Mike Flanagan’ın hem yaratıcısı hem de yönetmeni olduğu, korku türündeki yeni Netflix orijinal dizisi The Haunting of Hill House, yayınlandığı günden bu yana dikkat çekmeye devam ediyor. Klasikleşmiş perili ev anlatılarını güçlü bir aile draması etrafından şekillendirerek zenginleştiren The Haunting of Hill House’un dizi tarihinde kendini özel bir yer edineceğini şu ana kadar aldığı yorumlardan yola çıkarak öngörmek zor değil. Hâl böyleyken biz de dizinin tadı damağında kalanlar için The Haunting of Hill House’u bir solukta bitirenlerin mutlaka izlemesi gereken 7 film listesini hazırladık.

The Haunting of Hill House’u Bir Solukta Bitirenlerin Mutlaka İzlemesi Gereken 7 Film

The Uninvited (1944)

Dorothy Macardle’ın aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan The Uninvited (Davetsiz Misafir)’ın yönetmen koltuğunda Lewis Allen oturuyor. Film, aslında bildik bir perili ev hikâyesi anlatıyor diyebiliriz. Londralı iki kardeşin, ederinden çok daha ucuza aldıkları deniz kenarında yer alan ve gotik bir mimariyle inşa edilmiş eve taşınmalarıyla başlayan olayları, çok zengin bir atmosferle, son derece güçlü bir şekilde seyirciye anlatmayı başarıyor yönetmen Allen. Ama The Uninvited’ı bir Hollywood klasiği hâline getiren en önemli etkenlerden birinin “perili ev” klişelerini kullanmaktan imtina etmezken, ciddiyeti elinden bırakmaması olduğunu söyleyebiliriz. En İyi Siyah Beyaz Sinematografi dalında Oscar adaylığını da bulunan filmin, Martin Scorsese’nin favorilerinden biri olduğunu da ekleyelim.

The Innocents (1961)

İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerinden Jack Clayton’ın kamera arkasına yer aldığı The Innocents, Henry James’in “The Turn of the Screw” öyküsünün bir uyarlaması. Filmin son derecek güçlü senaryosunda Truman Capote’nin de parmağı olduğunu atlamamak gerek tabii ki. Minimal bir anlatı sunmasına rağmen, yarattığı tüyler ürpertici atmosferin yanında ses ve müzik kullanımıyla dehşet hissiyatını finale doğru sürekli yükselten filmin başarısında başroldeki Deborah Kerr’in tekinsiz performansının da büyük etkisi var.

The Haunting (1963)

West Side Story (Batı Yakasının Hikâyesi) ve The Sound of Music (Neşeli Günler) gibi Hollywood klasiklerinin de yönetmeni olan Robert Wise’ın tüm hünerlerini elini korkak alıştırmadan sergilediği bir korku filmi olan The Haunting, The Haunting of Hill House’a da kaynaklık eden Shirley Jackson imzalı romanın bir uyarlaması. Dolayısıyla konu itibarıyla The Haunting of Hill House’la ciddi benzerlikler taşıyor. Ama dizinin ana omurgasını oluşturan aile dramasının -filmin süresini de göz önüne alarak konuşursak- geri planda kaldığını, bunun yerini müthiş ürperticilikte bir seyir deneyimiyle doldurduğunu söyleyebiliriz bu korku klasiğinin. The Haunting, sadece dizinin hayranlarının ya da korku severlerin değil, tüm sinefillerin kaçırmaması gereken bir başyapıt.

Hausu (1977)

Nobuhiko Obayashi’nin yönettiği Hausu, sinema tarihinin tarif edilmesi en zor filmlerinden biri belki de. 70’lerin saykodelik atmosferini ödünç alan bir korku filmi olduğunu söyleyebiliriz ya da giallo türüyle temas hâlindeki bir Scooby Doo bölümüne benzetebiliriz belki. Ama bunlar bile bir grup öğrencinin son derece masumane olan gezisinin dönüştüğü “şeyi” tanımlamak için yetersiz. Sinemanın gördüğü en özgün korku filmlerinden biri olan, ama bir yanda da son derece absürt olmayı başaran, kelimenin tam anlamıyla “deli işi” bir film Hausu.

Poltergeist (1982)

Televizyon modern hayatımın olmazsa olmazlarından biri. Ama özellikle 1980’li yıllarda televizyona yüklenen önem şu ankinden çok daha yüksekti tabii ki. Steven Spielberg ve Frank Marshall’ın yapımcılığını üstlendiği, Tobe Hooper imzalı 1982 yapımı Poltergeist (Kötü Ruh), 80’li yılların başarılı korku filmlerinden biri. Hikâyesinde televizyon, ağaç ve palyaçoları korku unsuru olarak kullanan film, evlerinin bir mezarlığın üzerine kurulduğunu bilmeyen Freeling ailesinin öyküsünü anlatıyor. Kötü ruhların musallat olduğu Freeling ailesi gün geçtikçe daha zor durumlarla karşılaşırken, Hooper’ın “perili ev” anlatısına eklemlediği televizyon ya da teknoloji ögeleri Poltergeist’ı özel bir film hâline getiriyor.

The Others (2001)

Alejandro Amenábar’ın yönettiği The Others (Diğerileri)’ın gerçekçi bir korku filmi olduğunu söyleyebiliriz. Senaryonun temelinde bir hayalet öyküsü yer alsa da gerçeküstü ögeler, karanlık atmosfer ile birleşerek görünmeyenin korkusunu seyirciye hissettirmeyi başarır. Filmin senaryosu kadar görsel dili de güçlüdür. Önemli karşıtlıklar arasında gerilimin bu gücü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Filmin anlatısından önemli bir yer tutan çocukların hastalığından dolayı kapılar her zaman kilitlidir, perdeler ancak çocuklar ortada yokken açılabilir. Yani zorunlu biçimde karakterler kendilerini eve, yani en büyük korkularına hapsetmek durumunda kalırlar. Gün ışığının aydınlatamadığı evde, gizemin aydınlatılması da imkânsızdır adeta. Çocukların hastalığı gibi Grace’ın iyice fanatikleşen inancı benzer çözümsüzlükler yaratır. The Others ikilikler üzerine kurulan başarılı bir korku filmi.

The Conjuring (2013)

James Wan’ın gerçek olaylardan yola çıkarak çektiği The Conjuring (Korku Seansı)’in 2000’li yılların en başarılı korku filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira The Conjuring devam filmlerinin de ötesinde, içinden spin-off‘lar çıkan kendi korku evrenini yarattı. Yönetmen Wan’ın 70’lerde geçen bir hikâyeyi anlatırken dönemin ruhunu başarıyla yansıtması ve ele aldığı konunun altının doldurmak konusundaki gayreti, The Conjuring’i klasikleşmiş ya da klişe hâline gelmiş oyuncak bebek ya da ayna gibi korku filmi imgelerinin hâlâ ürkütücü olabileceğinin kanıtı hâline getiriyor. Filmin, ne yapmak istediğini son derece farkında olan bir yönetmenin, aklındakileri ustaca hayata geçirmesiyle kısa sürede modern bir korku klasiğine dönüştüğünü söylersek abartmış olmayız.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi