Advertisement

Senarist Jack Thorne’un da dediği gibi, Elliot (André Holland) ilk bakışta sevebileceğiniz türden bir karakter değil. Sempatik bir patron ya da baba olduğu söylenemez. Bencil, bunu kendi de inkâr etmez. Eski bir piyanist olan Elliot Udo, eşinden ayrılmış, oğlunu kaybetmesinin ardından çalmayı bırakıp Paris’e taşınmış ve burada Farid (Tahar Rahim) ile birlikte bir caz bar işletmekte. Aynı zamanda işlettiği barın grubunun lideri. Dizide her bölümde ayrı bir karaktere -son bölüm hariç- odaklansak da hepsinin ortak noktası Elliot aslında. Ama dizi tamamen Elliot ile ilgili değil. Kızı Julie (Amandla Stenberg) ve sevgilisi Maja (Joanna Kulig) ile arasındaki karmaşık ilişkiden de ibaret değil onun hikâyesi. Elliot, daha ilk bölümde cinayetten sorumlu tutulsa bile bu yapım bir suç draması da değil. Sık sık kendimizi muazzam yönetilmiş bir klibin içinde hissetsek de dizinin odak noktası aslında müzikle de sınırlı değil. The Eddy, karakterlerin iç içe geçmiş ilişkilerini, sezon sonuna yaklaşmadıkça tam olarak anlaşılamayacak bir karmaşa içinde anlatıyor. Tüm bunlara bir giriş mahiyetindeki ilk bölümün ardından kendi kendimize soruyoruz, The Eddy bütün bu karmaşanın altından nasıl kalkacak?

The Eddy 1. Sezon: Mutlu Bir Şarkı Yaz

Damien Chazelle, yönettiği ilk iki bölümle hikâyenin bu kalabalık unsurları arasındaki bozulması çok muhtemel dengeyi kuruyor ve ardından bayrağı devralacak olan Laïla Marrakchi, Houda Benyamina ve Alan Poul’a yol gösterici oluyor. İlk iki bölüm hem teknik açıdan hem de yönetim açısından büyülese de tüm muazzam performanslar bir yana, övgüler dizmek istediğim iki isim çıkıyor öne: Leïla Bekhti’nin canlandırdığı Amira ve Damian Nueva’nın hayat verdiği Jude. Bu karakterleri takip ettiğimiz 3. ve 4. bölümler, Amira ve Jude’un derin ve bütünlüklü ele alınışıyla, öykülerinin duygusal yoğunluğuyla ve aceleci olmayan sakin anlatımıyla, dizinin sezon boyunca korumaya çalıştığı bu yapbozun en sevdiğim parçaları oldu kendi adıma.

The Eddy’nin genelinde, hareketli bir kurgu yerine, uzun takip planları tercih ediliyor. Böylece kişiler arasında “kendi halindelik”ten gelen doğallıkla birlikte yumuşak geçişler sağlanıyor. Bu sinematografik tercih, ele alınan caz müziğinin ritmine de uyum sağlıyor. Özellikle canlı performanslar ile birlikte harekete geçen kamera ve yakın plan tercihleri, karakterlerin hislerine dair bir şeyler fısıldıyor bize. Mesela Jude’u sokakta çalarken aşık olduğu kızı gördüğü andan itibaren takip ettiğimiz kısa film tadındaki bölümde, karakterin düğünde kontrbasını çalarken hislerini kelimelerden daha net ifade ettiğini söyleyebiliriz. Ama Amira’nın böyle bir şansı yok. O kendini çocuklarından izole ettiği anlarda, çığlığını bastırmak için kolunu ısırmayı tercih etmek zorunda. Aynı şekilde Katarina’nın (Lada Obradovic) evde prova yaptığı sırada, grupta yerine alınan kişi ile -paralel kurgu yardımıyla- birlikte bateri çaldığı sahne, asla tanışamayacağımız insanlarla da iletişim kurabildiğimizin bir göstergesi. Diziyi izlerken, eğer bu iletişimi kurabilirsek, her karakterin bir enstrümanı temsil ettiğini de rahatça görebiliriz. Örneğin piyanonun bir ağırlığı vardır, tıpkı onu çalan Elliotın gruptaki ağırlığı gibi. Grubun davulcusu Katarinaya bakalım: Sert biri, keskin kararları ve hızlı dönüşleri var. Tüm karakterleri böyle tek tek incelersek, hepsinin kişiliğini yansıtan bir enstrümanı olduğunu görebiliriz. Her birinin ayrı bir ‘’sesi’’ var ama hepsini ortak noktada buluşturan, Pariste bir caz bar…

The Eddy, bir caz bardan fazlasını ifade ediyor. Elliot’ın bu barı yaşatma mücadelesinin nedeni, ait olduğu kültürü müzikle devam ettirebilmek. Bu müzik ve dolayısıyla bu bar, aslında bir yaşam biçiminin, kültürün ayakta kalma mücadelesini anlatıyor. Bunu dizide en çok Elliot’un kızı olan Julie karakterini izlerken görüyoruz. Annesi tarafından ‘’beyaz’’ kültürüyle yetiştirilmek istenen Julie, babasıyla annesi arasında böyle bir arada kalma durumunu yaşıyor. Julie ile bu konuda yeterince güçlü diyaloğa giremeyen babası Elliot, siyahi hakları ve kültürü konusunda yazan ABD’li yazar James Baldwin’in The Price of the Ticket kitabını ona hediye ediyor. Çünkü Julie, bir Parisli olarak, babası ile annesi arasında kalmış, bir kültür kargaşası içinde hissediyor kendini. Babası ise onun kendi köklerini bulmasını istiyor, James Baldwin de bu konuda ona yardımcı oluyor.

Toparlarsak, The Eddy ilk dört bölümde çizgisini bozmayan, arada kalan -bolca saate baktıran- üç bölümünü finali ile telafi eden bir yapım benim için.

The Eddy, kendime aldığım notlarla ilk sezonunu tamamına erdirdi. Elliot, tüm bunları atlatabilecek misin bilmek isterdim. Julie ve Sim, büyümenizi izlemek isterdim. Amira, acı ile nasıl yaşaması gerektiğini öğreneceğinden eminim, sadece yanında olmak isterdim. Ve Jude, lütfen hep âşık kal…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information