Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından uyarlanan The Handmaid’s Tale, Amerika Birleşik Devletleri’nin Gilead isimli teokratik bir düzene yenik düşmesi sonucu ortaya çıkan distopyayı anlatıyor. Kadınları birer kuluçka makinesinden ibaret gören bu düzende June Osborne (Elisabeth Moss), her ay rutin olarak tecavüze uğramasına, çocuğundan zorla ayrılmasına ve yaşadığı tüm diğer insanlık dışı eziyetlere rağmen kızıyla beraber bir gün Gilead’dan kurtulma hayalini kaybetmiyor. Sezon başında kızı Hannah’yı tamamen kaybettiğini düşündüğünde kendisini kaybeden June, sezonun sön bölümünde Gilead’a karşı kimsenin hayal edemeyeceği boyutta bir başkaldırı gerçekleştiriyor ve otoritesini, gücünü ve yapabileceklerinin kapsamının genişliğini bir kez daha ortaya koyuyor. O belki artık eski June Osborne değil, ancak Gilead’ın değiştirdiği bu kadın, bütün acımasızlığıyla Gilead’ın en büyük düşmanı.

Dizinin son iki bölümünün yönetmenliğini 2016 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Akademi Ödülleri’e aday gösterilen Mustang (2015) filmi ile tanıdığımız Deniz Gamze Ergüven üstlenmişti. Deniz Gamze Ergüven’in yönettiği son bölümünde June, neye veya kime dönüştüğünü sorgulatacak bir biçimde ölümüne sebep olduğu isimlerin arasına Eleanor’u (Julia Dretzin) da eklemişti. Natalie (Ashleigh LaThrop), Frances (Ordena Stephens) ve Komutan Winslow (Christopher Meloni)’un isimlerinin oluşturduğu bu listeye Eleanor’un adının eklenmesi, June’un neye dönüştüğünü düşündüren bir gelişmeydi. Çünkü Eleanor, Gilead’ı hiçbir zaman desteklemememiş, kurallarına uyum sağlamamış ve June’a her zaman iyi davranmış bir isimdi. Dolayısıyla, Eleanor’un ölümünün June’un planları için birkaç küçük tehlike oluşturması ve tahammül seviyesinin düşmesi haricinde elle tutulur bir sebebi yoktu. Bu cinayet, June’u kendisini koruyan biri olmaktan çok, acımasız bir katil olmaya yakınlaştırmıştı ve onun Gilead düzeni altında geçirdiği beş yılın etkilerini su yüzüne çıkarmıştı. Tıpkı Breaking Bad dizisinde Jane Margolis’in Walter’ın engellememeyi tercih ettiği ölümü gibi, June da Eleanor’un ölümüne kendi çıkarları doğrultusunda sebep oldu ve pasif de olsa bir cinayete daha karıştı.

Geçtiğimiz bölümde yaşananlar bununla sınırlı değildi, sezonun en iyi bölümü olarak gösterilebilecek bir önceki bölümde yakalanan Waterfordlar cezalandırılmak üzere götürüldükleri Kanada’da oldukça lüks şartlarda ağırlandı ve hatta Serena (Yvonne Strahovski) için Nichole’le bir görüşme bile ayarlandı. Mike Baker’ın yönetmenliğini üstlendiği ve Colin Watkinson’ın sinematografi konusundaki kararlarının eşlik ettiği sezonun son bölümü, geçtiğimiz bölümün düşürdüğü ritmi hızlandırıyor ve uzun süredir beklediğimiz bir zaferi bizlere yaşatıyor. Bütün yaşadıklarına rağmen June, sonunda kahraman oluyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 13. Bölüm: Kim Daha Acımasız?

Üçüncü sezonun son bölümü, her şeyin başlangıcından, Gilead’ın ilk zamanlarından başlıyor. June da aralarında olmak üzere, bu rejim tarafından yakalanan ve hapsedilen, korku içerisindeki kadınlar, fiziksel ve sözlü şiddete maruz bırakılıyor. Başlarına ne geleceği hakkında en ufak bir fikirleri olmayan bu insanlar, çırılçıplak soyuluyor, kafeslere kilitleniyor, aralarında engelli olanları çok daha büyük işkencelere maruz bırakılıyor. Bütün bu kargaşa ve acımasızlıkların arasında June’u izlerken, tanıdık yüzler görüyoruz. Önce Brianna’yı (Bahia Watson), ardından çığlık çığlığa etrafa tehditler savuran Janine’i (Madeline Brewer) fark ediyoruz. Bu sahnelerle dizi, bizlere bu birliğin çok daha eskiye, her şeyin başladığı yere dayandığını gösteriyor. Hayatlarının en zor beş yılını geçirmeye zorlanan bu kadınlar, birbirlerine ölümüne bağlılar; çünkü en başından beri beraberler ve başka kimseleri yok. June’un “acımasız” diyen sesi bizlere gördüğümüz her şeyi tek kelimeyle özetliyor. Gilead, acımasızlıkla kurulan ve ayakta kalan bir düzen ve böyle bir düzene karşı durabilmek için en az onun kadar acımasız olabilmek gerekiyor. Hikâye, günümüze geri döndüğünde, Alma (Nina Kiri), June’a desteğini belirten sabunu gizlice veriyor ve June, zaferin sonunda iyiye veya haklıya değil, en taş kalpli olan tarafa gittiğini söylüyor. June’un önünde kazanılması gereken hayati bir zafer var. Gün batımından sonra Lawrenceların evine Marthaların eşliğinde getirilecek 52 çocuğu Gilead’dan sonsuza dek kaçırmak zorunda.

Sabunları damızlıklardan toplamaya devam eden June, gece olunca hareket edeceklerini ve en acımasızları kendisi olduğu için çocukları havaalanına götürenin de o olacağından bahsediyor. Ancak damızlıklar arasında hâkimiyetini sürdüren neşeli hava, Aunt Lydia (Ann Dowd) tarafından fark ediliyor ve diğerleri üzerindeki etkisi açıkça belli olan June hemen uyarı alıyor. Aunt Lydia, uyarılarının arasına Natalie’nin başına gelenlerden beri sözü geçmeyen yeni bir komutanın evine atanma meselesini de koymayı ihmal etmiyor. June, topladığı tüm sabunları eriterek hazırlıklarına başlıyor, aynı zamanda Sienna’yı (Sugenja Sri) da kendisini toparlaması için uyarıyor. Komutan Lawrence’ın (Bradley Whitford) sınırları açık tutmayı başardığından bahsetmesiyle, hazırlıklar devam ediyor. Camları kapatmak ve kapıları yağlamak için sabunlar eritiliyor ve kurtarılacak bütün çocuklar için beslenme çantaları hazırlanıyor. Su şişelerinin hazırlanmasından ve her şeyin bodrum katına taşınmasından hemen sonra, kırmızı bir kumaşla kapatılan işaret amaçlı ışık yakılıyor ve plan bütün kötü olasılıklara rağmen resmi olarak harekete geçiriliyor. Bu kötü olasılıklardan ilki, bir Martha’nın bakımıyla görevlendirildiği çocuğu planlanandan çok daha erken, gün batımından önce getirmesiyle ortaya çıkıyor.

Hikâye bu noktada, Kanada’ya dönüyor ve sınırlandırılmaları yavaş yavaş daha da esnetilen Serena’yı görüyoruz. Tuello (Sam Jaeger) Serena’ya yapması gerekenleri sayarken, ona tüm haklarından vazgeçtiğini hatırlattığında, Serena, haklarını Nichole için takas ettiğinin altını çiziyor. Serena’nın kendisine karşı koruması gereken sınırları hatırlattığı Tuello, oldukça lüks bir cezaevinde bir suçlunun sahip olabileceği en iyi şartlarda bakılan Serena’ya her şeye ek olarak bir de artık dışarı çıkması için verileceğini söylüyor. Böylece, Waterfordlar işledikleri tüm suçlara rağmen Kanada tarafından gereksiz derecede iyi ağırlanmaya devam ediyor. Buna bir de özgür bırakılmaları, hatta Gilead’da olduklarından bile daha özgür hâle gelmeleri ekleniyor. Serena ilk kez, Gilead’dan uzakta, gerçek dünyada tek başına özgür kalacağının bilincine varıyor. Gilead’da ise June, ormanda Lexington’dan çıkarak saatlerce yürümek zorunda kalan çocukla ilgileniyor. Hannah ile aynı yaşlarda olan çocuk, June’a özgür bir dünyanın ne demek olduğunu soruyor. Bu soru, June’a bu çocukların Gilead tarafından yetiştirilen yepyeni bir jenerasyon olduğunu ve özgür dünyayı, Gilead’dan öncesini hiç tanımamış oldukları gerçeğini hatırlatıyor. Bu çocuklar; June, Janine ya da Alma gibi değil, çünkü onlar hiçbir zaman pembe veya mavi dışındaki bir renkte giyinmemiş ya da korkusuzca okuyup yazmamışlar. Dua etmeden yemeğine başlamayan çocuk tarafından unuttuğu inançları hatırlatılan June’un bu anları, Sienna’nın bir başka krizin haberini vermesiyle bölünüyor. Çocuğu getiren Martha panikliyor ve geri dönmek istiyor. June, bütün soğuk kanlılığıyla odasına ilerliyor ve silahını alıyor. June’un planlarının karşısında durabilecek hiçbir olasılığa tahammülü olmadığını geçtiğimiz bölümde gördükten sonra olabilecekleri tahmin ediyor ve tahmin ettiklerimizden korkuyoruz. Geri dönmek için oldukça kararlı olan Martha’yı doğrulttuğu ve kullanmaktan çekinmeyeceğini bildiğimiz silahıyla tehdit eden June, arkasından gelen sesle irkiliyor ve silahını çocuğa çeviriyor. Kendini, Hannah ile aynı yaşlarda olan bir kız çocuğunu vurmak üzere bulması June’u neye ve kime dönüştüğüyle karşılaşmaya zorluyor.

June’un yaşadığı büyük yıkım, Lawrence’ın plandan desteğini çektiğini söylemesiyle son buluyor. Lawrence, çocuğu getiren Martha’nın yetkililer tarafından görüldüğünü ve çocuğun aktif olarak arandığını, artık havaalanına normal yollardan gidilemeyeceğini, bu yüzden planın imkansızlaştığını söylüyor. June, bu çocuğu Lawrence’ın yaratmaya yardımcı olduğu dünyaya geri göndermeyeceğini, bugüne dek kendisinin ve Gilead’ın ölümüne sebep olduğu herkesin ismini sayarak kimsenin sebepsiz yere hayatını kaybetmediğini söylüyor. Böylece June’un, sezonun başındaki bölümlerin aksine bu kez yaptığı her şeyin bilincinde olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Daha sonra June, tekrar Gilead’ın acımasızlaştırarak yarattığı kişiye dönüşerek, kendisini ergenlik çağındaki bir kız çocuğunu uyarır gibi uyaran Lawrence’a bu planın kendi planı olduğunu ve onun böyle bir güce sahip olmadığını hatırlatıyor. Lawrence’a ofisine gitmesini ve çocukları havaalanına götürmenin yeni bir yolunu bulmasına yardımcı olması için bir harita bulmasını emrediyor. Çünkü burası artık Lawrence’ın evi değil; June, Siena dâhil herkesi etkisi ve kontrolü altına aldı ve artık Lawrence da sadece, June’un emirlerini uygulamak zorunda olanlardan birinden fazlası değil. Tıpkı yavaşça yok olan Waterfordların evi gibi.

June ve Lawrence arasında yaşanan gerginliği, hikâyenin Kanada kısmı takip ediyor ve ifade vermek durumunda kalan Fred’i (Joseph Fiennes) sonunda bitkin bir hâlde buluyoruz. Waterfordların hak ettikleri sonu bulmaya yaklaşmaları Fred’in Serena’yı ele verecek kadar küçülmesiyle, yorgun bakışlarından öteye gidiyor. Fred, Serena’nın kendisine tanınan ayrıcalıkları hak edecek pozisyonda olmadığını, çünkü June’un devletin baskısı haricinde kendi çıkarları için de tecavüze uğramasına sebep olduğunu anlatıyor. Gilead’da June, Beth (Kristen Gutoskie) ve Sienna havaalanına gidebilmek için ormandan bir yürüme rotası çıkarıyor ve rotayı işaretlemek üzere yola koyuluyor. Bu sırada, Serena, sonunda hak ettiği muameleyle karşılaşıyor ve Nichole elinden alınıyor. Daha sonra, Tuello tarafından tecavüze zorlanmak suçuyla tutuklanıyor. Eve döndüklerinde ise beklemedikleri bir manzara ile, 52’den çok daha fazla sayıda çocukla çevrelenmiş Lawrence’la karşılaşıyor. Lawrence, çocuklara macera dolu Treasure Island (Hazine Adası) hikâyesini okuyor ve adeta bütün bunları yaratan canavardan uzaklaşıp en sevimli hâline bürünüyor. Ancak planın üzerindeki baskı, yetkililerin her evi aramaya başlamasıyla artıyor ve June bir ani kararla daha karşı karşıya kalarak hemen harekete geçme yönünde ilerliyor. Bu çocuklar, Gilead düzeni altında sessiz kalmak ve ordu disiplini altında yaşamak için yetiştirildiklerinden dolayı planın gerektirdiği sessizlik kolayca sağlanıyor; çocukların, Marthaların ve damızlıkların havaalanına doğru yolculuğu başlıyor. Lawrence, bir de havaalanına herkesle beraber gidip Gilead’dan bir kahraman olarak kurtulmak için son şansını ardında bırakıp Gilead’da kalarak yarattığı pisliği temizlemek istediğini söylediğinde çocukları kendi kurtuluşu için kullanan biri değil de gerçek bir kahraman oluyor.

Kahramanlardan oluşan bu sessiz kalabalığın son derece gergin ve uzun yolculuğu umdukları gibi sonlanmıyor. Zorlu yolculuklarının sonrasında havaalanına ulaştıklarında, Gilead’ın askerlerini kapalı kapının ardında nöbet tutarken buluyorlar ve June’un bir kez daha gardiyanların dikkatini dağıtmak için hızlı bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Kurtarılmak üzere getirilen ilk çocukla vedalaştıktan sonra June, planı uğruna vazgeçtikleri arasına kendisini de ekliyor ve gardiyana ilk taşı atmaya hazırlanıyor. Janine, Beth, Sienna ve diğerleri June’u yalnız bırakmıyor ve hep beraber gardiyana taşlarla saldırıyorlar. Böylece askerin ilgisi dağılıyor ve çocuklar güvenli bir şekilde uçağa bindiriliyor. Askerin silahlı saldırısının arkadaşları üzerindeki etkisini azaltmak için June, bir adım daha atıyor ve ışığın önüne atlayarak askerin peşine düşmesini sağlıyor. Koşuşturma sırasında vurulan June, sonunda silahını ortaya çıkarıyor ve askerin yardım istemesini önlüyor. Ancak kendisini yardım istemesini önleyecek kadar güvenilir gösterdikten hemen sonra acımasız hâline geri dönüyor; bugüne dek kendisine yapıldığı gibi gözünü kırpmadan askerin hayatına son veriyor. Ormanın ortasında, karanlıkta çaresizce can çekişen June, gökyüzüne baktığında belki de Gilead’a hapis olduğundan beri gördüğü en güzel şeyle karşılaşıyor.

Uçak, bütün çocuklarla beraber sorunsuz şekilde havalanıyor ve Moira (Samira Wiley), Luke (O.T. Fagbenle), Emily (Alexis Bledel) ve diğerlerinin beklediği havaalanına varıyor. Uçağın kapısını açan Moira, bir uçak dolusu çocuk ve Martha’yı görünce hayatının şaşkınlığını yaşıyor. Bu şaşkınlığı, kaçırılmak üzere getirilen ilk çocuğun istediği her şeyi giyebileceği yere gelip gelemediğini sormasıyla bölünüyor. Dizi, kaçırılmak üzere getirilen ilk çocuğun havaalanında babasıyla buluşmasıyla duygusal anlamda en yüksek noktaya ulaşıyor ve Luke’u da bu sahneyle Hannah’yı bütün çocukların arasında umutsuzca tek tek aramasını göstererek Gilead’ın bu insanları nasıl perişan ettiğini, ne durumlara soktuğunu açıkça gösteriyor. Rita (Amanda Brugel), gözyaşları içerisinde Luke ile tanıştığında ve bütün bunların June sayesinde yaşandığını anlattığında ise, June devleşiyor ve bütün sezon izlediğimiz dengesiz karakterden sıyrılıp tam anlamıyla bir kahramana dönüşüyor. Gilead’da ise hiçliğin ortasında yaralı bir biçimde, Luke ve Hannah’nın hayalleriyle can çekişen June’un bedenini başından beri yanında olan dostları, Brianna, Janine, Alma sırtlanıyor.

Üçüncü sezonda June, özellikle kızını tamamen kaybettiğini düşünmeye başladığı anlardan itibaren, dengesiz, kontrolsüz ve hatta bencil olarak karşımıza çıkmış, bizler için umutlarımızı korumayı zorlaştırarak Gilead tecrübesini olduğundan daha fazla zorlaştırmıştı. Natalie’nin başında beklemeye zorlandığı hastane odasından çıkarken aklında olan fikir, zamanla amaç hâline dönüştü ve June, ardına Lawrence gibi bir kuvveti de alarak gerçek bir plana sahip oldu. Sezonun on birinci bölümü, Waterfordları her ne kadar fazlaca lüks koşullarda olsa da cezalandırıp, Gilead’ın en önemli destekçilerinden olan Winslow’u ortadan kaldırarak adalet duygusunun varlığını anımsattı; ancak June’a da başka bir pencereden bakmamıza sebep oldu. June, artık June Osborne değildi. Ne olursa olsun, Gilead’da geçirdiği beş yıl, June’u sertleştirmiş ve acımasızlaştırmıştı. Bir sonraki bölümde June’un Gilead’ı hiçbir zaman desteklememiş ve kimseye isteyerek işkence uygulamamış Eleanor’un ölümüne sebep olması ise, June’un acımasızlığını başka bir boyuta çıkarmış, planlarının herhangi bir engelle karşılaşmasına tahammülünün kalmadığını açıkça ortaya koymuştu. June, artık önüne çıkan her şeyi ezebilecek kadar acımasızdı ve mantıklı, üzerine düşünülmüş kararlar yerine, dürtüsel kararlar doğrultusunda hareket ediyordu. Bu bölümde de June’un ani verilmiş kararlarını, planın rotasını aniden ormanda yürümeye çevirmesi, havaalanında bekleyen gardiyanın dikkatini dağıtma fikrinin aceleciliği gibi örneklerle izliyoruz. Gilead’dan çıkış yapacak bir uçağın başında, aranan bir çocuk olmasına rağmen tek bir gardiyanın bekliyor olması ise sorgulanmaya açık bir şans olarak kalıyor. Her ne kadar bu kez işler yolunda gitmiş olsa da, June’un bu ani tavırları, birçok insanı ve koca bir planı riske atması sebebiyle endişe verici olarak kalıyor ve June’un dengesini sorgulatıyor. Yine de June’un artık, onlarca çocuğun geleceğini kurtaran bir kahraman olduğu tartışma gerektirmeyen bir gerçek.

Sezonun son bölümü bütün sezonun dengesizliğini ve ana karakter konusunda yaşattığı şüphelerini unutturacak derecede duygusal şekilde karşımıza çıkıyor. June, bütün kontrolü elinde tutan, yeri geldiğinde Lawrence’a bile meydan okuyan bir güç merkezi hâline gelirken, Gilead gibi insanlık dışı bir düzenin ortaya çıkmasında önemli bir role sahip olan Lawrence, olabilecek en insani biçimde gösteriliyor. Ancak, Lawrence’ın Eleanor hakkındaki gerçeği öğrendiğinde ne yapacağı ya da neye dönüşeceği ve June’un anlık bir kararının ne tür sonuçlara yol açacağı bir soru işareti olarak kalıyor. Gelecek sezonda yanıtlanmak üzere bizleri merak içerisinde bırakan en önemli soru ise, Gilead’ın böyle bir olaya nasıl karışılık vereceği oluyor. Geride kalanların nelerle karşılaşacağı ve hatta June’un geri kalanlar arasında yer alıp alamayacağı belirsiz bırakılıyor. Dizi, üçüncü sezonunun dengesizliği ve savrukluğundan yorulan izleyicisini bütün bu soruları yanıtlamak için merak içerisinde bırakmayı başarıyor. Gözyaşlarını tetikleyen birçok sahneye sahip, duygu yoğunluğu oldukça yüksek bölüm, her ne kadar zaferle sonlansa da, ardında cevap bekleyen birçok sorular ve Gilead’ın acımasızlıklarıyla ortaya çıkan büyük endişeler bırakıyor. Yeni sezonu sabırsızlıkla beklerken, Gilead’ın tüm zorbalıklarından June’un acımasız kahramanlığı sayesinde kurtulan birçok çocuğa sevinip birlik ve beraberliğin sıcaklığıyla çevrelenirken, June’un hayatı ve gelecek konularında sonsuz endişe duyuyoruz. Gilead, en az kendisi kadar acımasız bir düşmana her zaman sahipti, ancak bu düşman şu ana dek hiçbir zaman tam anlamıyla kazanmamıştı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi