"Ben deliliğin delirmiş biçimiyim." Yukarıdaki sözler, Amerikalı yazar Herman Melville'in başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz romanı Beyaz Balina - Moby Dick'teki ana karakterlerinden Kaptan Ahab'a ait. Ömrü denizlerde geçen ve en nihayet zihninde canavarlaştırdığı dev balinayı yakalama hırsıyla giderek daha da deliren Kaptan Ahab, o kadar uzun süredir "deli"dir ki, deliliğin hiç gözlemlenmemiş uçsuz bucaksız ovalarına ulaşmıştır artık. Onu delirtense şüphesiz elde edemediği ve kendisinde eksik gördüğü o canavardır. Kimine göre Ahab'ı deliliğe ulaştıran Moby Dick, dünyanın çözülememiş gizemlerinin kimine göreyse yukarı tabakadan zenginlerin oluşturduğu ezici, sömürgeci güçlerin temsilidir. Kimileri baba erkinin otoritesini görür Moby Dick'te, yahut beyaz adamın kaybetmekten ölesiye korktuğu, belki de hiç sahip olmadığı cinsel gücüne dair fallik bir semboldür o. İlk uzun metrajlı filmi The VVitch'le 2010'lu yılların en heyecan verici korku filmlerinden birine imza atan Robert Eggers'in yeni filmi The Lighthouse'da, filme ismini veren deniz feneri de neredeyse bir karaktere dönüşüyor ve Moby Dickvari, arketipsel bir etki yaratıyor hikâyenin iki ana karakteri Thomas ve Ephraim (ya da Tom mu demeli) üzerinde. Riskli görsel tercihleri ve yer yer bir büyük bir gösteriye dönüşen anlatısıyla günümüz sinemasının ekonomik şartlarında yapılabilmiş olmasına şaşıracağınız türden bir film olan The Lighthouse, kahramanlarımız Thomas ve Ephraim'in ıssız bir deniz fenerinin bulunduğu ufacık bir adacığa gelişiyle başlıyor. Thomas, kıdemli bir deniz feneri bekçisi ve eski bir denizci. Ephraim'se ondan çok daha genç, tecrübesiz ve fenerdeki ayak işlerinden sorumlu. Günün birinde fenerin sorumluluğunu tek başına üstlenmeyi umuyorsa da Thomas onun bunu becerebileceğinden emin değil, deniz fenerinin sorumluluğunu büyük bir gururla taşıyor, bunu bir iktidar alanı olarak görüyor ve bu gücünü Ephraim üzerinde baskı oluşturmak için kullanıyor. İki erkeğin deniz fenerindeki yalnız, dünyadan izole hayatı başladıktan sonra karakterler beklenen bir noktaya doğru ilerliyor. Aralarındaki resmi ast-üst ilişkisinin gayriresmi bir efendi-köle ilişkisine evrildiği, deniz fenerinin bir iktidar sembolüne dönüştüğü ve ele geçirilmesi gereken bir fallusa evrildiği bu ilişkiyi çoklukla iki ana karakterden Ephraim'in bakış açısından izliyoruz. 1890'lı yıllarda geçen filmin bu anlamda da Melville, Robert Louis Stevenson romanlarından çıkmış gibi görünen karakterlere sahip olduğunu, denizcilik efsanelerinden, gemicilerden ve okyanus kıyısındaki kasabalarda yaşayan karakterlerden esinlendiğini gizlemeyen Eggers, Thomas ve Ephraim'i bu romanlarda görmeye alıştığımız, deliliğin sınırında dolaşan karakterlerden damıtıyor. The Lighthouse, fallik bir obje olan deniz fenerinin içine hapsolmuş iki erkeğin, erkeklikleri üzerinden etrafa irin saçarak yaşadığı iktidar mücadelesine odaklanırken bir yandan da doğaötesi olanın varlığına hem karakterlerini hem izleyiciyi ikna etmekle, halusinastif olana ikna etmek arasında gidip geliyor, bir yerden sonra da bu sınırı tümden kaldırıyor. Eggers esinlendiği Melville, Stevenson gibi yazarların sadece romanlarından değil, kendi hayat hikâyelerinden de yola çıkıyor diyebiliriz (Stevenson'un ailesi deniz fenerlerinin yapımında çalışıyordu örneğin). Yine esin kaynaklarından, filmin çekildiği bölgelere çok yakın olan Maine'de doğup büyüyen, bu bölgenin insanına dair birçok eser veren yazar Sarah Orne Jewett'in da senaryodaki etkisi yadsınamaz düzeyde. Bununla beraber yönetmen Eggers yola çıkarken 1801 yılında gerçekleşen ve kayıtlara Smalls Deniz Feneri Faciası olarak geçen bir olaydan da etkilendiğini söylüyor bir röportajında. Bu elim olay neticesinde ikisinin de ismi Thomas olan Galli deniz feneri bekçileri haftalarca süren bir fırtına sonrasında deniz fenerinde ölü bulunuyor. The Lighthouse: Fallusa Hapsolmuş Erkekliğin…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

The Lighthouse, fallik bir obje olan deniz fenerinin içine hapsolmuş iki erkeğin, erkeklikleri üzerinden etrafa irin saçarak yaşadığı iktidar mücadelesine odaklanırken bir yandan da doğaötesi olanın varlığına hem karakterlerini hem izleyiciyi ikna etmekle, halusinastif olana ikna etmek arasında gidip geliyor, bir yerden sonra da bu sınırı tümden kaldırıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.23 ( 3 votes)
85

“Ben deliliğin delirmiş biçimiyim.”

Yukarıdaki sözler, Amerikalı yazar Herman Melville’in başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz romanı Beyaz Balina – Moby Dick‘teki ana karakterlerinden Kaptan Ahab’a ait. Ömrü denizlerde geçen ve en nihayet zihninde canavarlaştırdığı dev balinayı yakalama hırsıyla giderek daha da deliren Kaptan Ahab, o kadar uzun süredir “deli”dir ki, deliliğin hiç gözlemlenmemiş uçsuz bucaksız ovalarına ulaşmıştır artık. Onu delirtense şüphesiz elde edemediği ve kendisinde eksik gördüğü o canavardır. Kimine göre Ahab’ı deliliğe ulaştıran Moby Dick, dünyanın çözülememiş gizemlerinin kimine göreyse yukarı tabakadan zenginlerin oluşturduğu ezici, sömürgeci güçlerin temsilidir. Kimileri baba erkinin otoritesini görür Moby Dick’te, yahut beyaz adamın kaybetmekten ölesiye korktuğu, belki de hiç sahip olmadığı cinsel gücüne dair fallik bir semboldür o. İlk uzun metrajlı filmi The VVitch’le 2010’lu yılların en heyecan verici korku filmlerinden birine imza atan Robert Eggers’in yeni filmi The Lighthouse’da, filme ismini veren deniz feneri de neredeyse bir karaktere dönüşüyor ve Moby Dickvari, arketipsel bir etki yaratıyor hikâyenin iki ana karakteri Thomas ve Ephraim (ya da Tom mu demeli) üzerinde.

Riskli görsel tercihleri ve yer yer bir büyük bir gösteriye dönüşen anlatısıyla günümüz sinemasının ekonomik şartlarında yapılabilmiş olmasına şaşıracağınız türden bir film olan The Lighthouse, kahramanlarımız Thomas ve Ephraim’in ıssız bir deniz fenerinin bulunduğu ufacık bir adacığa gelişiyle başlıyor. Thomas, kıdemli bir deniz feneri bekçisi ve eski bir denizci. Ephraim’se ondan çok daha genç, tecrübesiz ve fenerdeki ayak işlerinden sorumlu. Günün birinde fenerin sorumluluğunu tek başına üstlenmeyi umuyorsa da Thomas onun bunu becerebileceğinden emin değil, deniz fenerinin sorumluluğunu büyük bir gururla taşıyor, bunu bir iktidar alanı olarak görüyor ve bu gücünü Ephraim üzerinde baskı oluşturmak için kullanıyor. İki erkeğin deniz fenerindeki yalnız, dünyadan izole hayatı başladıktan sonra karakterler beklenen bir noktaya doğru ilerliyor. Aralarındaki resmi ast-üst ilişkisinin gayriresmi bir efendi-köle ilişkisine evrildiği, deniz fenerinin bir iktidar sembolüne dönüştüğü ve ele geçirilmesi gereken bir fallusa evrildiği bu ilişkiyi çoklukla iki ana karakterden Ephraim’in bakış açısından izliyoruz. 1890’lı yıllarda geçen filmin bu anlamda da Melville, Robert Louis Stevenson romanlarından çıkmış gibi görünen karakterlere sahip olduğunu, denizcilik efsanelerinden, gemicilerden ve okyanus kıyısındaki kasabalarda yaşayan karakterlerden esinlendiğini gizlemeyen Eggers, Thomas ve Ephraim’i bu romanlarda görmeye alıştığımız, deliliğin sınırında dolaşan karakterlerden damıtıyor. The Lighthouse, fallik bir obje olan deniz fenerinin içine hapsolmuş iki erkeğin, erkeklikleri üzerinden etrafa irin saçarak yaşadığı iktidar mücadelesine odaklanırken bir yandan da doğaötesi olanın varlığına hem karakterlerini hem izleyiciyi ikna etmekle, halusinastif olana ikna etmek arasında gidip geliyor, bir yerden sonra da bu sınırı tümden kaldırıyor.

Eggers esinlendiği Melville, Stevenson gibi yazarların sadece romanlarından değil, kendi hayat hikâyelerinden de yola çıkıyor diyebiliriz (Stevenson’un ailesi deniz fenerlerinin yapımında çalışıyordu örneğin). Yine esin kaynaklarından, filmin çekildiği bölgelere çok yakın olan Maine’de doğup büyüyen, bu bölgenin insanına dair birçok eser veren yazar Sarah Orne Jewett’in da senaryodaki etkisi yadsınamaz düzeyde. Bununla beraber yönetmen Eggers yola çıkarken 1801 yılında gerçekleşen ve kayıtlara Smalls Deniz Feneri Faciası olarak geçen bir olaydan da etkilendiğini söylüyor bir röportajında. Bu elim olay neticesinde ikisinin de ismi Thomas olan Galli deniz feneri bekçileri haftalarca süren bir fırtına sonrasında deniz fenerinde ölü bulunuyor.

The Lighthouse: Fallusa Hapsolmuş Erkekliğin Kâbusu

Eggers’in iki karakteri de benzer bir olayın içinde buluyorlar kendilerini, ancak The Lighthouse iki erkeğin arasındaki iktidar mücadelesinin ötesinde bir alana da el atıyor. Erkekliklerine dair ne kadar toksik unsur varsa, kah gaz çıkarmak, kah mastürbasyon yapıp sağa sola boşalmak, kah sarhoş olup kusmak, kah böğüre böğüre Melvillevari nutuklar atmak suretiyle yaşadıkları alana/birbirlerine boca eden iki karakterin en büyük derdi bir noktadan sonra feneri ele geçirmek oluyor. Birbirlerindeki yahut daha basit bir anlatıyla erkekliklerindeki temel eksiklik bu fallus objeymiş, bunu ele geçirdiklerinde gerçek gücü de ele geçirecekler ve tamamlanacaklarmış gibi bir noktaya savruluyor bilhassa Ephraim. Genç kahramanımız için hayatında elde edemediği her şeyi temsil ediyor bu deniz feneri ve onunla paket olarak geleceğine inandığı okyanus efsanelerindeki kahramanlara vadedilen güzellikler. Misal filmdeki tek kadın temsili olan deniz kızları… Her ne kadar günümüzdeki temsillerinde cinsiyetsiz varlıklar olarak çizilse de deniz kızlarının bir vakitler çizilen temsillerinde cinsel organlarının olduğunu görebiliyoruz (Epharim’in bir sahnede deniz kızıyla penetrasyon hâlinde olduğunu da); ki Eggers da böylesi bir tercihe gidiyor filminde. Bu durum, tıpkı The VVitch’te olduğu gibi dişi gücün varlığını, erkeğin en büyük korkularının kaynağı hâline getiriyor yeni filminde. Deniz kızlarının ve dişi gücün bir nevi kötücül güçle eşitlenmesini, filmin yahut Eggers’in bakış açısı olmaktan ziyade, Ephraim’in bakış açısı olarak görebiliriz. Dişilerin, Ephraim’in hastalıklı, delirmiş toksik erilliğindeki karşılığı gibi. Zira film baştan sona Ephraim’in bakış açısından hikâyeyi sunan görsel tercihlerini gizlemiyor.

Film edebi esin kaynaklarıyla olan ilişkisine benzer bir ilişkiyi görsel/işitsel esin kaynaklarıyla da kuruyor ve sinema tarihinin sessiz filmlerine benzer bir doku yaratmaya çalışıyor. Neredeyse filmin perdede kare olarak göründüğü 1.19:1 formatını kullanan Eggers, tercih ettiği 1900’lerin ilk yıllarından kalma kimi lenslerin de etkisiyle bazı temel renkleri kameranın tanımadığı, grenli, objelerin, yüzlerin tanınmaz hâle geldiği bir dokuya ulaşıyor filmde zaman zaman. Mono ses bandı ve ses tasarımında yer verdiği rahatsız edici, izleyiciyi her an diken üstünde tutan tercihleriyle Eggers filmi zaman zaman komediye öykünen bir deneyime de çeviriyor. Filmin 35 mm çekilmiş olması da, bu riskli, bir yönetmenin varlığını her daim hissettiren görsel tercihler de Eggers’in senaryosuyla ve perdede olup bitenlerle (izleyiciyi yer yer fazlasıyla zorlasa da) örtüşüyor. Her karesi daha önce izleyicinin hissetmediği türden hisler uyandırmaya gebe film bizleri, perdedekileri Ephraim’in zihninden görmeye zorlayan bir görselliğe ulaşıyor. Örneğin yönetmen Eggers yine bir başka söyleşisinde ortokromatik bir görüntüye ulaşmak için çok çabaladıklarını aktarıyor. Mavi ve yeşil ışığa duyarlı, kırmızı ve tonlarını dışarıda bırakan bu film formatının ismi de tesadüfen mitolojide iki başlı köpek olarak bilinen Orthrus’tan geliyor. Filmde ihtiyar Thomas’ın, genç Ephraim’e “köpek” diye seslenmesinin boşa olmadığı, ikilinin aynı fallusa hapsolmuş, aynı kabusun içinde birbirini yiyen Orthrus’un iki başını sembolize edebiliyor olacağına dair hülyalara kapılmak da mümkün oluyor hâliyle.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi