Bu satırlar üçüncü sezonu bittikten hemen sonra kaleme alınıyor. Kalpler kırık, olan bitenden dolayı değil de (yazar spoiler vermemek için uğraşır) bunca bekledikten sonra bu çok sevilen diziye yeniden veda etmek zorunda olmaktan dolayı… The Marvelous Mrs. Maisel’ın dehasıyla tanıştığımızda henüz bir Amazon Prime ilk bölümüydü yalnızca, akıbeti henüz belli olmayan fakat ışığını daha ilk sahnesinden izleyicisine hissettiren. Ne günlerdi… Bizlere daha önce Gilmore Girls’ü armağan etmiş Amy Sherman & Dan Palladino çiftinin yeni çocukları Mrs. Maisel’ı izlemeye başlarken, Lorelai Gilmore’dan hazırlıklıydık konuşkan bir tip olacağına Miriam ‘Midge’ Maisel’ın. 

Mrs. Maisel (Rachel Broshanan) bizleri öncelikle düğününde yaptığı stand-up‘ıyla alıyor yörüngesine. İçinde yaşadığı kuralları ve duvarları yüz yıllar öncesinden çizilmiş dünyada kendine has sivri bir dil, bir alan yaratmayı başarmış ama bunların dışına da hiç çıkmamış, çıkması gerekmemiş olan bir genç kadın bu. 1950’lerin New York’unda varlıklı Yahudi bir ailenin iki çocuğundan biri olarak doğan genç kadının kendi de iki çocuk annesi ve göründüğü kadarıyla mutlu bir evliliğe, ev kadını annesi Rose (Marin Hinkle) ve Columbia Üniversitesi’nde matematik profesörü olan babası Abe Weissman’la (Tony Shalhoub) yakın bir ilişkiye sahip.

Kocasından erken uyanıp makyajını tazeleyen bir kadın jenerasyonundan Midge. Sanki saçları yeni taranmış, yanakları pembe, dudakları ışıl ışıl kalkmış gibi yapıyor her sabah uykusundan. Anlıyoruz ki kocası onun dağınık bir hâliyle daha önce hiç karşılaşmamış. Sporunu ihmal etmiyor, ince kalmak en önemli önceliği. Her şeyin bir gecede nasıl  değişebileceğinin ve bazı şeylerin de ne kadar uğraşırsan uğraş asla değişmeye yanaşmayacağının göstergesi bir aile.

Midge’in kocası Joel (Michael Zegen) gündüzleri ailesinden bekleneni verdiği bir ofis içinde çalışırken gecelerinin bir çoğunu ise bir komedi kulübünde (Village Gaslight, Inside Llewyn Davis filminden de hatırlayabileceğiniz gerçek bir kulüp) stand-up yapma hobisine sahip. Önlerindeki sıkıcı geleceğin farkında sürekli yeni workshop’lar peşinde koşan günümüz insanı bir nev’i. Karısı ise hem o gecelerde sahnede bir beş dakikası olmasına, hem de esprilerinin cilasına yardımcı. Yardımların yetersiz kaldığı ise ortada, ailede bir cevher varsa bunun da Joel’e ait olmadığı ortada çünkü ne yazık ki. Hikâyemiz de tam anlamıyla bu gecelerden birinin sonunda, evliliklerinin yıkılmak üzere olduğunu öğrenmesiyle başlıyor Midge’in; hayatı bir anda allak bullak olan genç kadın kendini ait olduğu yerde, sahnede buluyor. 

The Marvelous Mrs. Maisel’ın ilk sezonu Midge’in stand-up dünyasına adım atışı ve ailesini neden kocasından boşanması gerektiğine ikna etmesi etrafında şekilleniyor. Bu yeni hayatındaki en önemli kişi olan Susie Myerson’la (Alex Borstein) tanışmasına da yine bu zamanlarda tanık oluyoruz. Susie, Mrs. Maisel’ı bir dizi olarak bağrımıza basma sebeplerimizin başında geliyor. Cinsiyet ve cinsel tercihler hakkında bol bol konuştuğumuz günümüzde Borstein’in Susie’si ne tercihleri hakkında pek bir tüyo veriyor “Kime ne?” tavrıyla, ne de bir kadın gibi görünmeye çalışıyor, nasıl rahat ederse öyle takılan biri o.

Mrs. Maisel’ın ilişkisini, aldatılışını, ayakta kalışını, başkaldırısını en çok da The Good Wife’ın Alicia Flockhart’ıyla özdeşleştirmek mümkün. Aklından geçenleri karşısındakine aktarışındaki direktlik örnek alınası. Her şeyin bir gecede olmadığını, yetenek denen şeyin çok azim, çok çalışma, çok disiplin, çok inat gerektirdiğinin tatlı tatlı altını çiziyor dizinin yaratıcısı Palladino’lar.

Dizinin ikinci sezonunda önce Paris’e, sonra ise Dirty Dancing’le hayatımıza giren ve Erdek stili bir kamp yeri olan Catskills’e gidiyoruz (Brosnahan’ın dediğine göre Mrs Maisel’ın bu sezonun çekildiği Steiner Mountain Resort, Dirty Dancing’in yapımcılarının kapısını ilk çaldıkları ama reddedildikleri yermiş). Midge’in hayatına ilk bölümde giren ve eminim izleyen pek çok kişinin Midge’e en çok yakıştırdığı erkek olan komedyen Lenny Bruce’un (dönemin ünlü komedyeni ‘Lenny’ gerçek bir karakter ve Luke Kirby tarafından canlandırılıyor) bir görünüp kaybolmasının yanında bu sezonda gönül işlerinden Chuck dizisiyle tanıdığımız Benjamin rolündeki Zachari Levi sorumlu. Bu aileden onaylı, başarılı cerrah ve Midge’in arasını ne bozabilir peki? Spoiler alert: Kariyer.

Üçüncü sezonda Midge, kurgusal olduğu kadar da Harry Belafonte ya da Chuck Berry örnek alınarak şekillendirilmiş siyahi bir şarkıcı olan Shy Baldwin’le turneye çıkıyor. Las Vegas’tan Miami’ye dolanıp dururlarken neyse ki bir noktada yollarının Lenny Bruce’la kesişeceğinin müjdesini verelim ama olayların nereye doğru evrileceği konusunda suskunluğumuzu koruyalım. Üçüncü sezon Midge’in anne ve babasının yaşadığı sosyo ekonomik sorunlara değiniyor, öyle ki ex-dünürlerinin yanında yaşamak zorunda kalmaya kadar varıyor iş. Neyse ki onlar da mutluluğu ve huzuru bulabilecekler gibi duruyor kendileriyle ve kendilerine dayatılmış olanla yüzleşmeyi başardıkları anda.

The Marvelous Mrs. Maisel 3. Sezon: Pek de Modern Olmayan Bir Aile

Midge’in iki evladını babalarına emanet ederek yollara düşmesi pek çok (sığ görüşlü) insan tarafından büyük tepkiyle karşılanmış bu arada. Bir anne nasıl bırakabilirmiş çocuklarını, bugüne dek bütün babalar hiç bırakmamışcasına… Mrs. Maisel’ın zamanının öncüsü ve feminist tavrı Midge’in büyüdüğü geleneksel ortamda öğrenmiş oldukları sayesinde gerçekliğini koruyor. Örneğin üçüncü sezonda turnenin ara verdiği dönemde seslendirdiği radyo reklamlarında ağzından çıkanların hiç farkında değil, sadece parasını kazanma peşinde. Ne zaman ki okuması gereken tekstlerden birini babasıyla paylaşıyor, o zaman duyuyor babasından belki de bir daha hiç unutmayacağı o nasihatı, “Bir sesin olduğunu düşünüyorsan Midge, bunu gerçekten arkasında durabileceğin şeyleri seslendirmek için kullanmalısın.” Birlikte turnede olduğu afro-amerikan Shy Baldwin ve ekibi ise yakın bir tarihte geçen Green Book’tan oldukça farklı bir şekilde ağırlanıyor gittikleri yerlerde. Bunun sebebi Maisel’ın en sevdiği renk olan pembe dünyası da olabilir, Palladino’ların bir hayali de. Baldwin soyadı ise tesadüfi değil bizce tabii bunun yanı sıra (Bkz. Amerikalı yazar, aktivist ve insan hakları savunucusu James Baldwin).

Shy Baldwin’in menajeri ve yakın dostu Reggie rolünde Sterling K. Brown’ı; Midge’i turne hayatı hakkında bilgilendiren Baldwin’in grubunun basçısı Carole Keen rolünde bir başka Gilmore Girls mezunu Liza Weil’i; dönemin ünlü stand-up‘çılarından biri olarak resmedilen küstah, şımarık ve çağ dışı Sophie Lennon rolünde Jane Lynch’i; sadece bir bölümlüğüne karşımıza çıksa da Lenny Bruce gibi gerçek bir stand-up‘çı olan Moms Mabley rolünde Wanda Skyes’ı; Abe Weissman’ın eski bir dostu ve komünist damgası yediği için New York’u terk etmek zorunda kalan yazar Asher Friedman rolünde ise Jason ‘George Costanza’ Alexander’ı izleyeceğinizi de belirtmek isteriz üçüncü sezonda. Gizemli ressam Declan Howell karakteriyle Rufus Sewell de tat katmıştı ikinci sezonda diziye.

Peki, en önemli soru: Dördüncü sezon olacak mı? Bütün işaretler olacağı yönünde, son gelen Altın Küre adaylıkları (ve geçmişte kazanılmış sayısız ödül) da bunu garantiler nitelikte. O yüzden, iç rahatlığıyla, seneye bugünlerde yine görüşmek dileklerimizle!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi