İki yıllık uzunca bir bekleyişin ardından, yeni oyuncu kadrosuyla ve zamanın değiştiğini vurgulayan, artık olgunluk dönemini yaşayan Kraliçe II. Elizabeth’in yeni dönemiyle The Crown Kasım ayının -özellikle dizinin sadık izleyicileri için- yıldızı oldu. Bu bekleyiş hâliyle iki sezon boyunca hikâye üzerine çalışmış ve karakterlerin her hâlini benimsemiş oyuncuların değişmesiyle kaçınılmaz bir sonuçtu. Yeni kadronun İngiltere’nin 1960’li ve 1970’li yıllardaki politikalarına, karakterlerin gelişimine, bir önceki kadronun yorumlarını yeniden kendi oyunculuklarıyla gözden geçirmelerine zaman tanıyacak bir süre gerekiyordu. Öyle de oldu nihayetinde. 3. ve 4. sezonda Elizabeth olarak izleyeceğimiz Olivia Colman beklentileri oldukça yükseltmişti. Claire Foy’un hem dizi süresince hem de ödül sezonlarında takdir gören performansı ve Kraliçe yorumu elbette yeni isim Olivia Colman olsa bile bir merak ve ‘nasıl olacak?’ bekleyişi yaratıyordu. Lafı fazla uzatmadan olabildiğince sade söylemek gerekirse oldukça iyi yorumlanmış ve iyi çalışılmış bir Elizabeth performansıyla karşımıza çıktı Olivia Colman. Oyunculuklar için ayrıca parantez açacağım elbet ama The Crown 3. sezon üzerine bahsetmek istediğim temel nokta ilk iki sezonda İngiliz Kraliyet Ailesi’nin yeni kraliçesi II. Elizabeth’in kendini var etme çabasının devamında gelen ve tarihin tekerrür ettiğini gösteren hikâye akışı olacaktır. Bu sezonu birbirini aynalayan sahnelerin, tekrarlayan hataların, devredilen rollerin ve monarşinin içinde sürüp gitmeye mahkûm olan fikirlerin/hayatların vurgulandığı sezon olarak yorumluyorum.

Sezonun ikinci bölümü Margaretology’de Prens Philip’in söylediği “Her Elizabeth için bir Margaret vardır.” sözü aslında yukarıda bahsettiğimin bir özeti. Öncelikle şunu söylemek gerekir, The Crown’un monarşiye ya da kraliyet ailesine eleştirel yönden bakmak gibi bir tutumu yok. Bu da aslına bakarsak, ilk başlarda az çok tepki yaratan bir işleyişti. Çünkü hâlihazırda monarşinin, gelenekselliğin bir gösteriş ve güç aracı olması ve bunun tabiri caizse bir eğlence sektörü hâlini alması, bu eşitsizlik ortamında İngiliz Kraliyet Ailesi’ne empati yapmayı da zorlaştırıyordu. Gelgelelim The Crown, aileye ve kraliçeye karşı izlediği tutumda en önce bu hayatı ve sorgusuz sualsiz kabul etmesi gereken öğretileri çok genç yaşında üstlenmiş bir kadının hikâyesi ekseninde bakarak aslında bu empati duygusunu biraz olsun katmanlara ayırıyor. Ailenin içindeki tartışmaları dahi izlerken aslında izlediğimiz şeyler insani zaaflarımızın birer temsiline dönüşüyor. Hırs, öfke, hayal kırıklığı, kıskançlık, keder, özlem… Hepsini farklı farklı durumlarda farklı farklı karakterlerde ilmek ilmek işleyen bir yapısı var The Crown’un. Bu yapı üçüncü sezonda da devam ediyor. Bununla birlikte bu empatiyi sempatiye dönüştürmeye zorlayan bir dili de olmadı hiçbir zaman. Hem İngiltere’nin iç siyaseti hem de dünya siyaseti ve yakın tarihle ilgili önemli dönüm noktalarına işaret ederken, tahtın ve tacın etkisini en yalın hâliyle ekranlara yansıttı. Bu açıdan da Kraliçe’nin karakter gelişimi taç kavramının altında daha da büyük bir öneme sahip oldu. Çünkü kimliklerden, kişiliklerden, zaaflardan vazgeçmeyi birinci kural olarak ortaya koyan bir aile geçmişi var önümüzde. Artık Elizabeth değil, Kraliçe var. Gelgelelim kişiliklerden vazgeçmek ve körü körüne kurallara bağlı olmak, yani modern dünyanın yanında geleneksel ve muhafazakâr dünyanın kurallarını yükseltmeye çalışmak, Kraliçe’nin de nasıl bir yol haritası çizmesi gerektiğini her bölüm farklı temalar eşliğinde anlattı. İlk sezonlarda gördüğümüz Süveyş Kanal Krizi’nden VIII. Edward’ın II. Dünya Savaşı belgelerine, Kennedy ziyaretinden, Perşembe Kulübü skandalına kadar hem dış politikayı hem de sarayın içindeki dinamikleri ele alan oldukça yoğun bir anlatısı vardı dizinin. Bu sezonda da aynı şekilde hem aile üyelerine hem de 1960lı yılların dünya siyasi tarihine uzanan bir yol izliyoruz.

The Crown 3. Sezon: Taç, Görev ve Diğerleri

Bu sezonun önemli figürlerinden en önemlisi artık üniversite çağında olan Prens Charles’tı. Bahsettiğim birbirini aynalayan hikâyeler durumu en çok da Charles’in karakter gelişiminde kendini gösteriyordu. Tutumların nasıl olduğunun değil, tahta ve taca nasıl uygun olacağının altını çizen Elizabeth -ki kendisi de bu dengeyi ilk iki sezon boyunca nasıl bulacağı üzerine oldukça kafa yormuştu- bu sezon özellikle de en yakınları için daha soğukkanlı ve daha mesafeli davranmayı kendine şiar edinmiş durumda. Olivia Colman’ın oyunculuğu da Claire Foy’dan bu noktada ayrılıyor. Heyecan ve soğukkanlılığı dengelemeye çalışan bir oyunculuk sergileyen Foy, Kraliçe’nin ilk dönemlerindeki videolara, metinlere, belgelere fazlasıyla sadık kalarak kendi yorumunu oluşturmuş ve mükemmele yakın bir II. Elizabeth portresi sunmuştu. Bu sezon Colman ise hem gençliğinin tavırlarını hâlâ yaşatan Elizabeth’i -hâliyle Clarie Foy’un yorumunu- hem de orta yaşlı hâline alışmaya çalışan ve daha sert duran bir Kraliçe’yi yaşatmaya çalışıyor. Bunu da başarıyor. Claire Foy’un ve Kraliçe Elizabeth’in mimiklerini kendi oyunculuğunda harmanlarken yeni döneminin kapılarını da izleyicilerle birlikte keşfediyor. Bu keşfediş hâli sezon geneline yayılmış bir belirsizlik ve gerilim hissiyatını da arttırıyor. İlk iki bölüm, Kraliçe’nin yanında yöresinde duran, odaların kapısında bekleyen, karakterlere doğrudan yaklaşmayan ve mekâna yabancı gibi duran kamera hareketleri 1960’ları ve yeni dönemi tanımaya çalışan ve çekingen davranan bizlerin de yansıması gibi oluyor böylelikle. Bu sezon hatrı sayılır bölümlerin yönetmenliğini üstlenmiş olan Benjamin Caron bu çekingen tutumu üçüncü bölümle beraber bir kenara bırakarak resmi olarak Kraliçe’nin görevlerinin altını çizmeye başlıyor. Elizabeth ve Charles ilişkisi de bunun en önemli örneği. Kendini büyük amcası VIII. Edward’a benzeten Charles, bir bakıma aileden hissetmeme hâlinin bir döngü olarak karşımıza çıktığı karakteri üstleniyor. Bir önceki nesilde bu kişi Edward’ken, kendi kişiliğini kabul ettirmeye çalışan, zeki, aşkının peşinden giden bir karakterken bu sezon bu rolü kendi deyimiyle Charles üstleniyor. Çünkü üzeri kapatılan ve yen içinde kalan her travma tekrar ortaya çıkmaya mahkûmdur. Ve Philip’in sözüne tekrar dönersek “Her Edward için bir Charles vardır.”

Prens Charles’ın kendi kaderini tayin etme isteği Prenses Margaret’le ortak özellikler taşısa da bu sezon daha net bir biçimde gördüğümüz üzere Margeret’in taçla değil tacın altında ezilmekle ilgili bir travmasının olduğunun altını çiziyor The Crown. İlk sezondaki Pride & Joy bölümü yine tarihin tekerrür edişi gibi bu sezonun son bölümü Cri de Coeur’da kendini aynalıyor. İki farklı yüzleşme var iki bölümde de. İlki bir ayrıcalığı, bir ismi, bir vasfı olsun isteyen Margaret’in isyanı; ikincisi ise tüm bunların ötesine kardeşliği ve bağlılığı koyan Elizabeth’in isyanı. Biri kendi kimliğini ortaya koyan Margaret, diğeri geleneksek yapıyı devam ettirmeye and içmiş Elizabeth. Eski ve yeni dünya ayrımını iki kardeş arasında gördüğümüz bu sahneler hem 1950’lerin, 1960’ların, 1970’lerin İngiltere’si hakkında ipuçları verirlerken hem de aile dinamikleri üzerine öfkenin ve hayal kırıklığının boyutlarını sergiliyorlar.

Sezonun en etkili bölümlerinin başında gelen Aberfan bölümü ise 21 Ekim 1966 yılında Galler’deki Aberfan kasabasında gerçekleşen maden felaketiyle ilgili. Bu bölüm, bu facianın neden ve sonuçlarını dönemin İşçi Partisi ve Muhafazkâr Parti konumlarını öne çıkararak anlatırken bir taraftan da ülkenin başındaki en önemli figürün varlığı -ya da yokluğu- hakkında sorgulamalar içeriyor. İkinci sezondaki Marionettes bölümünde işlenen halka yakın olma durumu, bu bölümde önemli bir işlevselliği sahip. Çünkü teoride halka yakın olmayı ve yeni düzene alışmayı seçen Kraliçe’nin pratikte bundan kendini uzak tutması ülkede meydana gelen bir felaket durumunda açığa çıkıyor. Bölüm, yası paylaşmaktan kaçınan ve ağlayamayan bir Kraliçe mi ağlamaktan uzak durmaya ikna edilmiş bir Kraliçe mi sorgulamasını yapıyor böylelikle. Sezonun Prens Philip’in hikâye akışını ilgilendiren en önemli bölümü ise Bubbikins. İkinci sezondaki Paterfamilias’ın devamı niteliğinde olan bu bölüm, Prince Philip’in annesi Princess Alice’e odaklanıyor. Göçün, dönemin tabularının, psikolojiye bakış açısının yansıtıldığı sahneler Alice’in hayatta kalma mücadelesinin tablosunu çıkarıyor ortaya. Bu tabloda kendine yer bulup bulamayacağından emin olamayan Philip için ise bir sorgu ve barışma bölümü Bubbikins. Çocukluğuyla, terk edilmişliğiyle, kendine yer bulamayışıyla ya da yer bulmaktan kaçınmasıyla ilgili bir sorgulama bölümü. Bu yüzden de bir bakıma bu bahsi geçen iki bölüm birbirinin tamamlayıcısı. Kendine yabancı olmayan bir mekânda tüm hayatı boyunca yabancı kalmaya zorlanmış ve izole edilmiş Alice’in hikâyesi de dizi içindeki en derinlikli hikâyelerden biri. Bu noktada oyunculuklardan bahsetmekte fayda var. Prenses Alice rolünde sezonun en önemli performanslarından birine imza atan Jane Lapotaire ve Prens Charles rolünde Charles’ın kendi kimliğini inşa etme yolculuğunda tüm hayatına etki edecek tedirginlikleri büyük bir özenle sergileyen ve Tywysog Cymru bölümünde harikalar yaratan Josh O’Connor benim kanaatimce sezonun yıldızları. İsimleri duyulduğu andan itibaren merakımızı perçinleyen Helena Bonham Carter, Tobias Menzies, Ben Daniels ve Charles Dance ise karakterlerinin ve tarihten kopup gelen bu figürlerin tüm ayrıntılarının hakkını verircesine çalışılmış performanslar sergiliyorlar. Ve tabii ki sezonun asıl yıldızı yukarıda da bahsettiğim üzere Olivia Colman oluyor.

Peter Morgan ve Edward Hemming’in yarattıkları tarihten gelen bu dünyada ilk iki sezondaki sisli atmosfer hâlâ etkisini sürdürürken Stephen Daldry, Philip Martin, Julian Jarrold, Philippa Lowthorpe, Benjamin Caron (Caron’u bu sezonda da görüyoruz) gibi yönetmenlerin ustalıklı mizansenlerini bu sezonda da Christian Schwochow, Samuel Donovan, Jessica Hobbs’un yarattığı ve ilk iki sezonu aratmayan mizansenler takip ediyor. Hâl böyleyken dizinin devamında neler geleceği izleyicilerini meraklandırmayı sürdürüyor. The Crown’u şimdiden özlemeye başladık diyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi