Az ama öz film barındıran kariyerinde, sinematografisinin zengin anlam dünyasından bahsedeceğimiz yönetmenlerden biri hiç kuşkusuz Jim Sharman’dır. Kült yapımları ve adından hâlâ söz ettiren filmleri sinemaseverlere hediye etmeyi borç bilmiş olan Sharman, bu kült yapımların başını çeken The Rocky Horror Picture Show’un renkli dünyasıyla kendini büyük bir kitleye tanıttı ve sevdirdi. Yönetmenin bu 1975 yapımı kült klasiğinin öncesinde 1972’de çektiği ilk uzun metrajı Shirley Thompson Versus the Aliens da dahil olmak üzere beş uzun ve bir kısa metrajdan oluşan filmografisi, türler arasında çıkılan gezintilerin, bilimkurgunun, korkunun ve komedinin işlevselliğinin ayrı ayrı örneklerini sunuyor. Yönetmenin dördüncü uzun metrajı olan 1978 yapımı The Night, The Prowler da korku türünün hâkim olduğu karanlık suları mizahi dilin yardımıyla perdeye aktarıyor.

The Night, The Prowler, Patrick White’ın aynı adlı romanından yine White’ın senaryolaştırdığı ve Jim Sharman’ın sinemaya uyarladığı bir yapım. Yönetmenin memleketi olan Sydney’i merkezine alan film, Sydney’in banliyölerine sürüklüyor izleyenleri. Korku türünün alt türlerinden slasher filmlerin de yakınından geçen bu karanlık seyir, anlamı kolayca çözülemeyecek ve ipuçlarının peşinden gidilmesi gereken zorlu bir seyir deneyiminin de kapılarını aralıyor. Sinemada görmeye alışık olduğumuz steril banliyö hayatının bir parçası olan çekirdek bir ailenin izini sürüyoruz film boyunca. Bu iz sürme süreci The Night, The Prowler’da anlatılanları anlamlandırmaktan ziyade, korkunun öznesi olan ana karakterin bilincini keşfetmeye yönelik bir yolculuğu barındırıyor aslında. Çünkü filmin başında karşılaştığımız korku hikâyesi, ana karakter Felicity’nin çocukluğu, gençliği ve yetişkinliğiyle paralel giden bir geçmişle hesaplaşma hikâyesine evrildikçe, filmin yarattığı karanlık korku atmosferinin sadece evin dışından gelen bir tehditle alakalı olmadığı gözler önüne seriliyor. Felicity’nin bir gece yarısı odasına giren zorba bir yabancı tarafından saldırıya uğramasıyla başlayan hikâye, annesi ve babasının bu durumla ilgili alarma geçmesine neden oluyor. Hem kızları hem de ev için bir tehdit olan bu zorba ya da filmin adında da geçen sinsi yabancı (The Prowler), banliyö hayatının “kol kırılır yen içinde” kalır mantığını devam ettiren bir imgeye dönüşüyor. Filmin imajlar arasında bağlantı kuran ve izleğini imajların yansıttığı anlamlara göre biçimlendiren yapısı da böylece işlevselleşmiş oluyor.

The Night, The Prowler: Mazinin Takipçisi

Sinema bilinçaltının keşfine dair meseleleri izlemeye alışkınız; özellikle korku türünü esas alıyorsa bu hikâyeler. Çünkü biliyoruz ki korkunun işaret ettiği psikolojik ve sosyolojik durumlar, kişilerin içinde yaşadıkları toplumun, tehdit olarak algılanan olayların ya da varlıkların işaretçileri oluyorlar. Tehdit saçan bir yabancının toplumun gündeliğiyle ilgili gün ışığına çıkması gereken meseleleri aydınlattığı sinema tarihindeki çoğu korku hikâyesinin temel yapı taşı. Korkunun alt türü olan slasher’ın da takip ve gerilim mekanizmasını odaklanılması gereken geçmişe yönelttiği yapı, dışarıdan gelen ve tehdit gibi görülen yabancının, ailenin içinden çıkan ve geçmişin peşini bırakmamamızı söyleyen bir stalker’a evrildiğini görüyoruz The Night, The Prowler’da. Böylelikle geçmişle hesaplaşmanın kapılarını aralayan anlatı, baş karakter Felicity’nin bilinçaltının karanlık odalarını açarak çocukluğu ve gençliğiyle yüzleşmesini sağlıyor. Tarih akışlarının birbirleri içine karıştığı bu süreç, film izleme pratiği anlamında zorlu ve gerilimle bezeli bir anlatımı tercih etse de; Jim Sharman’ın mizahi üslubu, bu korku ögelerinin bile arasına sızarak kimi zaman absürdlüğün vuku bulduğu mizansenlerle gizli kalan geçmişin acımasızlığı daha da korkutucu bir biçimde açığa çıkabiliyor. Üzeri kapatılmak istenen geçmiş, bu absürt sahnelerin ortaya çıkardığı karanlığı daha da belirgin hâle getirirken, bilinçaltının ona söylemek istediklerinin peşinden giden Felicity, kendi hayatının kontrolünü ele almak için takip mekanizmasını kendine çeviriyor. Sinsilikle yanında yöresinde dolaşan korku unsurlarının peşine düşerek, bir nevi zamanda yolculuk yapan ve karanlık ormanların, terk edilmiş kulübelerin peşine düşen Felicity, çocukluğunda yaşadığı aile içi cinsel istismarın onun benliğinde bıraktığı travmaları bir bir ortaya çıkararak hayatındaki korku ögeleriyle yüzleşiyor böylelikle. Filmin kurgusunun bu yolculuğa hizmet edercesine, parçalanmaya yüz tutmuş benliğin yansımasına dönüşmesi hem Felicity’nin hem de izleyicinin bilinçaltının çalışma mekanizmasını bir dedektif gibi anlamlandırdığı alanlar sunuyor. Pastel renklerle eşleştirilmiş “huzurlu” banliyö yaşamının, göz yakan renklerin ortasında cereyan eden korku anlarına yaptığı kesmeler, görünen ve görünenin ardındaki zıtlığı sinemanın görsel dünyasında da resmetmeyi başarıyor. Felicity’nin bu zıtlık ortasında kendini bulma ve geçmişin hesabını sorma yolculuğu da kendi başarısıyla nihayete eriyor.

Jim Sharman’ın üslubunun slasher filmlerdeki yansıması diyebileceğimiz The Night, The Prowler, kıyıda köşede kalmış filmlerden biri sayılsa da hâlâ dönüp baktığımızda korku türünün kodlarının nasıl farklı kombinasyonlarla karşımıza gelebileceğinin başarılı örneklerinden birini sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi