The Handmaid’s Tale, 1985 yılında Margaret Atwood’un aynı isimli kitabında yarattığı teokratik rejim ile yönetilen Gilead isimli distopyayı anlatıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin kadınları birer kuluçka makinesinden ibaret gören Gilead isimli bu düzenin yönetimi altına girdiği bu dünyada June Osborne (Elisabeth Moss), kızını ardında bırakmayarak kurtulmanın yollarını arıyor. June, The Handmaid’s Tale 3. sezon 12. bölüm’de sadece kızını değil, annelerinden çalınmış 52 çocuğun kurtuluşunu planlıyor.

***Yazı The Handmaid’s Tale 3. sezon 12. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Deniz Gamze Ergüven’in yönetmenliğini üstlendiği geçtiğimiz bölümde üçüncü sezon boyunca genellikle dengesini korumakta zorlandığını izlediğimiz June, amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik planını uygulamaya sokmaya, önündeki engellere rağmen daha da yaklaşmış, bir de, Gilead için önemli bir güç birliğinden kurtulmuştu. Çocukları Gilead’dan kaçırma konusunda yardımcı olmak için söz veren Komutan Lawrence (Bradley Whitford), eşi Eleanor’ı (Julie Dretzin) da alıp Gilead’dan kaçma girişiminde bulunmuş ancak başarısız olunca eve, daha da önemlisi June’a geri dönmüştü. Artık evin patronu konumuna gelen June, Martha’larla yaşadığı yüzleşmeden sonra, Lawrence’a yeni planında kendisine yardımcı olmasını emretmişti. Lawrence Gilead’dan kimseyi çıkaramaz durumda olduğu için, June’un yeni planı, Martha’ların yapacağı hava nakliyatı aracılığıyla çocukları Gilead’dan kaçırmak hâline gelmişti. Bu planın gerçekleşmesi için June’un Jezebels’de çalışan Billy’den yardım alması gerekiyordu. June, Billy’le görüşmek üzere Jezebels’e gittiğinde Winslow (Christopher Meloni)’la karşılaştı ve bu karşılaşma, son karşılaşmaları oldu, çünkü June, kendisine tecavüz etmek isteyen Winslow’un ölümüne sebep oldu. Bu sırada, Serena (Yvonne Strahovski) ve Fred (Joseph Fiennes), Mark Tuello (Sam Jaeger) ile Nichole’ü Gilead’a döndürmek için yapacakları gizli anlaşmadan önce, taşrada bir aileyi ziyaret etti ve bu sırada yakınlaştı. Ancak bu yakınlaşma, Serena’nın haberi olduğunu gösteren şüpheli hareketlerinin eşliğinde Waterford’ların Kanada sınırında savaş suçluları olarak yakalanıp, çocuk kaçırmak, tecavüz, kölelik ve insan haklarına aykırı hareketlerde bulunmak gibi birçok suçtan yargılanmak üzere tutuklanmalarıyla sonlandı.

Böylece, geçtiğimiz bölümde Waterford’lar tutuklandı, Winslow hayatını kaybetti, June, fark etmeden kurtulmasına sebep olduğu bir Martha sayesinde olay yerinden uzaklaşmayı başardı ve Gilead’ın önemli güç birliklerinden Waterford ve Winslow’ların birliği yıkıldı. Sezonun en iyi bölümlerinden biri olan geçtiğimiz bölümde yönetmen koltuğuna oturan Deniz Gamze Ergüven bu bölümde karşımıza tekrar çıkıyor ancak, üçüncü sezonun on ikinci bölümü bizlere aynı hisleri yaşatmıyor. Çünkü, bu bölümde, her ne kadar geçtiğimiz bölümün estirdiği adalet rüzgarları etkisini sürdürse de, Gilead’ın June’un kişiliğinde yaptığı değişiklikler açıkça ortaya çıkıyor. June, değişti ve gerçekleşmesi için canını dişine taktığı, tüm umutlarını bağladığı amaçlarını gerçekleştirmek için önünde duranları ezmekten çekinmiyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 12. Bölüm: June Osborne Kim?

Bölüm, June’u geçtiğimiz bölümde Lawrence’ın “bizim için gelecekler” diyerek kendisine verdiği silahla oynarken izlememizle başlıyor. June, silahın içindeki mermileri sayıp, ateşlemeye hazır hâle getirirken bir yandan da Gilead’da cezalandırılmak için yakalanmanın nasıl bir süreç olduğundan bahsediyor. June korku içerisinde ancak bu kez elinde bir silahın olmasının verdiği güvenle başına geleceklerden bahsederken, düşünceleri Eleanor’un odasına girmesiyle bölünüyor. Eleanor, aşağıda birtakım adamların olduğunu ve Beth’e (Kristen Gutoskie) yardım edilmesi gerektiğini söylüyor ve silahını odasında bırakmasını ekliyor. June, kendisinden istendiği gibi aşağıya indiğinde, Billy’nin yardım etmeyi kabul ettiğini ve nakliyatın tam bir hafta sonra gerçekleşeceğini öğreniyor. Bunun sevincini Beth’le paylaştıktan sonra Lawrence ve diğer komutanların konuştukları odaya sızdığında yaşanan olaylar üzerine Gilead’ın Kanada’ya savaş açmasını savunan fikirlere kulak misafiri oluyor. Böylesine gizli bir toplantıda bir damızlığın odada bu kadar uzun zaman geçirmesine izin verilmesi Gilead için alışılmadık bir şey olduğundan tuhaf duruyor ve sorgulanmaya açık kalıyor.  Lawrence, geçtiğimiz bölümlerde güç kaybetmiş, hatta, Gilead’ın komutanları aylık seremonisini gerçekleştirdiğinden emin olmak için eşlik bile etmişti. Şimdi ise, komutanlar kendisine yetki vermek istiyor, sahip olduğu desteği hatırlatıyor ve elinden alınan güçlerini geri vermek istiyor. Komutanlar odadan ayrıldıktan hemen sonra yalnız kaldıklarında Lawrence, June’a bir iyi haber daha veriyor ve ona Winslow’un kaybolduğunu düşündüklerini ve işlediği cinayetten kurtulduğunu söylüyor. Waterford’ların da Toronto’da yakalandıkları haberini verdikten sonra June, kahkahalarına hakim olamıyor, sonunda, her şey June’un istediği gibi ilerliyor. Markete gittiğinde June, önce Alma’ya (Nina Kiri) sonra da Rita’ya (Amanda Brugel) bir hafta içinde yola çıkacak uçaktan ve içinde yolculuk yapmasını planladığı uçaktan bahsediyor. Rita, June’a onunla gurur duyduğunu, çocuklar konusunda ona yardımcı olmak istediğini söylüyor. Rita ve June arasında yaşanan bu kısa ama sıcak konuşmanın ardından, hikâye, Kanada’ya dönüyor ve suçluların ceza olarak tutulduğu bir hapishaneden çok lüks bir otel odasını anımsatan hücresinde Fred, Serena’nın odasına girmesiyle acı gerçekle yüzleşiyor. Aynı zamanda birbirlerini ziyaret etmelerine de izin verilen bu iki ağır suçlunun kavuşması, Serena’nın Fred’e söylediği “senin için dua edeceğim” sözleriyle bölünüyor. Fred, bu sözlerle, Serena’nın Nichole’le beraber olmak için kendisinden vazgeçtiğini anlıyor. Bu sahne, her ne kadar açık diyaloglar içermese de, aralarındaki ilişkinin dinamiği ve bu dinamikte ufacık bir cümleyle yaşanan ani değişim oldukça etkileyici bir biçimde veriliyor.

Bu sırada, Gilead’da, Eleanor zor zamanlar geçiriyor. Evine gelip Winslow için ve tecavüz sonucu sahip oldukları çocukları için dua eden Winslow’un eşi, ilaçlarına erişimini kaybeden Eleanor’u zorlamaya başlıyor. Eleanor, Winslow’un eşinin tek başına altı tane çocuğa bakamayacağından bahsetmesi üzerine, o çocukları da kurtarabileceklerini, beraberlerinde götürebileceklerini söylediğinde June’un planlarına karşı ilk tehlikeli hareketini gerçekleştiriyor. Lawrence, durumu kurtarmayı başarsa da Eleanor, June’un dikkatini çekiyor. Bu sırada, Kanada’da Moira (Samira Wiley) ve Luke (O.T. Fagbenle) Nichole’ü Serena’yla görüştürmek üzere getirmeye zorlanıyor. Bu kez, Serena’nın otelleri andıran derecede konforlu hücresinde gerçekleştirilen buluşma sırasında Moira, Serena’ya, eşi tarafından tecavüz edildiği, Nichole’ün onun değil, June’un çocuğu olduğunu, onun sadece June’a tecavüz edilmesi için ellerini tutan birinden fazlası olmadığı gibi sebep olduğu ve duymak istemediği bütün vahşiliklikleri tek tek söylüyor. Moira sözlerini, Serena’yı hemcins haini olarak adlandırarak hepimizin söylemek istediği kelimelerle bitiriyor. Bu sahne, saçlarını açıp, medeni kıyafetler giyse ve Fred’in yakalanmasına sebep olduğu için hak ettiği cezayı almayacak olsa da Serena’nın Moira’nın söylediği her şey ve daha fazlası olduğunu hatırlatıyor. Serena, bir şeyin peşinde olduğu her zaman olduğu gibi Moira’ya, söylediği her şeye rağmen gereksiz derecede iyi davranıyor. Sosyal servis görevlisi denetiminde geçen bir saatlik görüşmede denetçi, önce Nichole’ün Serena’nın kucağındayken yabancılık kaygısı yaşadığını söylüyor daha sonra da Serena’yı “anne” kelimesini kullanmaması için uyarıyor. Bu durum, Serena’nın hayallerindeki buluşmayı zedeliyor ve ona ne yaparsa yapsın gerçekleri yok edemeyeceğini ve hiçbir şeyin kafasında kurduğu dünya gibi olamayacağını hatırlatıyor. Ne olursa olsun, Nichole onun bebeği değil ve hiçbir zaman da olmayacak.

Bu sırada, Gilead’da, Lawrence, Kanada ile sınırları kapamak isteyen komutanları kontrol altına almaya çalışıyor ve June’a nakliyatı daha erken gerçekleştirmesini söylüyor. Uçağın haftalık programındaki herhangi bir değişiklik dikkat çekeceği için June’un üzerindeki baskı artıyor. June, Lawrence’a sınırları açık tutmalarını sağlamasını söylüyor ve konuşmaları Eleanor’un çevrelerindeki tüm çocukları kurtarmak için yola çıktığını söylemesiyle bölünüyor. Bu, Eleanor’un June’un planlarını tehlikeye atan ikinci davranışı oluyor ve June’u kontrolden çıkarıyor. June, Lawrence’lara bir kez daha evin gerçek patronunun kim olduğunu hatırlatıyor. Eleanor’u sarsalıyor ve ona bağırıyor, Lawrence’ın durması için söylediklerini dinlemiyor. Eleanor, June’u haklı buluyor ve June, Eleanor’u Lawrence’la baş başa bırakıyor. Lawrence, Eleanor’a Gilead’dan uzaklaşacaklarını ve her şeyi geride bırakacaklarını söylüyor, ancak, Eleanor bu sözlere öyle bir şeyi hiçbir zaman yapamayacaklarını ima ederek cevap veriyor. Ne olursa olsun, Joseph, Gilead gibi vahşi ve insanlık dışı bir düzenin kurulmasına yardımcı oldu ve Eleanor’u bu hayata hapsetti ve kocasının yapabileceklerini unutmak Gilead’dan kaçsa da Joseph’le yaşamak zorunda kalacak Eleanor için hiçbir zaman mümkün olmayacak. Bu konuşmadan sonra June ve Joseph, Eleanor’u odasına çıkarken yalnız bırakıyor ve bu sahne birazdan olacakların habercisi gibi veriliyor. Eleanor, simsiyah ve cansız bir o kadar da hafif şekilde yavaşça merdivenleri çıkarken June ve Joseph, merdivenin parmaklıkları ardından hiçbir şey yapmadan sadece izliyor. Kanada’da ise, Fred’in lüks hücresindeki dinlencesi, önce Tuello’yla, daha sonra da Luke’un ziyaretiyle bölünüyor. Luke içeri alınmadan önce tabi ki oldukça konforlu bir tutsaklık geçiren Fred’in izni alınıyor ve Luke, Fred’le olan ortak özelliklerini saymaya başlıyor. Aynı şartlarda büyüdüklerinden, eğitim aldıklarından, aynı seviyede dinlerine bağlı olduklarından bahsediyor ve Fred’in dinine karşı hissettiği takıntının kendisini nasıl bu kadar hasta edebildiğine inanamıyor. Luke, Fred’e eşinin kendisine ihanet ettiğini bile bile bu hapishanede çürüyeceğini söylediğinde Fred, Luke’a özellikle üçüncü sezonda sürekli olarak gördüğümüz bir şeyi söylüyor. June artık, Luke’un bir zamanlar tanıdığı June Osborne değil. June, hiçbirimizin tanıdığı June değil. June, Gilead’ın değiştiremediği kadar June, değiştirebildiği kadar da katil ve acımasız.

Gilead’da, Eleanor’un yemeğini getiren June, çok sayıda ilaç içen Eleanor’un can çekişen bedeniyle karşılaşıyor. İçgüdüsel olarak ilk hamlesi Eleanor’u kurtarmak yönünde oluyor, ancak bir saniye düşünüp kendisine geldiğinde başka bir plan kuruyor. Yardım çağırıp hala hayatta olan Eleanor’u kurtarmak yerine, Eleanor’la vedalaşıyor ve odanın kapısını kapatıp tepsisini yere bırakıyor. Odasına doğru ilerleyen June, planlarını iki defa tehlikeye düşüren Eleanor’un can çekişmesini görmezden gelerek, ölümüne sebep oluyor. Sabahı sabah etse de June, kendisine bugüne dek iyi davranmaktan başka bir şey yapmamış ve Gilead’ın düzenini hiçbir zaman kabul etmemiş birini, sadece planlarını tehlikeye attığı için öldürüyor. Kanada’da ise Mark Tuello, Serena’ya pizza ve gazete getirip, ondan medyanın dine karşı yarattığı önyargı üzerine olan makaleler hakkındaki fikirlerini istiyor. Gilead’da ise Lawrence, yasta olan bir adamı reddetmek zor olduğu için kurulu ikna etmeyi başardığını ve sınırların açık tutulacağını söylüyor. Eleanor’u kurtarabilmek için yapabileceklerini ve bir şey yapmadıkları için duydukları pişmanlıkları yarıştırırken June, yapmacık derece abartılı bir biçimde Eleanor’un çok kibar bir kadın olduğunu söylüyor. Komutanlar, eşler ve Aunt Lydia’nın (Ann Dowd) katılımıyla gerçekleşen cenazenin ardından June, mezarın başında Lawrence’la baş başa kalıyor Lawrence’ın şüpheli bakışlarını abartılı hüznüyle karşılıyor. The Handmaid’s Tale 3. sezon 12. bölümü, June’un ölümüne sebep olduğu Eleanor’un mezarının başında dururken yakın planla verilen kararlı, güçlü ancak daha önce görmediğimiz şekilde acımasız bakışlarıyla son buluyor.

Anne, damızlık, patron, tutsak, mağdur; bunlar June’u uzun süredir tanımlandırmaya alıştığımız sıfatlar. Natalie’nin ve Hannah’nın Martha’sının ölümüyle beraber June’u başak bir sıfatla daha tanımlandırabilmeye başladık ve Winslow’un ölümü, bu durumu daha da netleştirdi. June, artık June Osborne gibi zararsız ya da tamamen suçsuz değil. June, artık dolaylı ve direkt olarak üç kişinin ölümünden sorumlu ve bu bölüm, bu sayıyı dörde çıkarıyor. Daha da önemlisi, June, Eleanor’un hayatına son vererek kendisine bir zararı olmadığı gibi, Gilead’ın düzenine uyum da sağlamayan birini öldürüyor ve bir ilke imza atıyor. Eleanor’u sadece planlarını tehlikeye atma olasılığı sebebiyle öldüren June, June Osborne’u değil, Gilead’ın değiştirdiği June’u temsil ediyor. Kanada’da aşırı derecede konforlu hücresinde lüks içerisinde cezasını çeken Fred’in de söylediği gibi June, eski June değil. June’u bu şekilde göstererek The Handmaid’s Tale, üçüncü sezonda pek çok kez yaptığı gibi bir kez daha baş karakterinin bağ kurulabilirliğini zedeliyor. Aynı zamanda, Serena için ihanetinin ödülü olarak açıklanabilecek olsa bile, Fred’in çektiği cezayı bu kadar konforlu tutması, dizinin geçtiğimiz bölüm ile yarattığı adalet duygusuna önemli bir darbe vuruyor ve olayların gerçekçiliğini sorgulatıyor. Bu durum, Kanada gibi medeni bir devletin neden Gilead gibi insanlık dışı bir düzenin yaratıcılarını böylesine konforlu ve lüks içerisinde cezalandıracağını düşündürüyor ve Kanada’nın bile kurtuluş anlamında ne kadar umut verici olduğunu sorgulatıyor. Her şeyin üzerine bir de Nichole konusunda sözlerini belirli sınırlar içinde olsa da tutmaları, olayları daha da umutsuz hale getiriyor. June’un Eleanzor’u denklemden çıkarmasının insani yanını ayakta tutan tek unsuru kaybetmesiyle Lawrence’ı ne tarafa sürükleyeceği belirsizleşiyor. June’un planlarını korumak adına seçtiği bu yolun, ne kadar kontrollü ve akıllı bir tercih olduğu ise, tartışmaya açık kalıyor.

Deniz Gamze Ergüven, yönetmen koltuğuna neredeyse keskin duygu değişimlerinin yaşandığı her an, netlikle oynadığı anlarıyla bir kez daha geçiyor ancak bizlere ne yazık ki bu kez, önceki bölümün aksine umut veren bir bölüm sunmuyor. On ikinci bölüm, geçtiğimiz bölümün yarattığı adalet hissini zedeliyor ve June’u kararlı, güçlü ancak acımasız bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Üstelik, Eleanor’un yokluğunun planları üzerinde yaratacağı etkiyi de belirsiz bırakıyor. Gilead, herkesi ve her şeyi sonsuza dek değiştiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi