Neredeyse 80 yıl önce sinemayı değiştirmiş, ismi hâlen deha olarak anılan, tartışmalı bir kariyer ve sanatın nadide örneklerini içeren bir filmografiyi ardında bırakmış Orson Welles gibi bir yönetmenin ölümünden 38 yıl sonra, “yeni çıkan” bir filmine eleştiri yazacağımı hiç düşünmezdim. Kimse de düşünmezdi herhâlde. Fakat, söz konusu Orson Welles olunca, ardında bıraktığı projelerden bir tanesinin hayata bir şekilde geçirilebilmiş olması da şaşırtıcı değil öte yandan. 1960’lı yıllarda geliştirilmeye 70’li yıllarda çekilmeye başlanan film ancak 2018 yılında Venedik Film Festivali’ne yetiştirilebildi. Prodüksiyon süreci çok gelgitli olduğu için bu konuya hiç girmeyeceğim. Önemli olan 2 Kasım itibarı ile Netflix üzerinden biz fanilerin de izlemesine açık olan bu “yeni” Orson Welles filminin yarattığı heyecana değip değmediği. Baştan söyleyeyim: kesinlikle değiyor. Karşımızda büyük bir ustanın son filmi, kötü de olsa seveceğiz -ya da hatta belki beğeneceğiz (bakınız: The Man Who Killed Don Quixote)- diyeceğimiz bir film kesinlikle yok. Bazı açılardan yaşlanmış olsa da, bir vizyonerin vizyonunu ortaya koyan, kendi kariyeri ve zamanı için oldukça yenilikçi, biçimselliğinin yanında ciddi bir içeriğe -daha doğrusu kritiğe diyelim- de sahip bir film var. Buna şimdilik bir parantez açayım ve öncelikle filmin konusundan ve oyuncu kadrosundan bahsedeyim. Film, ünlü yönetmen Peter Bogdanovich’in oynadığı Brooks Otterlake’in tanıtımı ile başlar. Yine büyük yönetmen John Huston’ın oynadığı Jake Hannaford isimli efsanevi yönetmenin yetmişinci yaş günü partisine basından hippilere, araştırmacı gazetecilerden sinema aşıklarına kadar pek çok kişi katılmıştır. Üstelik birçok insanın elinde de farklı formatta kamera vardır. Otterlake’in açıkladığına göre, bu büyük yönetmenin son günü olacak bu gün, bu birbirinden farklı birçok kamera tarafından kaydedilmiş ve bir kurgusu bize sunulmuştur. Yani izleyeceğimiz film, buluntu/arşiv görüntülerinden oluşan, bir günü anlatan bir filmdir. Hannaford bir filmin ortasındadır ancak yapımcıların desteğini kaybetmiştir. Filmin başrol oyuncusu John Dale filmin ortasında çekip gidince bu ufak çaplı bir skandal yaratır. Öte yandan Hannaford’un birçok takipçisi vardır. Bunların başında Otterlake gelse de, ona (kısmi) hayranlık ya da nefret besleyen bir dolu insan ilginç bir iktidar mücadelesine girişir. Bu büyük doğum günü partisinde, Hannaford’un yarım filmini izleme fırsatı da buluruz. Fakat sağdan soldan çekilen onlarca görüntünün kurgulanmış hâlinde bile, bir gün içerisinde çok fazla şey açığa çıkacak, çok fazla ilişkinin üzerindeki sır perdesi aralanacaktır. Bu iddialı, biraz çılgın ama çokça Hollywood bir partidir. The Other Side of the Wind: Kurgu Mucizesi The Other Side of the Wind, buluntu görüntüleri zekice ve bambaşka formatlarla bir araya getirerek takip edilmesi kısmen güç ama imkansız olmayan bir olay örgüsü sunuyor. İrili ufaklı pek çok karakterin kendi hayatlarına ve çokça da doğum gününe geldikleri Hannaford’a dair anlattıkları hikâyeler, dedikodular, paylaştıkları fikirler organik bir şekilde Hannaford ve insanlarla olan ilişkisinin çözülmesini sağlıyor. Film Welles öldükten yıllar sonra tamamlanmış olsa da, tüm bu format ve kurgu yaklaşımı filmin eksiği olduğu izlenimini uyandırmıyor. Filmdeki her türlü kurgu “hatasının” bir tercih olduğunu -öyle mi değil mi bilmeden- düşünerek filme kapılıp gitmemeniz için hiçbir sebep yok. Öte yandan, her ne kadar Welles, Hannaford’un Ernest Hemingway düşünülerek hazırlandığını söylemiş olsa da, kendi hayatına dair pek çok şeyi içinde barındırdığını da söylemek mümkün. Tüm kariyerini Hannaford ile kurmuş, ona öykünmüş ve görece…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Özgün biçemi, içinde barındırdığı yüksek dozda Hollywood eleştirisi, insan olmaya, sanatçı olmaya, üretme çabasına ve bizi belirleyen koşullara dair söyledikleri, 70’ler sinema dünyasından pek çok ismi doğrudan ya da dolaylı yoldan içine dahil etmesi ile Orson Welles’in The Other Side of the Wind’i bir ustanın son sözleri olmaktan çok daha ötesine sahip, başarılı bir yapıt.

Kullanıcı Puanları: 4.4 ( 1 votes)
80

Neredeyse 80 yıl önce sinemayı değiştirmiş, ismi hâlen deha olarak anılan, tartışmalı bir kariyer ve sanatın nadide örneklerini içeren bir filmografiyi ardında bırakmış Orson Welles gibi bir yönetmenin ölümünden 38 yıl sonra, “yeni çıkan” bir filmine eleştiri yazacağımı hiç düşünmezdim. Kimse de düşünmezdi herhâlde. Fakat, söz konusu Orson Welles olunca, ardında bıraktığı projelerden bir tanesinin hayata bir şekilde geçirilebilmiş olması da şaşırtıcı değil öte yandan. 1960’lı yıllarda geliştirilmeye 70’li yıllarda çekilmeye başlanan film ancak 2018 yılında Venedik Film Festivali’ne yetiştirilebildi. Prodüksiyon süreci çok gelgitli olduğu için bu konuya hiç girmeyeceğim. Önemli olan 2 Kasım itibarı ile Netflix üzerinden biz fanilerin de izlemesine açık olan bu “yeni” Orson Welles filminin yarattığı heyecana değip değmediği.

Baştan söyleyeyim: kesinlikle değiyor. Karşımızda büyük bir ustanın son filmi, kötü de olsa seveceğiz -ya da hatta belki beğeneceğiz (bakınız: The Man Who Killed Don Quixote)- diyeceğimiz bir film kesinlikle yok. Bazı açılardan yaşlanmış olsa da, bir vizyonerin vizyonunu ortaya koyan, kendi kariyeri ve zamanı için oldukça yenilikçi, biçimselliğinin yanında ciddi bir içeriğe -daha doğrusu kritiğe diyelim- de sahip bir film var. Buna şimdilik bir parantez açayım ve öncelikle filmin konusundan ve oyuncu kadrosundan bahsedeyim.

Film, ünlü yönetmen Peter Bogdanovich’in oynadığı Brooks Otterlake’in tanıtımı ile başlar. Yine büyük yönetmen John Huston’ın oynadığı Jake Hannaford isimli efsanevi yönetmenin yetmişinci yaş günü partisine basından hippilere, araştırmacı gazetecilerden sinema aşıklarına kadar pek çok kişi katılmıştır. Üstelik birçok insanın elinde de farklı formatta kamera vardır. Otterlake’in açıkladığına göre, bu büyük yönetmenin son günü olacak bu gün, bu birbirinden farklı birçok kamera tarafından kaydedilmiş ve bir kurgusu bize sunulmuştur. Yani izleyeceğimiz film, buluntu/arşiv görüntülerinden oluşan, bir günü anlatan bir filmdir.

Hannaford bir filmin ortasındadır ancak yapımcıların desteğini kaybetmiştir. Filmin başrol oyuncusu John Dale filmin ortasında çekip gidince bu ufak çaplı bir skandal yaratır. Öte yandan Hannaford’un birçok takipçisi vardır. Bunların başında Otterlake gelse de, ona (kısmi) hayranlık ya da nefret besleyen bir dolu insan ilginç bir iktidar mücadelesine girişir. Bu büyük doğum günü partisinde, Hannaford’un yarım filmini izleme fırsatı da buluruz. Fakat sağdan soldan çekilen onlarca görüntünün kurgulanmış hâlinde bile, bir gün içerisinde çok fazla şey açığa çıkacak, çok fazla ilişkinin üzerindeki sır perdesi aralanacaktır. Bu iddialı, biraz çılgın ama çokça Hollywood bir partidir.

The Other Side of the Wind: Kurgu Mucizesi

The Other Side of the Wind, buluntu görüntüleri zekice ve bambaşka formatlarla bir araya getirerek takip edilmesi kısmen güç ama imkansız olmayan bir olay örgüsü sunuyor. İrili ufaklı pek çok karakterin kendi hayatlarına ve çokça da doğum gününe geldikleri Hannaford’a dair anlattıkları hikâyeler, dedikodular, paylaştıkları fikirler organik bir şekilde Hannaford ve insanlarla olan ilişkisinin çözülmesini sağlıyor. Film Welles öldükten yıllar sonra tamamlanmış olsa da, tüm bu format ve kurgu yaklaşımı filmin eksiği olduğu izlenimini uyandırmıyor. Filmdeki her türlü kurgu “hatasının” bir tercih olduğunu -öyle mi değil mi bilmeden- düşünerek filme kapılıp gitmemeniz için hiçbir sebep yok.

Öte yandan, her ne kadar Welles, Hannaford’un Ernest Hemingway düşünülerek hazırlandığını söylemiş olsa da, kendi hayatına dair pek çok şeyi içinde barındırdığını da söylemek mümkün. Tüm kariyerini Hannaford ile kurmuş, ona öykünmüş ve görece başarılı olmuş Otterlake karakterinin Hannaford ile ilişkisi aslında, Otterlake’i canlandıran Bogdanovich ve Welles arasındaki ilişkiden çok da farklı değil. Filmin biçemi açısından orijinal olduğu, kurgu yaklaşımının başarı ile kurulduğunu söyledik, aynı şeyi içerik için söylemek -doğal olarak- mümkün değil çünkü en nihayetinde film 70’lerin başında çekilmiş bir filmin havasına sahip. Fakat, sanatçı ve yaratım süreci üzerine, örneğin 8 ½ ile kıyaslanabilecek bir materyale sahip olduğunu da düşünüyorum. Boy ölçüşmek değil, kıyaslamak kelimesini kullandığımın altını çizmek isterim. Film, Orson Welles’in en iyi filmi kesinlikle değil, ancak içinde çoğu filmde olmayan bir hakikilik var. Filmin içinde şu ya da bu şekilde yer alan yönetmenler/sinemacılar, filmin kendine has formunu kabul ettirmekteki başarısı ile birleşince gerçek bir şeyi dile getiriyor oldukları hissini aktarabiliyorlar.

Sonuç olarak, The Other Side of the Wind, kariyerine zirvede başlamış, üretim yaptığı sanat dalını kökünden değiştirmiş ama eleştirmeninden sinefiline, yapımcısından oyuncusuna endüstrileşmiş bu “sanat” dalı içerisinde üretim yapması engellenmiş, kısıtlanmış büyük bir yeteneğin son filmi olarak çok şey vaat ediyor, çünkü filmin içinde tam anlamıyla bu hikâye, bu koşullar anlatılıyor. Özgün biçemi, içinde barındırdığı yüksek dozda Hollywood eleştirisi, insan olmaya, sanatçı olmaya, üretme çabasına ve bizi belirleyen koşullara dair söyledikleri, 70’ler sinema dünyasından pek çok ismi doğrudan ya da dolaylı yoldan içine dahil etmesi ile Orson Welles’in The Other Side of the Wind’i bir ustanın son sözleri olmaktan çok daha ötesine sahip, başarılı bir yapıt.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi