The Handmaid’s Tale totaliter rejimin hâkim olduğu bir distopyada kadını kadının gözünden anlatan bir yapım olarak geleceğin tezahürünü geçmişin ve bugünün gölgesinde anlatmaya devam ediyor. Dizinin en son yayınlanan bölümü Baggage’da June’un (Elisabeth Moss), anılarıyla doldurduğu hayali bavulu ve karnında büyüyen bebeğiyle Gilead’dan kaçış yolculuğu başlıyor. İzleyiciye neredeyse mutlu sona ulaşılacağı hissini verdiği noktada büyük bir twistle ağzımıza çaldığı balı boğazımızda bırakarak gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü The Handmaid’s Tale 2. sezon 3. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

The Handmaid’s Tale 2. Sezon 3. Bölüm: İmkânsıza Giden Yolda Yükselen Sesler

handmaids-tale-s2e3-filmloverss

“Kadın anca kendi sesine sahip olduğunda özgürleşebilir; ancak o zaman kendi kimliği ve bedeni hakkında söz sahibi olup kendini ifade edebilir.” der Fransız feminist Hélène Cixous.* Gilead totaliter rejimi gelmeden hemen önce June’un hayatındaki bir kişi, bir kadın tüm tehlikenin farkındadır. Kadının sesinin adım adım avuçlarından kaydığı bu dönemde evlenmek üzere olan June’a “Evcilik oynamanın sırası değil, sokağa çıkıp savaşmasının sırası!” diyen bu kişi annesinden (Cherry Jones) başkası değildir. Sokağa çıkarak seslerini duyurmak, bildiriler dağıtmak bu anlamda önemlidir. Eğer kadın kendini anlatamayacağı bir pozisyonda bulunursa, erkek egemenliğindeki dile maruz kalacak, özgürlüğü elinden alınacaktır. Şüphesizdir ki June’un hastaneden kaçtığında içi boşaltılmış, çalışanlarının katledilerek seslerinin kesildiği The Boston Globe gazetesinin binasında saklanması buna güzel bir atıftır.

Bu bölümde, kadınların Gilead yönetimi öncesi kendi seslerine hâkim olduğu bir dünyadan seslerinin bıçak gibi kesilerek mevcudiyetlerinin bedenlerine esir bırakıldığı düzenin yansımasını görürüz. Kadının kendi üzerindeki hakimiyetini kaybetme sürecine ise June’un annesi ile olan anıları üzerinden şahit oluruz. Bölümün istinasız en çarpıcı sahnesi, June’un çocukluğunda annesi hakkında hatırladığı ilk anısıdır. June’u akşam ördek beslemeye gidiyoruz, deyip tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüleri protesto ettiği alana götüren annesi, feminist ve idealist bir porte olarak ilk kez karşımıza çıkıyor. Tecavüze uğrayan birçok kadın, tecavüzcülerin adlarını yazdıkları minik kağıtları çevreledikleri ateşe atarak yanmasını izlerken tecavüzcülerin adlarını da dünyaya haykırırlar. Kendi seslerinin hâkimi oldukları noktada her ne yaşarlarsa yaşasınlar kendilerini ifade edebilmektedirler. June’un annesinin tecavüze uğrayıp hamile kalan ve/veya istemeden hamile kalan diğer kadınlara yardım ettiği bir kürtaj kliniğinde çalıştığına dair detayın verilmesi, kadının kendi bedeni hakkında tek söz sahibi olduğunun da çarpıcı bir göstergesi.

June’un annesinin çizdiği idealist ve feminist anne profilinin baş karakterimiz ile ilgili sıkıntılarına June’un hem fiziksel olarak Gilead’dan kaçtığı yolculuğunda hem de geçmişiyle hesaplaşacağı içsel yolculuğunda tanık olmaya başlarız. Şimdinin modern dünyasında kişisel verilerin kaydedildiği, uydu ve kameralarla her hareketimizin izlendiği hayatın tezahürünü June’un Gilead’dan kaçış yolcuğunda görürüz. İnternet ve teknolojiyle görünmez hâle gelen ve böylelikle üzerimizdeki gözlerini adeta unuttuğumuz şimdiki zamanın devlet gözetim sistemi, Gilead distopyasında buram buram hissediliyor. Özellikle June’un sığındığı ailenin yaşadığı Econo bölgesi ve oradan kaçış sahnelerinde kelimenin tam anlamıyla ensesinde olma hissi izleyiciye gevelemeden veriliyor. Kilisenin ayrı bir topluluğu olarak kadınların işçi sınıfındaki erkeklerle evlendirilip çocuk sahibi olmalarına izin verilen Econo halkı, Gilead’ın baskıcı yönetiminin başka yüzünü gösterir. “Eğer kilisede kalsaydım, eğer yetişkinlik oyununu oynamasaydım, belki o zaman burada yaşayabilirdim.” diyen June sığındığı evdeki aileyi gördüğünde kızı Hannah ve kocasını yoğun bir şekilde hatırlamaya başlar ve dibe çöktüğü anda gözünü karartır. Artık iyice emindir; kızını Gilead’da bırakacak olsa da onun geleceği için kaçacak ve ona daha özgür bir dünya bırakabilmek için savaşacaktır. Tıpkı annesinin June için yaptığı gibi. June’a özgür ve iyi bir dünyada yaşam sunmak için çok uğraşmış olması ve June’un tüm enerjisini bir erkeğe verecek olması, kısacası annesine göre daha basit bir hayatı tercih etmesi June’un annesi gibi idealist bir kadın için hayal kırıklığıdır. Yetersizlik duygusunu gözlerinden hissettiğimiz June, kaçış yolculuğunda annesini affedecektir. Artık o da annedir ve bir annenin çocuğu için yapamayacağı hiçbir şey yoktur, bedeli ne olursa olsun.

Büyük kaçışın başladığı sahnelerde yukarıda bahsettiğim devlet gözetimini daha yoğun hissediyoruz. Kılık değiştirerek kaçan June, silahlı askerlerin koridor yaptığı alandan geçerek tren garının yolunu tutar. Kaçış filmlerinde kameraların olduğu yerleri tespit etmeye çalışan karakterler gibi June göz göze bile gelmeye çekindiği askerlerin bulunduğu yerleri gözleriyle tespit eder. Gilead askerinin bir boşluğunu yakaladığı anda ormana kaçmayı başarır. Ormandan gizli havaalanına ormanın içinden kaçtığı sahnelerdeki panoramik çekimler sadece salt görselliğe hizmet etmesinin dışında, insan varlığının aslında ne kadar aciz ve yalnız olduğunu da gösteriyor. June’un mısır tarlalarının arasından kaçtığı sahnede, kuş bakışı çekim üzerinden büyük bir alanda kıstırılmışlık ve klostrofobi hissi harika bir şekilde vurgulanırken insan doğasının hayatta kalabilmek için sınırlarını nasıl zorladığının da altını çizer.

“Baggage”, zamanı gerçek anlamıyla hissettiğimiz bir bölüm. Dizinin yaratıcılarının bu sezon anlatıdaki gerçekçilik arayışının, tüm bölüme ve özellikle de son sahnesine bakacak olursak başarıya ulaştığını söyleyebiliriz. June’un uçağa binip uçağın havalanmak üzere olduğu anda askerler tarafından baskına uğrayıp alıkoyulması, kaçış yolculuğunun aynı şimdiki zamanda da olabileceği gibi Gilead distopyasında da öyle romantik bir şekilde bitmeyeceği gerçeğini izleyicisine tokat gibi vurur: June, her şeyin karardığı anda uçağın küçük bir penceresinden esaretine çekilir, aynı kızı ile ormanda yakalanarak askerler tarafından götürüldüğü anısındaki gibi.

Vitesi küçültmeden devam eden The Handmaid’s Tale’da, “Bundan sonra her şey başa mı dönecek? June’un annesi ve kolonideki diğer kadınlarla yolu kesişebilecek mi? Özgürlüğe giden yolun kapısı kapandı mı?” gibi sorularının cevabını önümüzdeki bölümde göreceğiz.

Kaynakça

*Hélène Cixous (1976). The Laugh of the Medusa. In: Signs 1(4): 875-893

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi