Amerika Birleşik Devletleri’nin Gilead denilen teokratik bir düzen altına girdiği ve kadınların sadece birer kuluçka makinesinden ibaret görüldüğü The Handmaid’s Tale, sahnelediği acımasızlıklarla tüm hızıyla kanımızı dondurmaya devam ediyor. Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından uyarlanan The Handmaid’s Tale 3. sezonun 6. bölümünün senaryosunu Dorthy Fortenberry kaleme alırken yönetmenliğini Dearbhla Walsh üstleniyor. Dizinin üçüncü sezonu her ne kadar umut teması altında geçiyor olsa da, altıncı bölüm, sessizliği olabilecek en korkunç biçimde sergiliyor.

June (Elizabeth Moss), geçtiğimiz bölümde Nichole’ü gören ve sonsuza dek değişen Serena Joy (Yvonne Strahovski)’nin desteğini, kaybetti ve değişimi gerçekleştirebilmek için kendisine güçlü destekçiler edinme planı büyük bir darbe aldı. Bu bölümde ise, Waterford’ların Nichole’ü Gilead’a geri döndürmek için başlattıkları çalışmaların hızının artışını izlerken, June ile birlikte gelecekte olacaklarla ilgili şok edici bir örnekle karşılaşıyoruz. Gilead, her ay tecavüze uğrattığı, her türlü fiziksel şiddet ile cezalandırdığı ve en sonunda bebeklerini başkalarına vermek zorunda baktığı damızlıkları bu kez sonsuza dek Gilead’a yakışır derecede vahşi bir yöntemle sessizleştirmeyi hedefliyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 6. Bölüm: Çığlık Çığlığa Yaklaşan Tüyler Ürpertici Sessizlik

***Yazı The Handmaid’s Tale 3. sezon 6. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Serena Joy’un fikir değiştirmesiyle başlayan Nichole’ü Gilead’a döndürme kampanyasıyla Gilead’da June hariç herkes Nichole için dua ediyor.  June ise onların dualarının kabul olmaması, Waterford’ların başarıya ulaşamamaları ya da haklı sebeplerden ötürü bir kamyonun altında ezilmeleri için dua ediyor. Fred (Joseph Fiennes)’in Washington D.C.’de düzenleyeceği toplu dua töreni için sürekli olarak yeni bir dünya inşa ediyor olsa da, daha önce Boston’ı hiç terk etmemiş hikaye ilk kez yola çıkıyor ve bu sırada kendisine yepyeni bir distopya dünyası kurmaya devam ediyor. Yolculuk sırasında, trendeki değişim, Washington Anıtı’nın yapılan eklentiyle dev bir haç işaretine dönüşmesi, istasyon isimlerinin birliği anımsatan Union kelimesinden milliyetçiliği simgeleyen national kelimesine dönüşümü gibi örnekler vasıtasıyla Gilead’ın eski dünyayı nasıl değiştirdiğini izliyoruz. İstasyona vardıklarında ise, kadın ve erkekler için ayrı olarak dizayn edilmiş asansörler ve yürüyen merdivenlerle karşılaşıyoruz ancak ne yazıkki karşılaştığımız sürprizler bunlarla son bulmuyor. İstasyona varıldığında Damızlıklar birer bavul gibi kendilerine ayrılan noktaya bırakılıyor ve komutanlarını yani sahiplerini bekliyor. Bir bagaj gibi bekleyen June, Fred tarafından teslim alındığı andan itibaren Serena’nın fikrini değiştirmeyi hedefliyor ancak Serena, Nichole’ü bu acımasızlıklarla dolu distopyaya geri getirmekte oldukça kararlı. Washington’da Waterford ailesini Yüksek Komutan Winslow (Christopher Meloni) ve geniş ailesi karşılıyor. Waterford ailesi her ne kadar en başta Komutan Winslow’un  kendisine değil eşine teşekkür etmelerini söylemesiyle davetkar biçimde karşılanmasalar da, Winslow ailesinin lüks evinde aradıkları aile sıcaklığını buluyor. June ise bu evde, ağzı demirlerle dikilmiş damızlıklarıyla tanıştığı an olabilecek en kötü kabusunu buluyor. Bu bölgede, damızlıkların ağızlarını kapatan bir kumaş giymeye zorlandıkları yetmezmiş gibi aynı zamanda ağızları bu demirlerle vahşice dikiliyor. June ise bu korkunç uygulamanın bir gün kendisinin de başına geleceği korkusuyla yaşamaya çalışıyor. Serena ile arasını düzeltmeye çabalayan Fred, bir yandan çektiği videolarla Kanada’ya karşı başlattığı beyin yıkama operasyonunu tüm hızıyla sürdürmeye devam ediyor. Videolardan birinin çekimi sırasında Nick (Max Minghella) ortaya çıkıyor ve sinematografisinin başarısıyla öne çıkan duygusal yükü oldukça ağır bu bölümde bizlere bir rahatlık anı yaşatıyor. Winslow’ların altı çocuğundan oluşan kocaman ailesi ve eşi Olivia (Elizabeth Reaser)’nın Serena’nın ‘Kadının Yeri’ isimli kitabına yönelttiği övgü dolu sözler en başta Serena’nın içini ısıtıyor. Olivia, Serena’ya Gilead’dan önce iki başarılı hukukçu olarak yaşadıkları yoğun hayattan bahsediyor ve yazdığı kitap için teşekkür ediyor.

June, her fırsatta Serena’yla konuşmayı ve onu tekrar ikna etmeyi hedeflese de Winslow’ların ailesi ve Olivia Winslow’un sözleri bu duruma  hiç de yardımcı olmuyor. The Handmaid’s Tale 3. sezon 6. bölüm boyunca uzaktan bakıldığında Gilead standartlarına göre mükemmel gözüken bu ailenin, kendi içerisinde sırlara sahip olduğu, özellikle Komutan Winslow’un kendisine gelecekte bir terfi olasılığından bahsettiği Fred’e karşı olağanüstü derecede samimi davranışlarıyla hissediliyor. Kanada’nın İsviçre’den arabuluculuk yapmak istemesiyle June için önemli bir söz hakkı fırsatı doğuyor. Bugüne kadar kapalı bir kutu olarak varlığını sürdürmüş Gilead hakkında bilgiye ulaşmak isteyen İsviçre yetkilileri June ile tek başına konuşmak istiyor ve June bu durumu, artık yüksek bir pozisyona sahip olan Nick’i teklif ederek bir fırsata dönüştürmek istiyor. Ancak June bunu Nick’in asıl kimliğinden habersiz olarak yapıyor. Nick June’un teklifini kabul etse de, bu hareketi onun geçmişte bir Gilead savaşçısı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu gerçekle ilk kez yüzleşen June adeta, yaşadığı bütün korkunç olaylara karşı hayatta kalmaya çalışmak adına kurduğu düzene dair bir kalesini daha kaybediyor. Bütün bu yaşananların umutsuzluğu yetmezmiş gibi, Aunt Lydia (Ann Dowd) June için hazırlanan ağız bağı ile karşımıza çıkıyor. Aralarında yaşanan duygusal konuşma, June’un çaresizliğini gözler önüne sererken Aunt Lydia’nın bile bir vicdanı olabileceği olasılığını düşündürüyor. Fakat elbette kendisi damızlıklara gözünü bile kırpmadan uyguladığı tüm  acımasızlıklarla aklımızda yer etmeye devam ediyor. Bölümün sonunda June ve Serena arasında geçmesini beklediğimiz kavga, Amerikan demokrasisinin en büyük sembollerinden sayılan şuanda ise başı ve arkasındaki yazı Gilead tarafından yok edilmiş Lincoln Anıtı önünde yaşanıyor ve June bizim yerimize söylemek istediğimiz her şeyi söylüyor. Serena, kendisini sevecek birine sahip olabilmek için herkesin hayatını mahvedecek kadar bencil, acımasız ve yalnız birisi, June da bunların hepsini söylemekten çekinmiyor. Kavga, Serena’nın June’a ilk gördüğü an ağzını bağlaması gerektiğini fark ettiğini, June’unsa fırsatı verken Serena’nın yanmasına izin vermesi gerektiğini anladığını söylemesiyle son buluyor ve aralarındaki ilişki June’un planlarına zıt olarak daha da gergin bir hal alıyor. Bölüm, geçmişte Martin Luther King Jr.’ın özgürlüğe dair yaptığı ilham verici ve unutulmaz konuşmasının gerçekleştiği ortamda Fred’in önderliğinde June ve kalabalık bir damızlık ordusunun zorlanmasıyla gerçekleşen toplu dua töreniyle son buluyor.

The Handmaid’s Tale 3. sezon 6. bölüm, sezonun özgürlüğe dair vadettiği bütün umutları yerle bir ediyor ve Gilead’ın acımasızlık potansiyelinin hayallerimizin ötesinde olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor. Gilead’ın dokunuşlarıyla özgürlüğün izlerinin birer birer silindiği bu distopyada June’un planları Serena ile arasında var olan gerilimin tırmanmasıyla zorlu engellerle karşılaşıyor ve Nick’in yaşattığı büyük hayalkırıklığıyla bir darbe daha alıyor. Serena ile gerilen iplere rağmen Aunt Lydia’yla yaşanan duygusal anlar, her ne kadar kalıcı olmayacağını bilsek de, Aunt Lydia’nın merhametli olabileceği düşüncesini ortaya çıkıyor ve June, kızgın, öfkeli, açık sözlü ama bir o kadar da çaresiz bir şekilde karşımıza çıkıyor. June’un diğer damızlıkların aksine her zaman sahip olduğu direnişçi, açık sözlü ve diğer damızlıkların zorla sessizleştirilmelerine rağmen, Serena gibi güçlü birisiyle kavgaya tutuşmaktan çekinmeden lafını esirgemeyen tavrı, bölüm boyunca sahip olduğumuz tek teselli olarak kalıyor. Gilead, tüm acımasızlığıyla June’un karşısına dikilmeye, dizi ise, bizlere  yüklediği duygusal ağırlığını sürdürmeye devam ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi