Düzenli bir üretim sisteminin ve finansal sürdürülebilirliğin olmadığı film endüstrileri içerisinde genellikle görkemli ve gösterişsiz dönemler birbirini takip eder. Bu iki dönem arasındaki zıtlıklar, sinemaya yönelik farklı yaklaşımları ve zenginliği de beraber getirir. Bahsi geçen durum için İngiltere sineması uygun bir örnektir. 1930’lu yıllarda çekilen epik kostümlü dramalar savaşın kapıya dayanmasıyla birlikte büyük bir finansal çöküş getirirken, 40’lı yıllarda daha çok auteur isimlerin imza attığı hikâyelerin ve uyarlamaların ön plana çıktığı basit ama güçlü filmlere rastlanır. Hitchcock ülkeyi terk etmiştir ama Laurence Olivier, Emeric Pressburger – Michael Powell ikilisi ve Carol Reed gibi isimler büyük ve bağımsız stüdyoların ortasında bir yerde yeni bir anlayış ortaya koymuşlardır. Efsanevi yapımcı Alexander Korda da bu iki anlayışın ortasındaki isimlerden biridir. 30’lu yıllarda kostümlü, büyük dramalara imza atarken savaş sonrasında aynı türdeki filmlerin batışına şahit olur. “Prestij Deneyi” adı verilen yaklaşım sonucu sinemayı ayağa kaldırmak isteyen yapımcılar, Amerikan yapım şirketleriyle ortak projelere girişirken kader de ağlarını yavaş yavaş örer. Finansal yetersizlikten dolayı Carol Reed, Rank Film ile anlaşmasını sonlandırıp Korda’nın British Lion firmasına geçer. Bu transfer, yine aynı firmanın ünlü yazar Graham Greene ile iki filmlik anlaşma yapması ile başka bir boyut alır. Greene’in kaleme aldığı The Basement Room isimli kısa hikâyenin Reed tarafından sinemaya uyarlanmasına karar verilir, üstelik bizzat Greene senarist koltuğunda oturur.

Korda, Reed ve Greene ortaklığı, aslında üçünün de sinema açısından hedeflediği noktaya ulaşmada elverişli bir yol çizer. Gerilim ve polisiye türünün biçimsel olarak zirvede yer aldığı ama aynı zamanda türe bir melodram ve komedi havasının geldiği bu dönemler, savaş sonrası insanların ahlaki çelişkilerinin ve kendileriyle olan mücadelelerinin ortaya konması açısından önemli bir alan sağlamaktadır. Zaten Meşum Kadın – The Fallen Idol’ın çekildikten sonra olumlu eleştiriler alması ve ününün Amerika’ya taşınıp iki Oscar adaylığı ile taçlandırılması, bu açıdan şaşırtıcı değildir.

Film, tek cümleyle küçük algısal hilelerden beslenen, olayların büyük çoğunluğunu küçük bir çocuğun gözünden ve zihninden aktaran dramatik bir sihirbazlık şovu gibidir. Fransa’nın İngiltere büyükelçisinin oğlu Phil, babasının meşguliyeti ve annesinin rahatsızlığı nedeniyle bu ebeveyn yoksunluğunu uşak Baines ile kapatmaya çalışmaktadır. Baines’in gösterdiği ilgi ve ona anlattığı hikâyeler üzerinden gerçeklikle bağ kurabilen Phil için Bayan Baines ise iyi olan her şeyin tam zıttıdır. Phil üzerinde tam bir otorite kuran Bayan Baines, eşinin kendisini büyükelçilikte çalışan bir yazıcı olan Julie ile aldattığını öğrenir. Bu aşk üçgeninin yarattığı gerilim içerisinde Phil tam bir piyona dönüşürken hayata dair bilgilerinin çarpıklığı, Bayan Baines’in şüpheli ölümü ile bambaşka sorunlara kapı aralar.

The Fallen Idol: Nitelikli Bir Karakter Çalışması

Phil ve baba figürü olarak gördüğü Baines arasındaki ilişki, aslında güçlü bir karakter çalışmasını ortaya koyar. Phil ve gerçek babası arasındaki soğukluk, henüz filmin başında izleyiciye gösterilir. Phil’in hasta olan annesinin yanına giden büyükelçi, çocuğa karşı ilgisizdir. Bu açığı kapatma görevi ise Baines’in üzerine kalır. Baines’in nüktedan ve şakacı tavırları, Phil ile derin bir ilişki kurmasına neden olur. Onun sıcak, düşünceli ve özgürlükçü bakış açısının tam karşısında ise tutucu, katı ve siyahlar giyinen Bayan Baines bulunur. Bayan Baines’in temizliğe ve kurallara olan düşkünlüğü, Phil ile çatışmasına neden olur ve bu çatışmanın evcil bir yılan üzerinden kurulması manidardır. Phil’in bir duvar boşluğunda sakladığı yılanı ortadan kaldırmak isteyen Bayan Baines, akla Adem ve Havva mitini getirir. Baines’in özgürlükçü düşüncelerinin ve evliliğini yıkmanın eşine gelmesinin temsili olan yılanı yok etmek isteyen Bayan Baines, sanki kutsal aile kurumunu korumak için çırpınmaktadır. Hatta manik depresif davranışlarının ve kontrolden çıkışının arkasında da bu evliliği ne pahasına olursa olsun sürdürme düşüncesi yatar. Bu açıdan Bayan Baines’in kötülük timsali bir kadından ziyade kurban formunda sunulmuş bir karakter olduğu görülebilir.

Yapılan çalışmaların gösterdiği üzere bir çocuk hayatının ilk yıllarında bazı bireyleri idealleştirme yoluna gider. Anneyle olan simbiyotik ilişkinin aksine baba, bilinmez bir varlıktır ve onunla geliştirilen ilişki daha güdüsel ve agresyona dayalıdır. Bu erkek agresyonunun ise çocuğun sahip olduğu fantezi dünyasını kısıtlayan bir yapısı vardır. Filmde baba olarak idealize edilen Baines’in bu durumdan hem hoşnut olduğu hem de konuya pragmatist yaklaştığı söylenebilir. Phil için endişelenir ama onu kendi yalanlarına ait ederek doğru-yanlış ayrımını yapamamasına neden olur. Çocuğun ahlaki gelişimine vurulan bu darbe anne-babası ve arkadaşları olmayan Phil’in içinde bulunduğu sınırlı evreni daha karmaşık hâle sokar. Baines’in Phil’e anlattığı gerçek olmayan Afrika hikâyeleri gerçek olaylarla sınandığında yaşanılan hayal kırıklığını artırır. Bir otorite figürü ile karşılaşmadan belirli bir disipline de sahip olamayan Phil, yalanlar arasında oradan oraya savrulur. Karmaşık planlarla manipüle edilir, tutamayacağı ağırlıklarda sırlara kulak kabartır ve nihayetinde yetişkinler tarafından ciddiye alınmadığını fark eder. İyi niyetli eylemlerinin yozlaşmış yetişkinler üzerindeki olası etkilerini anlayamayacak kadar genç bir çocuktur aslında. Bütün filmin kalbinde yer alan Phil, en fazla bir gözlemci niteliğindedir ve bizlere yetişkin dünyasının ikiyüzlülüğünü ve yozlaşmışlığını aktarır.

Phil’in gözlemci pozisyonunun aktarılmasında Georges Perinal imzalı sinematografinin etkisi büyüktür. Phil’in sıklıkla merdiven tırabzanlarından veya pencerelerden yetişkin dünyasını izlemesinin yanı sıra filmde ön plana çıkan ve cinayet davasına etki eden nesnelerin seçici alan derinliği ile sunulduğu görülür. Karakterler arası tartışmalarda arka planda yer alan pencere, silah, yılan ve kağıt uçak gibi nesneler, hikâyenin çözümünü seyirciye sunarken karakterleri bundan habersiz bırakır. Bu teknik, filmin Hitchcock’u hatırlatan gerilim aktarımını üst düzeye çıkarır. Phil’in gece evden kaçıp pijamalarıyla Londra sokaklarını arşınladığı çekimler ise ister istemez bir yıl sonra çekilecek olan Üçüncü Adam Kim? – The Third Man’i hatırlatsa da evin ihtişamı ile sokakların sıradanlığı arasındaki vurgu, gizlenen sırlar ve sokağın doğallığı arasındaki zıtlığı da gösterir. Perinal’ın chiaroscuro aydınlatma ile elde ettiği sonuç oldukça etkileyicidir.

Elbette aslan payını Phil’i canlandıran çocuk oyuncu Bobby Henrey’e vermek gerekir. Bu ilk oyunculuk deneyiminde Henrey, çocuk oyuncularla olan mükemmel ilişkisi ile tanınan Reed’i -i 1968’de En İyi Film Oscarı’nı kazanacak olan Oliver! bunun en iyi örneğidir- zaman zaman delirtme noktasına gelse de çeşitli hilelerle etkileyici bir performans sunar. Henrey’in çeşitli olaylara verdiği yüz tepkilerini ayrı sahnelerde çeken ve bu tepkileri alabilmek için sete sihirbaz bile getiren Reed’i en çok sinirlendiren olay ise çekimlerin ortasında çocuğun berbere gitmesi olur. Birkaç hafta boyunca Henrey’nin saçının yeniden uzaması beklenince prodüksiyon bütçesi binlerce sterlin artış gösterir. Henrey hayatı boyunca sadece iki filmde rol almış olsa da The Fallen Idol’ın başarısındaki rolü yadsınamaz.

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan The Third Man’i yönetmiş olsa da filmin başrol oyuncusu Orson Welles’in gölgesinde kalan Carol Reed, aslında The Fallen Idol ile bir yönetmen olarak neler yapabileceğini ortaya koymuştur. Bir dedektiflik hikâyesini hümanist ve yer yer mizahi bir şekilde ele alabilen, kaynak olarak aldığı metnin en kritik noktalarını değiştirerek izleyiciyi ahlaki bir mücadelenin içine sokan ve karakterlerinin hepsine zengin bir arka plan sunan Reed, 1940’larda İngiltere sinemasına Amerikan hikâye konvansiyonlarını aktararak hem izleyici hem de eleştirmenler nezdinde takdir görür. Bu açılardan The Fallen Idol, teknik açıdan cezbedici olduğu kadar içerik olarak da oldukça sürükleyici bir film olarak izlenmeyi hak ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi