The Handmaid’s Tale totaliter rejimin hâkim olduğu bir distopyada kadını kadının gözünden anlatan bir yapım olarak geleceğin tezahürünü geçmişin ve bugünün gölgesinde anlatmaya devam ediyor. Dizinin dokuzuncu bölümü Smart Power’da Serena ile Fred’in bir damızlık tarafından patlatılan bomba sonrası düzenlenen Kanada ziyaretinde yaşananlara ve Serena özelinde etkilerine şahit oluyoruz. Nefes kesen bu bölümün çarpıcı olaylarını birlikte inceleyelim.

***Yazının bundan sonraki bölümü The Handmaid’s Tale 2. sezon 9. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

The Handmaid’s Tale 2. Sezon 8. Bölüm: İmkânsızı İstemenin Bir Faydası Var mı, Yok mu?

Bu bölümde dizinin din odaklı, totaliter ve baskıcı bir rejimin insan haklarını ihlal etmesi ile ilgili eleştirisini Gilead ve Kanada hükümet yetkililerinin karşı karşıya geldiği bir ziyaret üzerinden izliyoruz. Gilead distopyası tam anlamıyla ilk kez şimdiki modern dünya ile karşı karşıya geliyor. Kumandan Fred, patlatılan bomba sonrası yeni müzakereler için Kanada hükümeti tarafından Kanada’ya davet edilmiştir. Fred, seyahate karısı Serena’nın da gelmesini ister. Amacı, Kanada hükümetini, Serena’yı kullanarak Gilead’da kadınlara yönelik bir baskının olmadığına ikna etmektir. Ancak “Benim gelmeme ihtiyacın yok.” diyen Serena’nın, Fred’in yalanına alet olmak istemese de Fred ile gitmekten başka çaresi yoktur. Kanada’ya varıp otele doğru yol aldıkları araba yolculuğu esnasında Serena modern dünyayı dışarıdan bir insan ya da bir “öteki” olarak gözlemler. Serena sıradan bir günlerini yaşayan sokaktaki kadınları camdan izlerken, aslında kendi geçmişine yolculuk yapar. Her kadında kendini bulan Serena’nın, neleri elleriyle verdiğini gözlemlerken gözleri dolar. Özgürlük, Serena için dışarıdan bakabildiği bir olgu olmuştur sadece. Belki bir daha hiçbir zaman ulaşamayacağı ya da yeniden ulaşmaya cesaret edemeyeceği bir özgürlük.

Serena modern dünyada tam bir öteki pozisyonundadır. Ötekiliği, yeşil kıyafeti veya ismiyle değil kocasının ismiyle takdim edilirken zirve yapar. Otelin lobisinde bir Amerikan hükümet yetkilisi ile girdiği diyalogda özgürlüğüne ne kadar yakın olduğunun çarpıcı bir şekilde farkına varır. Serena’ya onu yurtdışına kaçırmayı teklif eden, onu bir nevi “yoldan çıkarmak” isteyen Amerikalı adama Serena’nın cevabı nettir: “Vatanıma asla ihanet etmem.” Ancak Amerikalı yetkilinin cevabı gecikmez: “Çoktan ihanet ettiniz bile.” Bu sahnelerde Amerikalı yetkili, üçüncü kişi olarak izleyicinin söylemek istediklerine aracı rolü üstleniyor. Gilead’ın tüm yalanlarını ortaya koyarak çocuk sahibi olunamamasının kadınlardan kaynaklı bir eksiklik değil, erkeklerden kaynaklı olmasının bilimsel olarak kanıtlandığını söyler. Kendine ait bir çocuğunun olma şansını Serena’ya hatırlatırken, benim zaten bir çocuğum olacak demesine “O senin çocuğun değil.” diye karşılık verir. Böylelikle Amerikalı yetkili üzerinden izleyiciye söz hakkı verilmiş olur. Bu söz hakkı ise sadece izleyicinin değil, aslında tüm kadınların söz hakkıdır.

Dizinin en çarpıcı sahnesi ise Fred ile June’un kocası Luke’un karşı karşıya gelmesiydi. Luke’un karısına tecavüz ettiğini söylemesine şahit olan Serena, Fred ile yarattıkları dünyanın aslında kadın düşmanı ve sapkın bir idealden başka bir şey olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya gelir. Tüm bu olaylara şahit olan Nick, Luke ile bir barda buluşur ve Gilead damızlıklarının kendi elleriyle yazdıkları mektupları Luke’a verir. Damızlıkların, başlarına gelenleri kendi gerçek isimleriyle yazdıkları mektuplar bir bombadan daha fazla etki yaratacaktır. Tüm mektupları internete koyan Luke ile Moira, bir binayı bomba ile patlatmak yerine, tıpkı bölümün adında olduğu gibi akıllı bir güç gösterme yoluna giderler. Kadınlar, kendi haklarında yazarak aslında özgürlüklerine giden yoldaki ateşin fitilini farkında olmadan Kanada’da yakmışlardır. Kendileri hakkında söz sahibi olduklarında bu savaşı kazanacakları artık bu bölümde kesinleşmiştir. Moira imkânsızı istemiş ve Gilead’dan kaçmayı başarmıştır. Şimdi sıra June’dadır. O da farkındadır ki imkânsızı istemek faydasız değil, imkânsızı istemek özgür olmak demektir. 

Daha önceki incelemelerde belirtmiş olduğum üzere, Serena’nın dönüşümü ani bir şekilde değil, ince ince işlenerek ilerliyor. Açıkçası Serena’nın güvensiz tutumunu, korkak olarak yorumlanmasının aksine sistemi tek başına nasıl yeneceğini bilememesinden kaynaklandığı şeklinde okuyorum. Böylesine güçlü bir karakterin elindeki söz hakkını ve egemenliğini erkek hegemonyasına teslim etmesini tüm sezon boyunca flashback’ler üzerinden izlerken kafamızda oluşan “nasıl?” sorusu, modern dünyanın temsili olan Kanada’nın hükümet yetkilisi tarafından, oteli terk eden Serena’nın yüzüne tokat gibi vurulur: “Tüm bunları (Gilead’da kadınlara tecavüz edilmesine göz yumulmasını) kendine nasıl yediriyorsun?” 

The Handmaid’s Tale 2. sezon 9. bölüm, her ne kadar modern dünyanın Gilead düzenine karşı gösterdiği isyan olarak görülse de aslında Serena’nın bir kadın olarak idealleri uğruna neleri kaybettiğini çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Moira’nın kaçmayı başardığını öğrenen Offred/June artık emindir: “İmkânsızı istemekten asla vazgeçme.” Bir sonraki bölümde Serena’nın Kanada’da yaşadığı farkındalığın, Waterford hanesine nasıl yansıyacağını merakla bekliyoruz. Serena bebeği doğurduktan sonra Offred’i gerçekten evden yollayacak mı yoksa vicdanının sesini dinleyip Offred’in kaçmasına yardım mı edecek, merakla bekliyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi