Agamben’in tanımıyla Homo Sacer “öldürülebilen ama kurban edilemeyen” kişidir. Ben de, The Killing of a Sacred Deer adlı filmi izlememle paralel giden okumalarımdan doğan “homo sacer bugün kimdir” sorusunun cevabını aradığım bu yazıda Agamben’i merkeze alarak, fakat ona tamamen katılarak değil, iktidarın kurumlarında da kendini var ettiğini düşündüğüm homo sacer‘lik-egemenlik durumlarını bu film üzerinde inceleyeceğim.

Carl Schimitt “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.” diyerek yapıyordu egemenliğin tanımını. Olağanüstü hâl, yani hukuk kararlarının askıya alınabildiği istisna durumu, çıplak hayatı aynı anda hem siyasal düzenden dışlayan hem de siyasal düzenin içine hapseden hâldir. Kutsal insan işte tam da bu koşullar arasında ortaya çıkar. Bu durum egemenin, kendi otoritesini sağlamak için bireylerin yaşamı ya da ölümü üzerinde kendine hak görmesi ve bahsedilen yaşam ya da ölümü, iktidarının nesnesi hâline getirmesi, yaşamı biyosiyasallaştırmasıdır.

Modern dönem hukukunda insan hayatı kutsal sayılır, insanın yaşamı ve yaşamsal hakları ulusal ve ulus üstü kurallarla (İnsan Hakları Mahkemeleri gibi) koruma altına alınır. Görünürde idam cezalarının da kalkmasıyla iktidarın elindeki öldürme gücü azalmış gibidir fakat insanlık tarihinin en kanlı katliamları modern dönemde yapılmış ve iktidarlar hâlâ kitlesel olarak insanları öldürmeye devam etmektedir. Peki gücünü yaşatmaya ve çoğaltmaya dayalı biyopolitikadan alan bu iktidarın öldürme gücünün özünde bu kadar aşırı olmasının nedeni nedir? Foucault bunun sebebini “Savaşlar, savunulması gereken hükümdar adına yapılmaz artık; herkesin var olması adına yapılır; halklar birbirlerini öldürmeye yaşamlarının gerekliliği adına hazır edilirler. Katliamlar yaşamsal olmuşlardır.” diyerek açıklıyor. Bunun en uç noktadaki örneği Nazi Almanyası’dır. Egemenin verdiği karar yalnızca ırkçı ya da antisemitist bir karar değil, diğer insanların, üstün olarak gördüğü vatandaşların daha kaliteli yaşaması için “lekeli” olarak gördüğü kısmı toplumdan silmekti. Yani buradaki katliamlar tamamen yaşamsaldı ve aslına bakılırsa biyopolitik iktidar için asla yapılamaz, insanüstü bir durum yoktu ortada. Biyopolitika gerçekte bu kadar acımasız ve gözü dönmüş bir yönetim şeklidir zaten fakat buradaki aşırılık belli bir kitle için öldürülebilir hükmü verilmesinden ziyade öldürme yetkisinin neredeyse herkese verilmesiydi. Yahudiler hem insani hukukun hem de ilahi hukukun dışında tutularak kutsallaştırılmış, öldürülebilirlik bakımından lanetlenmişlerdir. Fakat onların ölümleri hukuka tabi vatandaşların ölümü gibi törenlerle olmaz, kendini arınmak için tanrıya adayan kurbanlarınki gibi ilahi de değildir. Onlar kimsenin umursamayacağı biçimde yok edilmesi gereken bir yığın olarak öldürüldüler.

The Killing of a Sacred Deer: Homo Sacer Bugün Kimdir?

Burada asıl incelemek istediğim mesele ise sıradaki homo sacer’in kim olacağına karar verme yetkisini elinde tutan yegâne güç olan egemenin bir türevi; iktidarın kurumlarına işleyen egemenlik ve onun kutsal insan ile ilişkisi. İktidarın varlığını koruyan kurumların başında hiç şüphesiz kapitalist sistemin ve biyopolitikanın en önemli aracı olan aile gelecektir. Aile modern toplumda en kutsal görülen kurumlardan biridir, çoğu toplumda aile bireylerinin birbirine olan sevgisi ilahi bir sevgi olarak görülür, kutsal kabul edilir. Bu nedenle iktidar ailenin sırlarının açığa döküldüğü TV programlarını, yapıtları, söylevleri yok etmek ister. Tam da böyle bir yapıttan yola çıkarak aile kurumundaki egemen ve homo sacer ilişkisine bakacağım. The Killing of a Sacred Deer, Yorgos Lanthimos’un 2017 yapımı filmi. Film, Euripodes’in İphigenia hikâyesinden esinlenerek oluşturulmuş. Bahsi geçen mitolojik hikâyenin kahramanı tanrılar iken filmin kahramanları modern bir aile. Bunu belki modernitenin içinde insanların kendilerini tanrı olarak görmeleri olarak yorumlayabiliriz.

Kutsal Geyiğin Ölümü adıyla Türkiye’de de gösterilen film baba (Steve) karakterinin alkollüyken girdiği kalp ameliyatı sırasında hastasını öldürmesiyle başlıyor. Öldürdüğü hastasının oğluyla görüşüyor vicdanını rahatlatmak için ve hatta onu ailesiyle de tanıştırıyor. Bu noktaya kadar filmde birbirine bağlı, ev işlerinin ve sorumlulukların paylaşıldığı modern bir aile izliyoruz. Bir noktadan sonra babası ölen çocuk Steve’i tehdit etmeye başlıyor ona ailesini lanetlediğini ve eğer içlerinden birini öldürmezse hepsinin tek tek öleceğini söylüyor. Baba başlarda durumu kabullenmekte zorlansa da çocuklarının tek tek hastalandığını görünce içlerinden birini öldürmeye karar veriyor ve bunu için çocukların okul müdürlerine bile gidip hangisinin toplumda daha başarılı olduğunu sorguluyor. Tatmin edici bir cevap alamayınca da içlerinden birini rastgele öldürmeye karar veriyor.

Filmde birbirine saygı ve sevgi ile bağlı olan aile bireyleri başlarına gelen istisnai durumdan sonra egemene bağlı hâle gelip yalnızca ona itaat etmeye başlıyorlar. Örneğin o ana kadar annesinin mesleğini yapmak istediğini söyleyen erkek çocuk, babasına gidip artık onun gibi bir kardiyolog olmak istediğini, artık çiçekleri hep sulayacağını, saçını babasının istediği gibi keseceğini söylüyor; kız çocuk daha iyi davranışlar sergiliyor babasının kendisini öldürmemesi için. Çocuklar arasında da bir dayanışma değil aksine nefret ilişkisi başlıyor. Çünkü olağanüstü hâl durumunda kutsal insan diğerlerinin ölmesini ve bir an önce bu durumdan kurtulup sıradan bir vatandaş olmayı, “normal” olmayı istiyor dolayısıyla kendisi gibi olandan nefret ediyor. Kendisini yanındakilerin öleceğine kendisinin ise iyi davranışları sayesinde kurtulacağına inandırıyor. Bu durum bir senaryo da olsa aslında bize çekirdek ailenin içine sinmiş ataerkiyi ve hegamonik düzeni gösteriyor. Steve karakteri burada ne kadar kurgu bir karakter olsa da aslında kanlı canlı her gün gördüğümüz ataerkinin mihenk taşı olan otoriter baba figürüdür, ailesi için egemendir.

“Hem burjuva toplumunda özel alanın çekirdeğini hem de kendi kendisine dönük bir öznelliğin yeni psikolojik deneyimlerinin çıkış noktasını oluşturan çekirdek ailenin patriyarkal (ataerkil) bir karakter taşıdığı şüphesizdir.” Der Habermas.  

Bu nedenle annenin öldürme konusunda hiçbir etkisi yoktur ve hatta kendisi de lanetlilerden biridir. Lanetli olmayan tek kişi aslında paradoksal bir şekilde lanetin taşıyıcısı olan babadır. Diğerleri ise kendilerini babaya sevdirerek bu kutsal insanlık hâlinden kurtulmak istemektedirler. Modern toplumun ataerkil ailesi de tıpkı bunu gibidir. Otoriter baba ve onun kararlarından kendini korumaya çalışan diğer aile bireyleri homo sacer ve egemen ilişkisine gerçekçi bir örnek sunabilirler üstelik bunun için lanet ya da ölüm cezası gerekmeksizin.

Aile bireyleri bu lanetten kurtulmak için öldürüldüğünde onlara kurban diyemeyiz çünkü ne arındırılmak için öldürülmüşlerdir ne de kendi istekleriyle ölüme gitmişlerdir. Onlar olsa olsa istemeden toplumun dışına itilen, yaşamları ve ölümleri üzerinde hak iddia edilen kişiler durumuna düşmüşlerdir. Artık onların ölümü cezai bir sorumluluk getirmez ki filmde de olan budur. İçlerinden biri öldükten sonra egemen ve tebaası, baba ve ailesi hayatlarına geri dönerler. Onlar için mükemmel ölüm törenleri, kutsamalar da yapılmaz çünkü ölümü de yaşamı da önemsiz olan kişilerdir. Çıplak hayatın sahipleri kendilerini kurtarmak için uğraşabilirler, sahip oldukları logos ile hukuktan tekrar yararlanmaya çalışabilirler fakat homo sacer’lik durumunda af diye bir kavram yoktur. Ancak olağanüstü hâl sona erdiğinde hayat “normale” dönebilir ki bu da bir daha asla olağanüstü hâlden önceki normallik olmayacaktır.

Baba figürü artık ölüme ve yaşama, kimin yaşamaya değer olduğuna karar veren egemene dönüşüyor. Bu noktadan sonra aslında önemli olan kimin öleceği değil, her birinin kutsal insana dönüşmüş olması, her birinin öldürülme tehdidiyle yaşamaya mecbur bırakılmasıdır. Egemen verdiği bir kararla, işlenmiş olan bir suçla herkesi homo sacer’e dönüştürebilir, onların çıplak hayatını kendi siyaseti için kullanabilir. Bu mutlaka büyük uluslarda büyük iktidarların verdiği bir karar olmak zorunda değildir. Baba için çocukları homo sacer olabilir, bir kurumda yönetici için işçileri olabilir. Bu da demektir ki modern dünyada bütün bireyler homo sacer’e, lanetli ve kutsal insana dönüşme tehdidiyle karşı karşıyadır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi