Shirley Jackson’ın korku edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul gören ve dilimize Tepedeki Ev olarak çevrilen romanı, iki kez beyazperdeye uyarlandıktan sonra bu kez Netflix ekranlarına geliyor. Romanın uyarlamalarından 1963 tarihli Robert Wise yönetmenliğindeki The Haunting’in bir korku başyapıtı olduğunu düşünürsek, Jackson’ın romanının sinemada ya da televizyonda güçlü bir anlatı ortaya koyabilmek için ciddi bir potansiyel taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Korku ustası Stephen King’in de “Tepedeki Ev’e adım atmak bir delinin zihnine adım atmak gibi… Ürkmeye başlıyorsunuz.” şeklinde tanımladığı romanın modern bir uyarlaması olan yeni Netflix orijinalinin yönetmeni ve yaratıcısı olan Mike Flanagan son olarak olumlu eleştiriler alan Gerald’s Game’i çekmişti. Yani The Haunting of Hill House’un başarılı bir korku dizisi olması için hemen hemen tüm şartlar müsait.

The Haunting of Hill House, aslında tipik bir perili ev anlatısı sunuyor diyebiliriz. Beş çocuklu bir çift, Amerika’nın çeşitli bölgelerini gezerek, onarıma ihtiyaç duyan evlerde tamirat işleri gerçekleştiriyor. Aile, filme adını veren gotik konağı, artık kendi evlerini alıp orada yaşamaya başlamalarından önceki son durak olarak görüyor. Bu evin tamiratı bittiğinde çocukların şikayetçi oldukları göçebe hayatından kurtulup düzenli bir yaşam sürmeye başlayacaklar. Lakin bu evde, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu dizinin hemen başında anlıyoruz. Cereyan eden doğaüstü olaylar özellikle çocukları fazlasıyla tedirgin ederken, ebeveynleri bu durumu neredeyse yok sayıyor; tüm bunların hayal ürünü olduğunu iddia ediyorlar. Lakin bir gece işler kontrolden çıktığında ailenin dizi boyunca takip edeceğimiz çözülmesi de başlamış oluyor.

The Haunting of Hill House: Ürpertici Bir Aile Draması

Dizi, iki farklı zaman diliminde ilerleyen olayları birbiri içine geçirerek anlatıyor. Birincisi bahsettiğim trajik geceye varan süreci incelerken, diğeri de bu olaydan yaklaşık 20 sene sonrasını, günümüzü anlatıyor. Aradan geçen uzunca sürede, aile bireylerinin bağları iyiden iyiye zayıflamış, her kardeş kendine farklı bir hayat seçmiş durumda. Bu kardeşlerden en büyüğü, daha önce Game of Thrones’ta Daario Naharis karakterini canlandıran Michiel Huisman’ın hayat verdiği Steven. Steven’ın mesleği The Haunting of Hill House’un genel anlatısı için büyük önem taşıyor. Zira dizi, korku janrının gereklerini yerine getirirken, her şeyi bir aile draması üzeriden ele alıyor. Başarılı bir korku yazarı olan Steven, ilhamını insanların yaşadığı doğaüstü deneyimlerden alıyor. En ünlü romanının konusu ise, çocukluğunu geçirdiği o evde hem kendisinin hem de ailesinin yaşadığı olaylar. Sonu korkunç bir trajediye varan bu deneyimlerin, Steven tarafından bir tür ticari metaya dönüştürülmesi kardeşlerin aralarına giren mesafelerin de en büyük etkeni olarak hikâyede işlev görüyor.

Birbirlerinden böylesine ciddi bir şekilde uzaklaşmış kardeşleri – çok gönüllü olmasalar da – yeniden bir araya getiren, yine çok ciddi bir trajedi oluyor. Bu iki trajedinin birbirine bağlanma şekli The Haunting of Hill House’un yönetmenlik açısından en büyük başarısı. Hemen hemen aynı sebepten ileri gelen ve ailede büyük çöküşlere yol açan iki vahim olaya giden süreci de, hemen sonrasında yaşananları da bütünlüğü bozmadan vermeyi başarıyor yönetmen Flanagan. Dizi formatının farklı bölümlerden oluşan yapısını da çok işlevsel kullanıyor bu noktada. Farklı bölümlerde, farklı kardeşlerin hikâyelerine odaklanıyor ve bu bireysel yaşamların birbirlerine dokunduğu çarpıcı noktaları tekrar tekrar ekrana getirmekten çekinmiyor. Hatta her seferinde, öncesinde izlediklerimiz anlatı bütününün farklı noktaları olduğundan, aynı olayı başka bakış açılarından görebiliyoruz. Böylece de Crain ailesinin öyküsü bir yandan daha yoğun bir dramatik yapıya bürünürken, bir yandan da açığa çıkan farklı detaylar sayesinde gittikçe daha da katmanlı bir hâl alıyor. Aynısı, farklı zaman dilimlerini birbirine eklenmesi noktasında da geçerli. Kökenini ailenin yaşadığı “perili ev”deki deneyimlerinden alan vahim olayların nedenselleşmesi daha güçlü oluyor bu şekilde. Flanagan, iki zaman diliminin arasındaki makası bu yolla daraltarak, çocuklukta yaşanan travmaların bireylerin tüm hayatlarında nasıl etkili olduğunun derli toplu bir temsilini sunuyor.

Öte yandan, henüz altı bölümünü izleme fırsatı bulabildiğim The Haunting of Hill House’un ailenin dramasına önem veren yapısı, salt korku beklentisi olan seyirciler için sorun teşkil edebilir. Özellikle görsel ve işitsel ögelerle canlı tutulmaya çalışılan gerilim hissiyatı, bazı kardeşlerin hikâyeleri derinleşmeye başlayınca gevşiyor. Buna bir de, bazı karakterlerin – yine altı bölüm izleme fırsatım olduğunu hatırlatmak istiyorum – yeterince iyi yazılamamış olması dizinin temposunu bir hayli aşağı çekiyor. Bu durum özellikle uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden kardeş Luke’a odaklanan bölüm için geçerli. Buraya kadar hem korku hem de drama anlamında son derece sıkı bir seyir izleyen dizi özellikle bu bölümde biraz tekliyor.

İyi tasarlanmış korku imgeleri, sürekli soğuk tonların hakim olduğu renk paleti, tekinsiz müzikler, The Haunting of Hill House’u korku türü açısından belirli bir seviyenin üzerinde bir yapım hâline getirirken asıl başarısını, korku hissiyatını detaylı bir şekilde temellendirme konusunda gösterdiği özenle sağlıyor. Bu nedenle diziyi salt korku normlarıyla değerlendirmek, iyi işlenmiş ve zamanda ileri geri atlamalarla sunulan olay örgüsünü hiç sayma noktasında bir haksızlığa yol açabilir. Perili köşk hikâyelerinin en iyilerinden birini kaynak alarak yola çıkan dizinin yaratıcısı ve yönetmeni Mike Flanagan, bu ürkütücü hikâyeyi sadece o zaman dilimiyle sınırlamayıp, yaşanan dehşetin sonuçlarıyla da ilgilenerek, altı bölüm itibarıyla The Haunting of Hill House’un kalbur üstü bir korku-drama melezi olmasını sağlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi