlerini de katarsak uzaydan gelen acımasız avcı Predator’ü altıncı kez beyaz perdeye taşıyan serinin Shane Black imzalı son filmi de büyük ölçüde aynı izleği takip ediyor. O filmin artık eskimiş birçok etmenini yeniye, güncele taşımaya niyetleniyor. Ama bunun yaparken de günümüzdeki konjonktürden habersizmişcesine yollara sapıyor.

The Predator, serinin ilk filmini andırarak, bir uzay aracının düşmanlarından kaçarken Dünya atmosferine girmesiyle ve devamında öğreneceğimiz üzere Orta Amerika’da bir ormana düşmesiyle açılıyor. O esnada bir rehine kurtarma operasyonu nedeniyle orada bulunan askeri birliğin yolu, bu uzay aracındaki galaksinin en vahşi avcılarından biriyle kesişiyor. Birliğin başındaki Quinn McKenna (Boyd Holbrook) isimli asker, yaratıkla girdiği çatışma sonucunda bu son derece tehlikeli varlığın kaskını ve zırhının önemli bir parçasını ele geçiriyor. Sonrasında bu karşılaşmaya kimseyi inandıramayacağını düşündüğünden kask ve zırhı eşi ve küçük oğlunun yaşadığını evine gönderiyor. Son derece zeki ama topluma karışmak konusunda sorunlar yaşayan oğlu, bu yüksek teknoloji ürünü aygıtları tesadüf eseri buluyor. İnsanlarla iletişim noktasında sıkıntıları olan küçük Rory’nin (Jacob Tremblay) bu aygıtları bir şekilde aktive etmesiyle diğer “tehlikeli” uzaylılar aygıtların mevcut yerinden haberdar oluyorlar. Bu tehlikeli uzaylıların bu lokasyona, yani McKenna ailesinin yaşadığı eve doğru harekete geçmesiyle de The Predator’ün ana omurgası inşa oluyor: Ailesini korumak için her şeyini vermeye hazır kahraman -ve tabii ki asker- bir baba vahşi uzaylılara karşı!

The Predator: Erkeklik Dünyayı Kurtarıyor (!)

Bu kahraman hikâyesinin yan karakterleri de var tabii ki. Orijinal filmin yapısına mümkün olduğunca sadık kalmaya çalıştığı belli olan (kendisi aynı zamanda bu ilk filmin oyuncu kadrosunda yer alıyor) Shane Black, kendi filmindeki ekibi de benzer dinamikler üzerine kuruyor. Yani bu ekipte de birbirinden farklı özellikleri bulunan erkekler var. Ama bu erkeklerin bir araya geliş biçimleri ya da diğerlerinin McKenna’ya katılma motivasyonlarındaki belirsizlik filmi fazla tesadüfi bir noktaya çekerken, o esnada hikâyeye güzel (bunu özellikle belirtiyorum ki, karakterin filme güzel bir kadın katma ihtiyacı hissedilerek dahil edilmiş olması ihtimali son derece yüksek) biyolog Casey Bracket (Olivia Munn) katılıyor. Sıradan bir meslektaşına kıyasla üstün herhangi bir özelliği olduğuna şahit olmadığımız bu karakter, yaşanan çatışma sonucunda bir laboratuvarda tutulan uzaylının incelenmesi sürecine dahil ediliyor her nedense. Bu nokta The Predator’un senaryosunun ikna edicilik sınırını olumsuz yönde aşıp daha da riskli sulara girişinin tetikleyicisi oluyor aynı zamanda.

Rory’nin kazara yol açtığı olaylar sonucu birden fazla uzaylının dahil olduğu dev serüveni izlemeye başlıyoruz devamında. Fakat bu serüvenin tek kahramanı olabilir: Erkekler! Ekipteki bilim kadınının varlığıyla yokluğunun bir olmasının yanına bir de Rory’nin annesine, çocuğu galaksinin en tehlikeli avcılarınca tehdit altındayken reva görülen pasif konumla meydan iyiden iyiye erkekliğe bırakılıyor. Shane Black’in 1987 tarihli ilk filmin yapısını 2018’e uyarlamaya bir gayesi olduğu The Predator’ün neredeyse her anında hissedilebiliyor. Bu noktadan bakınca erkekliğe yapılan vurgu da ilk filmden alınmış gibi görülebilir. Ama burada dikkat çekilmesi gereken iki durum var. Birincisi, ilk filmin erkekliği temsil biçimiyle The Predatör’ünki arasında ciddi bir farkın bulunması. Başroldeki Arnold Schwarzenegger’ın da varlığının etkisiyle bolca yakın plan kas, seksist şakalar, fallik bir obje olarak kadraja giren silahların hakimiyetinde geçen ilk filmdeki erkeklik vurgusu böylelikle parodik bir hâl alıyordu. Buradan hareketle filmin erkeklik ve Amerikan militarizmi arasında bir paralellik kurarak satirik bir ton kazandığı dahi söylenebilir. Bunun fazla iyi niyetli bir okuma olma ihtimaline hak vermekle birlikte, 2018 yapımı filmin tonuna baktığımızda ortaya dikkat çekici bir fark çıktığını görüyoruz. Bu filmdeki erkeklik vurgusu parodiye varan boyuta asla ulaşmıyor. Asker olmaktan gurur duyduğunu defalarca ifade eden, işinin “erkek gücü”yle halleden bir babanın ailesini ve hikâyenin çıkış noktasını da ele aldığımızda, dünyayı evrenin en azılı katillerinden birinin elinden kahramanca kurtarışını izliyoruz. 

Erkekliğin bu derece baskın olduğu filmleri, içinde oldukları zaman dilimiyle düşündüğümüzde, 2018 yapımı The Predator’ün söylemi kabul edilmesi zor bir yere doğru koşar adım ilerliyor. 80’leri herkesin ve her şeyin daha sert olmaya çalıştığı bir dönem olarak ele aldığımızda 1987 yapımı filmin, tarihsel anlamda tutunacak bir dalı olduğunu söyleyebiliriz. Velhasıl, artık 2018 yılındayız ve Hollywood’da kadın hareketi haklı olarak yükselmiş durumda. Böyle bir ortamda en güçlü vurguyu erkekliğin ve militarizmin gücüne yapan The Predator, düşünsel bazda köhneleşmiş bir film hâline geliyor. Fakat bunun ötesi de var maalesef. Erkeklik odaklı bu filmin bir sahnesinde yönetmen Shane Black, cinsel taciz suçundan hüküm giymiş bir arkadaşına da ufak bir rol vermiş. Durumu fark eden Olivia Munn’ın ısrarcı olması sonucu sahne filmden çıkarılmasına rağmen oyuncu, yönetmenden de erkek rol arkadaşlarından da hiçbir destek alamamış. Hatta kendisine karşı filme zarar verenin Black değil, Munn olduğuna dair ithamlarda dahi bulunulmuş.

The Predator, bu rahatsız edici erkeklik ve militarizm vurgusunun da ötesinde bünyesinde birçok zayıflık barındıran bir film. Hikâyenin ana omurgası kurulurken bırakılan boşluklar ve senaryodaki tutarsızlıklar bir yana, filmin sonlarına doğru kontrolden çıkan mantık hataları, kurulmak istenen bilimkurgu-korku atmosferinin hiçbir noktada çalışmamasıyla sonuçlanıyor. Buna bir de bir türlü komik olmayı başaramayan şakaların eklenmesiyle The Predator, eğlendiren aksiyon-bilimkurgu da olmamasının ötesinde iyiden iyice can sıkıcı bir hâl alıyor.

 

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi