Komutan Lawrence’ın (Bradley Whitford) evine gönderilen June, içinde bulunmak zorunda olduğu yeni ortama ayak uydurmaya ve bu kez de bu insanların kişiliğini çözmeye çalışıyor. Lawrence, her ne kadar bu insanlara yardımcı olan nadir kişiler arasında yer alsa da, günün sonunda o da bu korkunç sistemin yaratıcılarından biri. Dolayısıyla, tıpkı June’un yaptığı gibi bizler de kendisine temkinli olarak yaklaşmaya devam ediyoruz.

***Yazı The Handmaid’s Tale 3. sezon 2. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Üçüncü sezonun genel temaları olan umut ve baş kaldırı, ikinci sezonda da etkilerini hissettiriyor. Daha önce Martha’lardan, bazı damızlıklar ve gardiyanlardan oluşan bir direniş grubu olan Mayday’in çağrısını kabul etmeyen ve geçtiğimiz sezonda kendisini kurtarmaya çalıştıklarında bu çabayı kızını kurtarmak için geri dönerek reddeden June için, ikinci bölümde yaşananlar Mayday konusunda yeni bir umut vadediyor. Ancak June için kaçabilmenin ne kadar zor olacağını ya da genel anlamda Gilead’ın otoritesinin sarsılma olasılığının düşüklüğünü veya herhangi birinin bu düzenden kaçabileceği hayalinin ne kadar riskli olduğunu, bütün umutlarımıza rağmen bu bölümde bir kez daha hatırlıyoruz. Dolayısıyla ikinci bölüm, umutlarımızı yükselten ilk bölümün ardından bizlere gerçekleri ve karşımızdakilerin ne kadar güçlü olduğunu anımsatıyor. Mayday, görünüşte çok da etkili olmayan, gizli bir örgüt ancak bir yandan da Gilead’dan kaçmanın önemli yolları arasında yer alıyor. Birinci sezonda Mayday sayesinde Luke’un (O-T Fagbenle)  Kanada’ya kaçabilmesini, ikinci sezonda ise Mayday’in birçok komutanın ölümüne sebep olan bombalama operasyonunu ve June’u kaçırma çabasını izlemiştik. Bu bölümde ise Mayday’in bu bombalama operasyonunda yer alan kimya öğretmenini çalışmalarını gelecekteki patlamalar için sürdürebilmesi için daha da derine gönderme çabasını izliyoruz. Ancak, bu operasyon birçok risk barındırıyor ve herkesin olası sonuçları göze alması gerekiyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 2. Bölüm: Mayday, June’a Bir Şans Daha Verecek mi?

İkinci bölüm, June’un dış sesi eşliğinde açılıyor. June, Aunt Lydia (Ann Dowd)’nın hastalıklı konuşmalarından bir tanesini tekrar ediyor. Güçlü, güçsüz ya da oldukça sabırlı, zor şartlarla hayatını sürdürerek başa çıkabilmek için nasıl bir tohum olmayı tercih ettiğinden bahsediyor ve bir kez daha her şeye rağmen tam bir savaşçı olduğunu izleyicisine kendisini bir ağaç olarak gördüğünü söylerek hatırlatıyor. Yaşadığı tüm vahşete rağmen June, bu korkunç düzeni sonsuza dek yok edebilmek için güçlü kalmayı, oyunu kurallarını göre oynamayı tercih ediyor ve bir kez daha bu dehşet verici otokrasi düzeninin güçlü kalanlar sayesinde, içten yok olacağının sinyallerini veriyor. June, markette yaptığı gizli bilgi alışverişinin sonrasında eve vardığında Martha’ların telaşı ile karşılaşıyor. Komutan Lawrence’a kaçırmak üzere oldukları kimya öğretmenini kabul ettiremeyen Martha’lara, June’un oyunu kuralına göre oynayışı yardımcı oluyor. June, kişiliğini çözmeye şimdiden başladığı komutan Lawrence’ı, dürüstlüğüyle ikna etmeyi başarıyor. Aynı zamanda bölümün büyük sürprizi olan Aunt Lydia’nın geri dönüşü gerçekleşiyor ve Emily’nin bütün çabalarının boşa gittiğini görüyoruz. Aunt Lydia, her ne kadar yaşadığı kaza sonrası iyileşme sürecini sürdürüyor olsa da, her zamanki gibi katı, sistemin içerisinde kendisini kaybetmiş şiddet bağımlısı hareketleriyle nefret edilmesi oldukça kolay bir karakter olarak dizideki varlığını sürdürüyor. Ann Dowd’un başarılı oyunculuğuyla hayat bulan karakter, kadının kadına uyguladığı şiddeti ve insanların sonradan verilmiş toplumsal rolleri altında kendilerini ne kadar hızlı ve kolay bir şekilde kaybedebileceklerini göstermeye devam ediyor.

Ancak üçüncü sezonda içten içe kemirilerek yok olmaya mahkum olan Gilead gibi, Aunt Lydia bile sendeliyor ve eski gücünü yitiyor. İkinci sezonda yaşanan en önemli radikal hareket ise June’un, şehrin damızlıklar için yasaklı bölümüne bir Martha olarak geçmesi. Zira bu durum, June’un Mayday’e yakınlığını fark edilir ölçüde arttırıyor ve Martha’ların desteğinin de arkasında bulunduğunu simgeliyor. Ancak, işler beklendiği gibi gitmiyor ve kaçırılmak istenen kimya öğretmeninin ölümüyle son buluyor. Bu durum bizlere bir kez daha sistemin gücünü ve başkaldırı hareketlerinin olası sonuçlarının ezici sorumluluğunu hatırlatıyor. Komutan Lawrence ile June arasındaki ilişki, June’u cesedi tek başına gömmek için zorladığında gerginliğini koruyor ve bizler kökleri sağlam ve her zaman dimdik durmayı başaran June’un gücüne tırnaklarıyla kazdığı çukuru izlerken bir kez daha takdir duygusu eşliğinde şahit oluyoruz. Bu sırada, Kanada’da Emily’nin yaşadığı bütün eziyetlerden sonra verdiği psikolojik mücadelesi ve sağlığına kavuşma çabası devam ediyor. Ailesini arama konusunda yaşadığı tereddüt, Nichole’ün varlığına alışmaya çalışan Luke’u, June’un kendisini aramayabileceğini düşündürüp endişelendirerek rahatsız ediyor. Yine de, elbette, hikâyenin Kanada yönü Gilead’a kıyasla oldukça yumuşak kalıyor.

Sezonun ilk bölümüne kıyasla daha yavaş olan ikinci bölümde de oyuncular tavıralarını susarak veya diyaloglarının arasına sıkıştırdıkları küçük iğneleyici laflarla belli ediyor. Tıpkı, June’un sistemin bir parçası olan yürüyüş partnerini yumuşak fakat bir o kadar da kan dondurucu bir biçimde otobüsün altına itmekle tehdit etmesi gibi. Dolayısıyla dizi, son derece baskıcı ve kapalı bir düzende bile fikirlerin ölmeyeceğini, bu tür düzenlerin içten içe kendisini kemirerek er ya da geç yok olmaya mahkûm olduklarını anlatmaya devam ediyor. Değiştirilmesi hayal edilen düzen acımasız, oturaklı ve değiştirmesi oldukça tehlikeli ama böylesine insanlık dışı bir düzen için değişim, kaçınılmaz.

The Handmaid’s Tale yeni bölümleriyle BluTV‘de!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi