The Mandalorian’ın ilk sezonuna veda ettik. Bebek Yoda’nın tüm interneti ele geçirmesi, yeni nesil Star Wars yapımları arasında şimdiden bünyesinde en çok sloganlaşan cümleleri barındıran yapıma dönüşmesi ve Skywalker’ın Yükselişi – The Rise of Skywalker’ın hayalkırıklığını atlatmaya çalışan Star Wars hayranlarının sığındığı liman hâline gelmesiyle dikkatleri üzerine çeken ilk sezon, Star Wars evrenine olan inancımızı tam da ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda tazeliyor.

Disney+’ın piyasada varlığını hissettireceğinin ilk habercisi olan The Mandalorian ilk sezonunu alnının akıyla kapattı. İlk bölümde başarılı bir başlangıç yapmış olsa da, sezonun tamamını Star Wars’un büyülü atmosferi ve ana karakterin gizemli kimliğinin oluşturduğu merakla sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu gündemdeydi. Fakat internette var olan hemen hemen tüm sinema platformlarından yüksek puanlar alması ve Star Wars hayranlarının önemli bir çoğunluğunun gönlünü kazanmasından da anlaşılacağı üzere, dizi ilk bölümdeki başarısını sezonun tamamında korudu.

Hikâyeyi gözden geçirecek olursak: Birinci bölümün sonrasında kaleme aldığım ilk bakışta bebek Yoda’yı gördüğüm an galeyana gelip de iddia ettiğim zaman akışının aksine, The Mandalorian çekim sırasıyla ilk üçlemenin sonu ve son üçlemenin başı arasında vuku buluyor. Benim gibi, Disney Star Wars’u satın aldığından beri dallanan budaklanan fakat Extended Universe’ün artık yok sayıldığı bu evren karşısında kafası kolay karışan muhtemel disleksikler için Collider’ın da faydalandığı şu görseli evrendeki zaman akışı gözümüzde canlansın diye ekliyorum. Bu zaman akışından da anlaşılacağı üzere, 50 yaşındaki ve güçle oldukça haşır neşir olan “Bebek Yoda” nam-ı diğer “Çocuk” (The Child), hikâye sırasıyla ilk film civarında doğmuş durumda. Elimizdeki bilgiler doğrultusunda, çok daha net bir hesap yapmamız gerekirse eğer, Bebek Yoda Anakin’le aynı yaşta gibi gözüküyor. Bu hesabın neticesinin tesadüf olmadığı düşüncesindeyim ve Kylo Ren ve Rey arasındakine benzer bir bağ Anakin-Bebek Yoda arasında çıkarsa hiç şaşırmayacağım.

Mandolorian’la ilgili en büyük sürpriz de zaten başından beri Bebek Yoda’ydı. Sezonun başında ana hikâyeye yardımcı bir eleman olacağını düşünsem de minik Yoda olay akışının merkezinde kalmaya devam etti, hatta sezonun sonunda anlaşıldı ki Mandalorian ve bebek Yoda birbirlerinin ekürisi olarak yolculuklarını sürdürecekler. Keza Mandalorianlar hakkında şu ana kadar karşımıza çıkmış olan en önemli ipucumuz, Mandalorian’ın bir ırk değil, bir tür mezhep olduğunu öğrenmemiz.

Dizi başlamadan önce beklentiler Mandalorian kültürü hakkında daha çok fikir edinmemizle sınırlıydı. Fakat Star Wars evreninde az rastladığımız ya da az fikir sahibi olduğumuz başka ırklar, olaylar ve yaratıklar konusunda da dizi ufkumuzu genişletti. İmparatorluğun dağılmasının ardından darma duman bir evrenin, başı boş kalan nice köşesini bu sekiz bölümde ziyaret ettik. Kuill karakteri “diyeceğimi dedim” şeklinde türkçeleştirilebilecek “I have spoken” cümlesiyle Ugnaught’larla tanışıklığımızı derinleştirirken, ağırlıklı olarak Klon Savaşları’nda karşımıza çıkmış olan Kwi’leklerle yeniden buluşmuş da olduk. Bunun dışında, özellikle son bölüm itibariyle aralarında Death Trooper ve Shock Trooper’ların da yer aldığı geniş bir Stormtrooper yelpazesiyle de karşılaştık, hatta bebek Yoda’ya uyguladıkları şiddet itibariyle internetin en az sevilenleri arasında kendilerine yer edinen iki Scout trooper arasındaki muhabbet, eski yapımlardaki tümüyle robotik Stormtrooperlara resmen veda edişimizi müjdeliyor. Ama hepsinden önemlisi, birinci sezonda çok fikir edinemesek de dizide ismi “The Child” yani “Çocuk” olarak geçen “bebek Yoda” şeklinde andığımız karater sayesinde, Yoda’nın da ait olduğu türle ilgili gizemler ilk kez çözülecek gibi duruyor. Evrende bugüne dek gizemli kalmış olan, Gerorge Lucas’ın adeta sessizlik yemini ettiği, Yaddle ve Yoda dışında mensuplarıyla henüz tanışmadığımız ve şimdilik “Yoda’nın türü” olarak anılan bu tür hakkında sezonun sonunda ilk ipuçlarını almaya başladık. Dizinin onay almış ikinci sezonu da bu yüzden Star Wars hayranlarını heyecanlı bir bekleyişe sürükleyecek gibi duruyor. Keza Mandalorian’larla ilgili merakımızı gidereceğini düşünerek bağlandığımız dizi, ismini dahi bilmediğimiz “Yoda’nın türü” hakkında da kapıları aralamaya başladı.

Oyuncular hakkında konuşacak olursak, dizinin sunduğu çerçeveye uygun bir biçimde Pedro Pascal’ın son bölümde az da olsa yüzünü görmüş olduk. Fakat Mandalorian’ların kendilerine Mandalorian diyebilmesi için öğretilerinin katı kurallarına uymak zorunluluğu hepten netleştiği için, önümüzdeki sezonlarda bunun sık yaşanmayacağını da anlamış durumdayız. Beklentlerimi en karşılayamayan detay, The Agents of Shield’da Melinda May rolüyle karşımıza çıkan Ming-Na Wen’e beklediğimden çok daha küçük bir rol düşmüş olmasıydı. Kadroyla ilgili en hoş sürprizlerden biri ise Game of Thrones’un Osha’sı Natalia Tena’nın Xi’an performansı oldu. Carl Weathers ve Gina Carano ise motivasyonları karmaşık karakterlerine başarıyla hayat verdiler. Son iki bölümde ana kötü Moff Gideon olarak karşımıza çıkan, hafızalarımıza Breaking Bad’in Los Pollos Hermanos markası ve Gus karakteri ile kazınmış olan Giancarlo Esposito ise ikinci sezonda keyifli bir olay akışının müjdecisi. Keza Gideon’ın elinde gördüğümüz siyah bıçaklı ışın kılıcı, normalde Mandalorian Jedi’lara ait bir savaş aleti – bu da demek oluyor ki kılıcın öyküsü, “Bebek Yoda”nın kendi türüne kavuşma yolculuğuyla birleşerek ikinci sezonun hikâye akışını belirleyecek.

The Mandalorian 1. Sezon Değerlendirmesi: The Mandalorian ve Disney+’ın Geleceği

Dizinin rüştünü kanıtlaması, Skywalker’ın Yükselişi – Rise of The Skywalker’ın hayalkırıklığını sindirmeye çalıştığımız zaman aralığıyla kesiştiği için, The Mandalorian sayesinde ister istemez büyük ve kültleşmiş serilerin geleceğiyle ilgili de biraz fikir edinmiş olduk. Üstelik bu yolculuk aynı zamanda Marvel Sinematik Evreni’nin dizi ayağının geleceği hakkında da ipuçları veriyor. Star Wars gibi Marvel da yasal olarak Disney’e ait ve Disney+’da beklemede olan Marvel yapımları da var. Fakat çok daha doğrudan bir bağ kurmak gerekirse, Marvel evreninin oluşum sürecinde kilit rol oynayan Iron Man’in ilk ve ikinci filminin yönetmen koltuğunda oturan ve başka Marvel filmlerinde de yapımcı olarak karşımıza çıkan Jon Favreau, The Mandalorian’ın da yapımcılığını ve senaristliğini üstlenmişti. Bu noktada Favreau’nun bu matematiği çözmüş olduğundan emin olabiliriz artık. Nasıl ki J.J. Abrahams’ın herhangi bir serinin finalinde hayal kırıklığı yaratma konusundaki istikrarı şaşmıyorsa, Favreau’nun da bilinen bir evrene biraz risk alarak oluşturduğu yepyeni bir formatla başarı katmak konusunda bir istikrara sahip olduğu söylenebilir. Favreau’nun müdahil olduğu zaman aralığı itibariyle Marvel sinematik evreni, kimileri sevse kimileri sevmese de, büyük bir markanın beyazperdenin sunduğu imkânlarla karmaşık bir evren yaratılmasının mümkün olduğunu göstermişti. The Mandalorian’la beraber ise 30-45 dakikalık dizilerin de yeni anlatım üsluplarını benimseyebileceğini görmüş olduk.

The Mandalorian’ın ilk bölümünde, karaktere ve hikâyeye dair neredeyse hiçbir ipucumuz olmadan olay akışının ortasında bırakılmıştık. 8 bölümün tamamında sürekli olarak kendimizi aksiyonun ortasında bulmamıza karşın hikâyenin sonunda merak ettiğimiz hemen her sorunun cevabı, ilk sezon boyunca “Mando” diye anılan ana karakterimizin ismi “Din Djarin” dahil, elimizde diyebiliriz. İşte tam da bu noktada The Mandalorian, Star Wars gibi dev bir evrenin parçası olmanın avantajlarıyla, anlatı için kısıtlı bir zamana sahip oluşunun zaruriyetini harmanlayıp daha deneysel bir anlatı stratejisini devreye soktu diyebilirim. İzleyiciler olarak ilk sezonun genelinde, didaktik bir üslupla ya da flashback’lerle değil, olay akışının getirdiği mecburiyetlerle merak ettiğimiz soruların cevabını edindiğimizi hissettik. Dizileri maraton hâlinde izleme alışkanlığımızın gitgide arttığı günümüz gerçekliğinde, üst üste birkaç kez rahatlıkla izleyebileceğimiz türden bir sezonla karşı karşıya olmamızın sırrı da tam olarak burada bir yerde saklı. Disney+ bu mantığı başka yapımlarına da taşırsa eğer, piyasadaki varlığını tez vakte yoğun bir biçimde hissetmeye başlayabiliriz. O yüzden de The Mandalorian’ın ilk sezonuna veda ederken yalnızca gelecek sezonu için değil, Disney+’ın diğer yapımları için de heyecanlı bir bekleyiş başladı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi