70. Berlin Film Festivali’nde ilk iki bölümü basına gösterilen, Netflix‘teyse 8 Mayıs’tan itibaren izlenebilen Jack Thorne, Dany Héricourt ve Damien Chazelle’in dizi projesi The Eddy, sahnede kendilerince takılan bir grup caz müzisyeninin müthiş performansı ve Soğuk Savaş – Cold War’dan tanıdığımız Joanna Kulig’in leziz sesiyle performe ettiği bir parçayla açılıyor. Tek plandan yahut tek plan gibi davranılan bir çekimden oluşan bu açılış sekansı boyunca Paris’te, mütevazı bir caz barın içindeyiz. İzleyenler, çalışanlar ve en nihayetinde barın iki işletmecisi Elliot ve Farid’i görüyoruz. Anlıyoruz ki bar yeni açılmış ve daha yapılması gereken tonla iş, çözülmesi gereken tonla belirsizlik mevcut. Elliot, ABD’den kalkıp Fransa’ya gelen, burada hayalindeki caz barı açan yetenekli bir piyanist. Elliot’un müzikal yeteneği ve hayali tanıdık geliyor olsa gerek. Zira Chazelle’in Âşıklar Şehri – La La Land‘indeki ana karakteri, caz piyanisti Sebastian’ın da böyle bir hayali vardı malum. Chazelle, caz müziğin kariyerinde önemli bir yer kapladığı ve ilginç biçimde yaptığı her işte farklı bir bağlamda bu müziği ele alan bir yönetmen. Henüz 25 yaşındayken çektiği Whiplash’te mükemmelliğin peşinde koşan genç bir bateristi, La La Land’deyse klasik cazın ruhunu kaybetmemesi gerektiğini düşünen pürist bir piyanisti almıştı odak noktasına. Chazelle’in ilk iki bölümünü yönettiği The Eddy’nin kahramanı Elliot’sa çok daha karmaşık bir karakter. Caz müziğe ve Paris’te açtığı caz bara tutkuyla bağlı olmakla beraber, ne Whiplash’ın ne de La La Land’in kullandığı klasik Hollywood kodlarıyla deşifre edilebilecek birisi o. ABD’de bıraktığı bir kızı, Joanna Kulig’in canlandırdığı Maja’yla bir küs bir dargın çalkantılı bir ilişkisi var. Dizi, Elliot’un gizemli ve mesafeli kişiliğini uzun süre korumasına, izlediğimiz ilk iki bölüm boyunca karakterin karmaşık iç dünyasına izleyicinin de belirli bir mesafeyle yaklaşmasına yönelik adımlar atıyor. Elliot, işletmedeki sağ kolu Farid, Maja, kızı Julie ve The Eddy’de çalan caz grubu, ilk iki bölümde takipte kaldığımız yegane karakterler olarak dikkat çekiyorlar.

The Eddy 1. Sezon İlk İki Bölüm İncelemesi

The Eddy, geneli itibarıyla ana karakteri Elliot’un yer yer türbülansa giren hayatının ortasında bir gözlemci olarak bırakıyor izleyicisini. Arkadaşı Farid’in ailesiyle olan diyaloğunu, Farid’in barı ayakta tutmak için el sıkıştığı bir takım karanlık tiplerin barda Elliot’a ve en nihayetinde Farid’e çıkardığı büyük problemleri izlerken, bir yandan da dizinin duygusal damarını oluşturan, Elliot – Maja, Elliot – Julie ilişkilerine dair fikir sahibi oluyoruz geneli itibarıyla ilk bölümde. Tüm bunlara ek olarak filmdeki barda çalan, her biri müthiş caz müzisyenlerinden mütevellit caz grubunun performansları ve sırf bu grup için sıfırdan bestelenen şarkılar da tabiri caizse iştah kabartıyor. Lakin ilk bölüm, dizinin tadını kaçırmamak için burada tam olarak zikredemeyeceğimiz bir sürprizle son buluyor. Hikâyeye ve olay örgüsüne müthiş bir çengel atmayan ama hikâyenin duygusal damarına, muhtemelen sezon sonuna kadar sürecek inanılmaz bir boğaz düğümlenmesi hediye eden bu finalin ardından ikinci bölümde Elliot’u olayın şokuyla başa çıkmak, barı açık tutmak, grubun müzik çalışmalarını devam ettirmek, varoluşsal problemleriyle debelenmek ve kızıyla yeniden bir baba-kız ilişkisi tesis etmek gibi dertlerin ortasında buluyoruz. Paris’e taşınan kızı Julie, yeni okulunda yeni bir hayata adapte olmaya çalışırken bir yandan da babasına inat uzun süredir el sürmediği klarnetiyle barışmaya çalışırken izliyoruz.

Tüm bu anlatıdan çıkarabileceğiniz üzere The Eddy, herhangi bir Netflix dizisini andırmıyor. Shameless, The Virtues gibi şahane dizilerden anımsadığımız yazar Jack Thorne ve Damien Chazelle’in ilk bölümde kurdukları dünya daha çok Fransız Yeni Dalga filmlerini andırıyor. Chazelle bilhassa dizinin görsel üslubunda kamerasını kontrollü bir kaosun içinde mükemmelen kullanıyor ve birçok farklı karakteri, aynı zamanda da klasik caz müziğin ritmini aynı potada eriten baş döndürücü bir anlatı koyuyor ortaya. Herhangi bir televizyon dizisinde çok nadir gördüğümüz türden, üzerine çok kafa yorulmuş, dizinin geçtiği Paris’in sinemasal hafızasıyla da uyumlu, müthiş bir reji bu. Bu bağlamda The Eddy’nin uzun zamandır Netflix’in imza attığı en oturaklı, en iyi dizilerden biri olduğunu ilk iki bölümü itibarıyla söylemek mümkün görünüyor. Dizinin sac ayaklarından biri de şüphesiz özel olarak bestelenen müzikleri. Yapımcılarından Alan Poul’un aktardığına göre, hikâye bile ortada yokken Paris’teki bir caz barda çalabilecek müziklere kafa yorulmuş, önce müziklerin önemli bir kısmı bestelenmiş, senaryoysa sonradan kaleme alınmış. Michael Jackson, Aerosmith, Alanis Morissette ve onlarca süper yıldızla çalışan, birçok filmin soundtrack çalışmasında yer alan müzisyen Glen Ballard’ın imzasını taşıyan parçaların ilk iki bölümde yer alanları baz alırsak tamamı çok çok iyi.

The Eddy, André Holland, Tahar Rahim, Leïla Bekhti, Joanna Kulig, Amandla Stenberg gibi uluslararası oyuncu kadrosunun yanı sıra, Chazelle’den sonraki bölümlerde bayrağı devralacak olan, 2016 yapımı Divines’la tanıdığımız Houda Benyamina, Laila Marrakchi ve Alan Pol’un performanslarına da bağlı olarak, berbat başlayan, kıyamet gibi devam eden 2020 dahilinde karşımıza çıkan yegane iyi şeylerden biri olmaya aday.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information