Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından uyarlanan The Handmaid’s Tale, Amerika Birleşik Devletleri’nin teokratik bir düzen altında kadınları birer kuluçka makinesinden ibaret gören Gilead isimli bir devlete dönüşümünü konu alıyor. Kanada’ya kaçmaya çalışırken kızıyla beraber yakalanıp kızı elinden alınan June (Elizabeth Moss), bu düzeni içeriden çökertmek için elinden geleni yapmayı sürdürüyor.

***Yazı The Handmaid’s Tale 3. sezon 7. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Geçtiğimiz bölümde The Handmaid’s Tale 3. sezonun genel teması olan umut hissiyatı, Serena Joy (Yvonne Strahovski) ve Fred Waterford (Joseph Fiennes)’in başlattığı Nichole’ü geri kazanma kampanyasının gücünün ortaya konmasıyla beraber önemli bir darbe aldı. Kanada Gilead’la İsviçre aracılığıyla masaya oturmayı kabul etmiş, bu durumu Nick (Max Minghella)’i kullanarak avantajı yönüne çevirmeye çalışan June, Nick’in bir Gilead askeri olduğunu öğrenip ardında var olduğunu zannettiği desteklerinden birini daha kaybetti. İlk defa şehir değiştiren hikâyeye Fred’e fazla yakın davranan Komutan Wislow (Christopher Meloni) ve eskiden avukat olarak başarılı bir kariyere sahip olmasına rağmen Gilead’ın yeni düzeninden fazla memnun olan Olivia Wislow (Elizabeth Reaser) ile aile içi dinamiklerinde dikkat çekici bir his barındıran Wislow ailesi dâhil oldu. Wislow’ların ağzı demirlerle dikilmiş damızlıklarını gördüğümüz anda ise hepimizin kanı bir kez daha dondu. Dizinin yaratıcılarından Bruce Miller’ın kaleme aldığı senaryosuyla sezonun son bölümünde de June, özellikle Kanada’nın Nichole hakkında olasılıkları düşünmeye devam etmesiyle güç kaybetmeye devam ediyor. Yönetmen koltuğunda Mike Barker’a yer veren bölümde June kızı Hannah’yı görmek için bir kez daha büyük bir çaba sarf ediyor ancak başarısız oluyor ancak en önemli olay, Kanada’nın artık bir sığınmacı statüsünde olan Nichole’ü Gilead’a göndermeyi düşünmesi oluyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 7. Bölüm: Gilead’a Karşı Yıkılmadan Durabilmek Mümkün mü?

Dizi, bir idam sahnesiyle açılış yapıyor. Damızlıklar, bu kez, Gilead’a herhangi bir şekilde ihanet etmiş kişilerin hayatlarına “Tanrı’nın eli” ve Aunt Lydia (Ann Dowd)’nın komutuyla ironik bir biçimde barış işaretini andıran bir düzen içerisinde son vermeye zorlanıyor. Ofwarren, asılan insanların aralarından bir kadının suçunun, Gilead’ın çocukları kutsal olarak kabul eden tutumunun bir kez daha altını çizerek, bebeğinin saatlerce ağlamasına izin vermesi olduğunu söylüyor. Bu yürüyüş sırasında Ofwarren (Ashleigh LaThrop)’la June arasında bir bağ kurulduğunu düşünsek de bu an, kısa sürüyor ve Ofwarren sistemin düşünmeyen bir parçası olmaya devam ediyor. Artık bir Martha ve Mayday toplantı yeri hâline gelen markete gittiklerinde June, Mackenzie’lerin Martha’sıyla Hannah hakkında konuşuyor ve onu komutan Lawrence (Bradley Whitford)’ın herkesi Gilead’dan kaçırabileceği umuduyla kızını görmesine yardımcı olması için ikna ediyor. Arkaplanda Ofwarren’ın da izlediği bu konuşma, Martha’nın June’un kızını saat 3’te, okuldaki tanıdık gardiyanlar yardımıyla görebileceğini söylemesiyle son buluyor ve hikâye, Kanada bölümüne geçiş yapıyor. Emily (Alexis Bledel) Gilead ve Gilead’da yapmak zorunda kaldığı korkunç şeylerle ilgili eşinin önünde sorguya çekiliyor. Bu sırada Washington’da Olivia, Serena’yı ev turuna çıkarıyor. Ancak bu ev turu, evlerini terk etmek zorunda bırakılmış insanların hâlâ yaşayan izlerini sergileyerek dizinin genelde takındığı bütün acımasızlıkları tüm çıplaklığıyla vererek dehşet seviyesini koruyan tavrını yineliyor. Önceden bu evde yaşayan ailenin resimleri, kaçarlarken geride bıraktıkları ayakkabıları ve hatta masada duran şarap bardakları bile hiç dokunulmamış bir biçimde yerlerinde duruyor. Olivia bu hayaletli evin sahiplerinin vaftizci olduklarını söyleyerek muhtemelen kendi idamlarından sonra çocuklarının başka bir aileye verildikleri senaryosunu düşündürüyor ve bu duruma rağmen evi gezmeye devam eden Serena bizlere tekrar bu düzenin ne kadar sağlam bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Bizler bu görüntüleri evin önceki sahiplerinin yaşamış olabilecekleri acıları düşünerek izlerken, bütün hayatlarını başkalarından zorla çaldıkları üzerine inşa eden Gilead destekçileri gibi Serena, bu evin eski sahiplerinin yaşadıklarına çok fazla takılmadan bir gün ona sahip olmayı hayal ediyor ve aslında pek de değişmediğini gösteriyor. Komutan Wislow, Fred’e karşı gösterdiği değişik derecede samimi hareketlerini sürdürürken kendisinden Nichole’ü biraz daha Kanada’da tutmasını istediğini söylüyor ve Nichole’ün sebep olduğu tartışmaların diğer sığınmacıların da iadesine yol açarak bambaşka bir boyuta ulaşabileceğinden bahsediyor. Boston’da ise June, Hannah’yı görmek için bipolar hastalığıyla mücadele eden Eleanor (Julie Dretzin)’ı Brookline’e doğru bir maceraya çıkararak kullanıyor. Eleanor’ın habersiz çıktığı bu macerada, yaşadıkları samimi konuşmadan sonra June, kendisine Brookline’deki okula gidebilmek için onu kullandığını anlatıyor.

Bu sırada Kanada’da iki sığınmacı Moira (Samira Wiley) ve Emily arasındaki arkadaşlık güçleniyor ve beraberce Nichole’ün Gilead’a geri verilmesine engel olmak amacıyla düzenlenen protestoya katılıyorlar. June kendisinin ve Eleanor’un bütün çabalarına rağmen okulun devasa duvarları ardından duyduğu çocuk sesleriyle yetinmek zorunda kalıyor. Bu durum aslında kızına ne kadar yakınken bir o kadar da uzak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Çocuğunu bir kez daha görmekten başka bir amacı olmayan June’u bu sahnede neredeyse ilk kez kafasında iyice düşünülmüş bir plan olmadan görüyoruz ve June’u savrulurken izliyoruz. June, duyduğu çocuk sesleriyle yaşadığı huzurlu andan Eleanor’un yaşadığı duygusal krizle uyanıyor ve kendisini Lawrence’ın pasif öfkesiyle karşılaşmak üzere eve geri götürüyor. Bu sırada Waterford’lar sanki Fred birkaç hafta önce Serena’nın parmağının kesilmesine sebep olmamış gibi birbirlerine tekrar bağlanıyor ve sahip olabilecekleri ailenin büyüsüne kapılıyor. Kanada’da ise Emily ve Moira aralarındaki bağı hapishanede güçlendirmeye devam ediyor ve Emily kolonideyken bir eşi ilaçlayarak öldürdüğünden, bu durumdan dolayı üzgün olmadığından bahsediyor. Kendisiyle aynı işkenceleri görmüş Moira, bu itirafı bir komutanın ölümüne sebep olduğunu anlatarak cevaplıyor. Washington’ın gözde çifti hâline gelen Waterford’lar başkalarının kabuslarından beslenerek kurulmuş lüks hayatlarını sürdürmeye devam ederken Washington’daki eşler kendi sırlarının işaretlerini sohbetlerinde gizledikleri imalarla vermeye devam ediyor. Ancak, Waterford’lar her şeyin Gilead standartlarına göre mükemmel göründüğü Washington’ın büyüsüne kendilerini kaptırmaya devam ediyor ve en kötüsü, June’un Serena üzerindeki emekleri birer birer yok oluyor. Bütün bu ışıltıdan uzak Boston’da damızlıklar bir idam törenine daha zorlanıyor. Ofrobert (Nina Kiri), Mackenzie’lerin ortadan kaybolduklarını söylüyor ve June kızı hakkında tekrar endişelenmeye başlıyor. Fakat June’un merakı idam tahtasına çıkanları gördüğünde son buluyor. Damızlıklar bu kez, Mackenzie’lerin Martha’sını ve o gün okulda görev yapacağından bahsettiği gardiyanı idam etmeye zorlanıyor. En başta bu vahşete katılmayacağını düşündüren June, Gilead’dan aldığı dersler sonucunda verilen emiri yerine getirmenin hayatta kalması açısından daha önemli olduğunu düşünerek idam ritüelindeki rolünü gerçekleştiriyor. Yürüyüşleri sırasında Mackenzie’lerin Martha’sını Aunt Lydia’ya şikayet edenin Ofwarren olduğunu öğrenmesiyle kendisini kaybediyor ve bu bölümde bir kez daha onu planlarının kontrolü olmadan savrulurken görüyoruz. Her ne kadar June’un Ofwarren’a öfkeyle saldırması bizler için oldukça bağ kurulabilir olsa da, kontrolünü git gide daha sık aralıklarla kaybetmesi, dizinin gidişatı ve Gilead’ı yok etme planları için oldukça riskli bir geleceği beraberinde getiriyor.

Üçüncü sezonun yedinci bölümü, Waterford’ların yeni başlangıçlarını, Kanada’daki sığınmacıların karşılaşmak üzere oldukları önemli tehlikeleri ve June’un kontrolünü kaybettiği anları sergiliyor. Bölüm Gilead’ın June’a ve onun planlarına karşı sahip olduğu kuvveti ortaya koymasından daha korkunç olarak neredeyse ilk kez June’un kendisini kaybettiğini anlatıyor. Gilead’ın gücünü görmek June’a olan sonsuz güvenimizden dolayı bizleri yıldırmaz, ancak June’un kontrolünü kaybettiğini izlemek dizi boyunca gördüğümüz en dehşet verici şey olabilir. Serena’nın yanlış yöne doğru günden güne artan değişiminin yanı sıra, Kanada’nın da Gilead’a karşı gücünü kaybettiğini izliyoruz ve bu durum dizinin bizlere yaşattığı klostrofobik duyguların artmasına sebep oluyor. Dizi boyunca neredeyse sağlam sebeplerle uyguladığı bir planı olmayan tek kişinin diğer bölümlerden tamamen farklı olarak herhangi başka bir plana sahip olmadan sadece, Hannah’yı bir kez daha görebilmek için kendisini tehlikeye atan June olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bizlere zor anlar yaşatan diziyi izlerken Serena’nın Fred ile bütün yaşadıklarına rağmen beraber olmayı düşünebilmesinin gerçekliğini düşünürken, Mackenzie’lerin Martha’sının en ufak bir yanlışta idam ile cezlandırmalarının ardından June’un neden hâlâ herhangi bir yaşam tehlikesi altında olmadığını sorguluyoruz. Serinin en kısa bölümünün her ne kadar sorgulanmaya açık yönleri olsa da dizi, June’u kontrolsüz göstererek bizlere asıl korkuyu yaşatıyor çünkü, o ve planları olmadan Gilead’ın yok olmasının mümkün olmadığını çok iyi biliyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi